Eskiden iyilikle aldığımı, sonsuza dek intikam ile alacağım! Tooth Fairy - Darkness Falls (2003)

Vampyros Lesbos

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

GökhanToka

23 Şubat 2009

6 Adet Yorum

6

Yönetmen: Jesus Franco
Senaryo: Jaime Chávarri
Yapım: 1971, Batı Almanya / İspanyaSüre: 89 Dakika
Oyuncular: Ewa Strömberg, Soledad Miranda, Andrés Monales, Dennis Price

Kan Emici Nazi Zombileri adlı muhteşem filmini evvelen yorumlama şerefine nail olduğum büyük üstat Jess Franco’dan bir büyük başyapıt daha. 10 üzerinden tamı tamına iki puan verdiğim söz konusu bedbaht filme yaptığım yorumunun sonunda film hakkında şöyle buyurmuşum: Yeşilçam zombi filmi yapsa bundan daha iyisini yapardı. Hah işte, Sayın Franco bu yakarışımı duyarcasına yeşilçamvari bir vampir filmi çekmiş bu kez ve adeta nazire yapmış. Yiğidi öldürüp hakkını vermek gerek, gerçekten de yeşilçam yapsa bundan daha iyi vampir filmi yapamazdı.

Vampyros Lesbos, adından yine anlaşılabileceği üzere Lezbiyen bir takım vampirlerle ilgili oldukça eblek bir film. Eblekliği nerden kaynaklanıyor diye düşündüm bir müddet; zannedersem başroldeki bayanın eblehliğinden mütevelli. Kendisi tüm açılardan, nerden bakarsanız bakın oldukça yassı görünmekte. Simpson & Simpson adlı ne halt ettiği anlaşılmaz bi firmada tedirgincesine çalışmakta olan Linda Westinghouse adlı ne iş yaptığı belli olmayan bir bayan, bir miras davası ile ilgili olarak Kontes Corody’i (Kont Dracula adlı birinden miras kalmış Corody’e: çok ilginç) bulmak üzere İstanbul’dan te Anadolu’ya gider. Evet evet yanlış duymadınız. Bu bayan, sokaktaki simitçilerin bile mükemmelen almanca konuştukları Istanbul’da ikamet etmektedir. Zaten film, tıpkı Nazi Zombileri’nde olduğu gibi yine cami ve minare görüntüleri ile açılıp, çeşitli İstanbul görüntüleri ile evriliyor.

Durum öyle görünüyor ki, sayın Franco filmin büyük bölümünü İstanbul’da çekmiş. Ancak Franco, Nazi zombilerinde olduğunun aksine belgeselci yönüne daha az ağırlık vermiş ve yaratıcı sanatını biz izleklere daha çok bulaştırmaya gayret etmiş. O yüzden her ne kadar cami, minare, yol, sokak, ahali, kent yaşamı vb görüntüleri ayyukta olsa da yine de muhteşem buluşlarıyla donattığı bir anlatı geliştirmeyi de ihmal etmemiş. Camiydi, sultanahmetti diye coşkulu bir pastorellikle açılan film akabinde, aile çay bahçesinde erotik bir lezbiyen show’u pervasızca izleyen kitlenin resmedildiği planlarla devam ediyor. Yalnız sahne ve izleyicilerin bulunduğu mekan arasında zaman ve mekana dayalı herhangi bir ilişki söz konusu değil. Jess Franco’nun dehası da zaten olmazı oldurmasından kaynaklı.

Daha önceki filmlerinde gece çekimlerini kirli bir lensle gündüz çektiğine şahit olduğum Franco bu filminde de zaman ve mekana dayalı bağımlılıkları adeta yerle bir etmiş ve fizik kanunlarına bile bir sanat adamı olarak meydan okuyabilmeyi başarabilmiş. Yeniden söz konusu aile çay bahçesine dönecek olursak tabloyu şöyle netleştirelim: Linda Westinghouse ve erkek arkadaşı “Omar”, kadrajın odağından kameraya doğru bakmaktadırlar. Çay bahçesinde oturan ve diğer masaları donatmış olan, o bildik sabit Türk bakışlı (“aman gavur yönetmene yamuk yapmayalım, büyük adam, düzgün bakacakmışım o vakit kılımı dahi kıpırdatmam, avrupa duy sesimi, çünkü ben dudaklarımı bile oynatamıyorum şu anda” bakışlı) kavruk adamlar ve kadınlar da aynı eblehlikte çerçeveyi oluşturmuşlardır. (Bu coşkuyla ve görev bilinciyle kameraya bakmakta olan sevgili vatandaşlarım aceba o anda lezbiyen bir erotik show seyrettiklerini biliyorlar mıydı?)Sahnedeki olay ise kimbilir hangi tiyatro sahnesinde, hangi farklı zamanda gerçekleşmektedir belli değil.

Yalnız bu filmi izlemeyi başarabilecek azınlık kitle için bu filmdeki en önemli cevher noktaları elbette zaman ve mekan arası bu tür kırılımların estetiği değil; bu tür yöntemleri zaten yeşilçam filmlerinde bolca görmüşlüğümüz var. Filmin benim açımdan en eğlenceli noktası, bu filmde Omar’ı oynamakta olan oyuncunun akıl almaz yeteneksizliğiydi. Bir kadraj dolusu insanın sabit bakışına karşılık, Omarcık felfecir okuyan gözlerle bakmadık yer bırakmıyor: Yönetmen, ışıkçı, sesçi, ayakları, her yere sıradan bakıyor “abi nasılım, oluyor mu” dercesine.

