Hepimiz ara sıra deliririz! Norman Bates - Psycho (1960)

Vampirlerin Sinemadaki Yüzleri – Bölüm 2: AVRUPA

Fatih Danacı

Korku Sinema

Sine-Makale

MuratÖzkan

19 Ağustos 2009

12 Adet Yorum

12

Vampirler ilk olarak Avrupa seyircisiyle tanışmış olsa da bu durum sessiz dönem dışına çıkamaz. Hollywood’un hakimiyeti altına girmeye başlayan sinema endüstrisinde Avrupalılar ilk vampir örneklerini vermek için uzun yıllar bekler. Sessiz dönemde isimlerine bakılarak kimi İtalyan (La Torre Dei Vampiri, Vampirler Kulesi, 1913 ve Il Vampiro, Vampir, 1915), kimi Alman (Genuine, 1920), kimi Fransız (Le Manoir du Diable, Şeytan’ın Kalesi, 1897 ve The Secrets of House Number Five, 5 Numaralı Evin Sırrı, 1903), kimi Rus ve Romanya kaynaklı örnekler bulunsa da tüm bunların vampir filmleri oldukları şüphelidir. Zaten çoğu kayıp film statüsündedir.

Sessiz dönem sonrası vampir rolüyle anılan ilk örnekler Hammer dönemiyle gelse de, daha 1932 yılında Fransızlar “Vampyr, ou l’etrange avventure de David Gray” (Vampyre, ya da David Gray’ın esrarengiz macerası, 1932) ile bir vampir örneğini verir. Sessiz dönemden çıkılmış olmasına rağmen yönetmen Karl Theodor Dreyer, filmi sessiz olarak çeker ve kamera önüne koyduğu tül sayesinde ışıklandırmaya farklı bir yaklaşım katar. Hem yapımcılığını hem başrolünü üstlenen ise Julian West olur. Ancak West filmde bir vampir değildir, çünkü hikaye Le Fanu’nun Carmilla’sıdır.

Bu örnekten sonraki sessizlik döneminde Türkiye önemli bir yapımla vampir korku sinema tarihine girer. Ali Rıza Seyfi’nin romanından uyarlanan film “Drakula İstanbul’da” (1953) dır. Teknik imkansızlıklar içinde çekilen film hatırı sayılır bir başarı sağlar ancak attığı temelin gerisi gelmez. Vampir motiflerini İslami inançlar ile birleştiği ilk film olan Drakula İstanbul’da ile Kont rolü Atıf Kaptan’ın olur. Sinema tarihinde Giovanni Scognamillo’nun girişimleriyle vampirin sivri dişlerinin gözüktüğü ilk film unvanını alır (Alman Nosferatu’sunda Kont Orlock’un dişleri daha çok hayvanımsıdır ve kabul görmez).

50 ve 60’lı yılların Universal’ı olarak sayılan Hammer şirketi ise Dracula ile özdeşleşecek bir oyuncu yaratır. Bu Christopher Lee’den başkası değildir. Hammer yaptıkları araştırma ile uzaylı filmlerinden ziyade seyircinin sempatik insan-yaratık filmlerini seçtiğini öğrenir ve bir dizi yaratık filmlerine başlar. Bu furya Frankesntein’ın canavarı ile başlar ve Dracula (ya da vampirler) ile doruk noktasına ulaşır. “Dracula” (Dracula, 1957) Stoker’ın romanının kaba hatlarını izlese de kişi ve olay döngüsünü değiştirir. Lee daha sonraki filmlerde de olacağı gibi bolca kanı, şiddeti, İngiliz sansür kurulunun izin verdiği ölçüdeki çıplaklık içinde sergilir. Dracula’nın cinsel çekiciliğini daha da belirginleştirir. Dişleri uzar, gözleri kanlanır, kana karşı susamışlığı artar. Böylelikle aristokrat vampir, içgüdülerinin esiri haline gelir.

Hammer daha sonra “The Brides of Dracula” (Dracula’nı Gelinleri, 1960) ile Lee yerine David Peel’i kullanır. Ancak Peter Cushing yine vampir avcısıdır ve vampiri her zamanki sona, ölüme sürükler. Baron Meinster annesinin gözetimi altında şatosunda yaşar. Bir gün şatoya gelen ve onun çekiciliğine karşı koyamayan kız tarafından serbest kalır ve kötücül emellerini gerçekleştirir.