Üçüncü sahnede bayan Westinghouse bir rüya görmektedir. Rüyada kullanılan imgeler sırasıyla : kırmızı bir uçurtma, balık ağlarına takılmış bir kelebek, güneş altında kızmış taşlar üzerinde yürümekte olan bir akrep ve camda aktığı görülen birkaç damla kırmızı boyadır. Franco işte bu rüya sekansında sanatının zirvesine bence ziyadesiyle çıkmıştır. Kırmızı uçurtma cazibeyi ve kandırılma isteğini, balık ağlarındaki kelebek beklenmeyen ancak istekle kabul edilen acı ve alıkonuşu, akrep tehlikeyi, kan ise şehvet ve korkuyu simgelemektedir. Ve üstelik tüm bu imgeler inanılmayacak biçimde kadınsıdır.

Şu ilk üç sahne zaten filmi yeterince anlatıyor. Filmin geri kalan bölümünü izlemeye gerek var mı açıkçası emin değilim. Çünkü Franco, şu anlattığım rüya sekansını bütün ya da parça olarak filmin yaklaşık yedi-sekiz farklı noktasında, işlerin sarpa sardığı her yerde tekrar tekrar montajda görüntüye veriyor. Sanırım o da bu sekansta sanatının zirvesine çıktığını fark etmiş ve tekrarın doruğuna varmış.

Sonrasında Westinghose, psikoloğuna kendisinde bir takım lezbiyen eğilimler bulunduğunu çıtlatırken görünür, ancak doğrusu psikolog bu ön uyarıları, “aslansın sen – kaplansın sen, bişicik olmaz” nidaları ile duymazdan gelir. Hemen akabinde westinghouse, simpson & simpson’ın İstanbul ofisinde, kontes corody’i bulmaya anadolu’ya gitmezden evvel görünür. Ama önce oteline bir uğrar: o otel de tüm klasik yeşilçam filmlerinde olduğu gibi denizin yanı başında yer alan İstanbul Hilton’dan başkası değildir. Anadolu’ya gitmek için küçük bir sandalla eminönünden denize açılan Westinghouse, anadoluya vardığında ilkin kapısında nedense “büyükada oteli” yazan, zebercet kılıklı sapık bir işletmeci tarafından işletilen bir otelde sereserpe bir gece geçirir. Sonra yine bir kayıkla “anadolu”‘dan kontes corody’nin dalgaların kırılım şeklinden Akdeniz’de bir yerde olduğunu düşündüğüm dehşet adasına doğru hareket eder. Kontes corody ile karşılaşmaları ise bir çok kırmızı uçurtma, ağa takılı kelebek, ayakları yanan akrep ve kırmızı boyaya gebedir.

Yönetmenin anlatım tekniğinin yeşilçam sinemasının ucuz örneklerinde görülen karakteristik tekniklerden, oyunculukların kötülüğünün kötü filmlerimizdeki kötülükten hiçbir farkı yok. Uzak planlar, ardından gelen zoomlar. Ardı ardına gereksiz benzer planların montajından mütevelli monotonluk, yakın planların çokluğu, filmin master kopyasının üzerindeki boyuna çizikler, sahneler arasındaki “iki dakka bakmazsam her şeyi kaçıracağım” hissi uyandıran akılötesi kurgusal geçiş hızları…

Film Türkçe seslendirmeli olsa, hiçbir Allah kulunun “aaa böyle türk filmi mi varmış” demeden bu filmi izleyebileceğini sanmıyorum. Bir de üstelik mekanın civcivli yeşilçam dönemi İstanbulu olması bu hissi engellenemez kılıyor. Ancak kesinlikle, izlemesi birtakım sebeplerden dolayı çok zevkli: Birincisi yukarıda da bahsettiğim üzere: Omar faktörü. Sonra müzikleri de harika! Psychedelic Rock’ın doruğuna varıyoruz. Gerçekten iyi bir iş, bir nostaljik birikim patlaması. Ayrıca DVD kapağının ardındaki acizane reklam cümlesi de tam Homer Simpson’a yönelik: “Bu filmi hemen bugün seyredin yoksa Kontes Corody kanınızı kurutacak!” Bööööö. Açıkçası izleyince de sıkıntıdan kurutuyor, en iyisi bu filmle hiç karşılaşmamış olmak tabi ama benim için artık çok geç.

Yazan: Gökhan Toka

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Gökhan Toka

Tüm Yazıları
4 Mart 1975′de Ayvalık’da doğdu. Korkunç bir evde büyüdü. Gıcırtıyla açılan büyük paslı metal kapılar, binbir çeşit ıvır zıvır ve örümcek ağlarıyla dolu kocaman depolar, dize kadar suyla dolu hiç ışık girmeyen bir bodrum katı, üzeri beyaz çarşaflarla örtülü mobilyalarla dolu kullanılmayan tozlu odalar. Bu ev ortamı her türlü alt korku genresi için gereken arka fonu sağlayan bir set gibiydi. Artık ruh sağlığı adına bu acayip evden uzaklaşmak zorundadır. Bir yatılı okula yazılmaya karar verir. Ne var ki bu kararı verdiği 80′li yıllarda korku sineması altın çağını yaşamakta ve Lambada kokulu sıkıcı yatılı okul atmosferinde tek elle tutulur eğlence modeli “videoda film izlemek” olarak göze çarpmaktadır. Gökhan 80′lerin tüm korku filmlerini o dönemde videoda sıcağı sıcağına izler. Sonrası ise çorap söküğü gibi gelecektir. Gökhan korku filmi izlemeye devam ediyor ve yaşamını adrenalin bağımlılığı ile geçiriyor. Yıllardır hayvan gibi çalıştığından arada vakit bulursa izlediği filmler hakkında birşeyler de yazıyor. Korkufilmi.net sitesinin kurucusu ve sözüm ona yazarıdır.

Yorumlar (6 Yorum)

YORUM YAZ