Dracula’nın geri dönüşü “Dracula, Prince of Darknes” (Dracula, Karanlıklar Prensi, 1966) ile olur ve önceki filmin (Dracula, 1957) kaldığı yerden başlar. Yönetmen, Hammer projesinin mimarlarından olan Terence Fisher’dır her zamanki olduğu gibi. Şiddet ve cinsellik, kısaca her şey, belirlenen formülün dışına çıkmaz. Dracula’nın kendini tekrar etmesinden sonra senaryoya yeni şeyler eklemek zorunluluğu gelir. Bu yüzden “Dracula Has Risen from the Grave” (Dracula Mezarından Kalktı, 1968) ile vampirin kalbine kazık çakılsa da artık ölmez. Onu öldürmek için güçlü bir inanca sahip olmak gerekir. Böylelikle vampire inanmak, aslında Tanrı’ya inanmak olur. Yine benzer bir fikirle televizyon yönetmenliğinden gelen Peter Sasdy “Taste the Blood of Dracula” (Dracula Kanının Tadına Bak, 1970) yi yapar, hikayeyi Viktorya dönemine taşır. Ve “Kan yaşamdır” ilkesini işler. “The Scars of  Dracula” (Dracula’nın İzleri, 1970) da yönetmen Roy Ward Baker’ın fikriyle Dracula’nın karizmasına eklemeler yapılır. Dracula artık kapıları açmaz. Kapılar o geçerken kendisi açılır, sonrasında da kapanır.

Dracula karakteri Hammer elinde daha da sağlamlaştırılır, sinemadaki yeni yüzü Lee olur. Ancak bu da tükenmeye başladığında vampir edebiyatının kökenlerine iniş yapılır. Bu sefer de tüketilecek karakter Le Fanu’nun Carmilla’sıdır. Trilojinin ilk filmi olan “The Vampire Lovers” (Vampir Aşıklar, 1970) da vampir kadın, Ingrid Pitt olur. Çıplaklığı ve her fırsatta sergilediği göğüsleriyle sevici vampirleri gündeme getirir. Carmilla (Mircalla) kurnazdır ve dirilmesini bir şekilde becerir. Ve vampir temellerindeki inanç ile örtüşerek intikam alma yoluna gider. Vampirlerin artık gündüzleri de yürüyebileceğini gösterir. Ingrid Pitt serinin diğer filmlerinde gözükmez ama ertesi yıl bir başka tarihsel vampir sayılan Countess Elizabeth Bathory’yi oynadığı “Countess Dracula” (Kontes Dracula, 1971) ile tekrar ekranlara gelir. Güzel ve genç kalması uğruna genç kızlarının kanını kullanır ve her vampir gibi onun da kimliği ortaya çıkar.

Carmilla serinin bir sonraki serisi olan “Lust for a Vampire” (Vampir Şehveti, 1971) da Mircalla’yı oynayan Yutte Stensgaard olur. Masum güzelliğinin ardında saklanan bir şeytanı başarılı bir şekilde canlandırır. Yeşil gözlü, sarı saçlı, 1,65 boyundaki vampir baştan çıkarıcıdır. Son filmde ise marjinallik aranır ve “Twins of Evil” (Şeytanın İkizleri, 19791) ile ikiz kızların hikayesi anlatılır. İkizlerden biri kötülüğü seçip vampir olurken, diğeri iyiliği seçer. Ancak vampir olan ölümsüzlüğü ararken ölür, iyiler ise yaşamaya devam eder. Bilindik bir sondur ve iyi kız aşığı tarafından son anda kurtarılır. İkizleri oynayanlar ise Playboy kızları Gellhorn kardeşlerdir.

Dracula ile ünlenen Lee, vampir filmlerine devam eder. Hem Hammer içinde hem de Avrupa sahnesinde pek çok filmde oynar. Hammer yapımı “Dracula A.D.” (Dracula, 1972) ile 70’lerin Londra’sına giderken, “The Satanic Rites of Dracula” (Dracula’nın Satanist Ayinleri, 1973) ile de kara büyü ile uğraşan sapkın bir karakter olarak karşımıza çıkar. İspanya’da Jess Franco, Stoker’a en sadık uyarlamayı yapma yoluna giderken yine Lee’yi kullanır. Vlad Tepes’e benzeyen bıyığı ve aşırı makyajına rağmen (senaryodaki eksikler dahil) bunda başarılı olamaz, “El conde Dracula” (Kont Dracula, 1970). Fransa’da “Les Charlots chez Dracula Jr.” (Charlots’lar Dracula Jr., 1980) ile Lee kendi taşlamasını yapar. İsveç’te bir belgesel ile “Vem var Dracula?” (Dracula’nın Peşinde, 1972) da yer alır ve böylece uluslar arası arenada vampir kimliği ile öne çıkar.

Avrupa vampir sinemasında Hammer ile başlayan erotizm diğer ülkelerde pornoya kadar varır, istismar unsuru olur. Özellikle Fransa ve İspanya çıplaklığı farklı sebepler altında sıkça kullanır.

Fransa’da 50’lerden sonra ortaya çıkan “Yeni Dalga Akımı” ile bazı yönetmenler muhafazakar görüşün aksine özgürlükçü bir yaklaşım sergiler. Akımın öncülerinden Roger Vadim, “Et mourir de plaisir” (Kan ve Gül, 1960) filminde ustalıkla cinsel öğeleri kullanır. Yine sevici karakter Carmilla’dır ve karakteri canlandıran evlilikleriyle ünlü Vadim’in eşi Anette Vadim’dir. Ancak Jean Rollin ile vampirler hiç olmadığı kadar seks filmlerinde kullanılır. Özgürlükçü düşünce hareketiyle birlikte özgür seks düşüncesi bu filmlerin altında yatar. Ancak bu siyaset ile birlikte izleyicilerin bu konuya ilgisi de düşünülür. Rollin, ilk vampir filmi olan “Le viol du vampire” (Vampirin Irzına Tecavüz, 1968) ile bir karakter oyuncusu yaratamaz. Gösterime girdiği ünlü 68 olaylarının olduğu bir dönemde olması beklenemez de. Rollin’in filmleri hariç başarı yakalamayan Marie-Pierre Castel, bazı filmler de vampir, bazılarında ise kurban olur.

Fransız yapımı olan “Tendre Dracula” (Duygulu Dracula, 1974) ile içinde Peter Cushing’in de bulunduğu ve bir aktörün hayatının anlatıldığı filmi çeker yönetmen Pierre Grunstein. Vampir rolü ile ünlenmiş bir aktörün şatosunu ziyaret eden iki yazar ve kız arkadaşları aktörün gerçekten bir vampir olup olmadığını sorgulamaya başlar. Bu aktör ise daima vampir avcısı rollerinde oynayan Cushing olur.

İspanya ise daha çok yabancı filmler için bir market olurken sansür kurallarının yumuşaması ile porno türünde vampir filmleri yapmaya başlar. Jess Franco bu yolda ilk adımları atarken, lezbiyen vampirleri çokça kullanır. “Vampyros Lesbos” (Lezbiyen Vampirler, 1970) ile dönemin cinsel özgürlük havası cesurca sergilenir. Kont Dracula’dan, Countess Nadine Carody’ye kalan miras meselesi üzerine İstanbul’dan Anadolu’ya giden genç bir Amerikalı avukat olan Linda’nın hikayesidir. Vampir Kontes ise Franco’nun, Tendre Dracula filminde Lee’ye karşı oynayan Soledad Miranda’dır. Miranda, Dracula filminde Lee’yi bile ürpertecek bir rol oynayarak Franco’nun vazgeçilmezi haline gelir. Aynı durum Vampyros Lesbos’da da devam eder ve Franco kendi yıldızını yaratır.

Ancak Miranda’nın trajik ölümünde sonra Franco, Lina Romay’i bulur ve lezbiyen vampirler içindeki en ünlü simayı yaratır. “Les avaleuses” (Çıplak Göğüslü Kontes, 1973) ile Lina Romay daha sonraları kült bir karakter haline gelir.

İspanya’da belki de en iyi Kont olan (ki ülkemizde de çokça gösteriliyordu) Paul Nashy oluyor. Kont Waldemar Daninsky rolününde ilk olarak “La marca del Hombre-lobo” (Dracula Kadın Cellatı, 1968) filminde gözüküyor. Kurtadam ve Dracula aynı senaryoda birleşirken, “La noche de Walpurgis” (Vampirlerin Gecesi) de benzer bir film oluyor. Kont Dracula rolünü ise “El gran amor del conde Drácula” (Kont Dracula’nın Büyük Aşkı, 1972) filminde oynuyor.

İtalya erken dönemde vampir örneklerine yer verse de bir karakter oyuncusu çıkaramaz. Riccardo Freda’nın “I Vampiri” ( Vampirler,1957 ) filmi bile yalnızca bir deneme olarak kalır. Freda’nın bu başlangıcından sonra Mario Bava, Avrupa vampir sinemasının en önemli yapı taşlarından birini yönetir, “La Maschera del Demonio” (Şeytanın maskesi, 1960). Nicolai Gogol’un “Vij” (Cadı) adlı öyküsünden uyarlanan film, cadılıkla suçlanarak yanan bir kadının dirilmesi sonrasında intikamını konu alır. Bu kötü vampir ise siyah saçlı, ürkütücü ifadesiyle Barbara Steele’dir. Dönemine göre grotesk olan film, dar bütçesine rağmen elindeki olanakları kullanmasını bilir. Barbara Steele korku ve vampir kraliçesi olurken Edgar Allan Poe’nun öldükten sonra yayınlanan “Dance Macabre” ( Ölüm dansı ) öyküsünden uyarlanan “Danza macabra” ( Ölüm dansı, 1964 ) filminde bir başka vampiri canlandırır. “Amanti d’oltretomba” (Mezarötesi Sevgilileri, 1965) filminde ise kocasını aldattıktan sonra onun gazabına uğrayan kadının, dirilmesinden sonra kan ve şiddet sahneleri içindeki intikamı anlatılır.

Klasik dönem oyuncuları ucuz yapımlarla rezil edilirken İtalya’da “I tre volti della paur” (Korkunun üç yüzü, 1963 ) ile Boris Karloff’a bir saygı duruşunda bulunulur. Üç farklı hikayeden oluşan filmde Karloff hem sunucuyu hem de son bölümdeki vampir babayı canlandırır. Yine bir edebiyat uyarlamasıdır (Alexey K. Tolstoy’un The Family of Vurkodlak) ve Bava, “Wurdalak” (Vampir) ve diğer bölümler ile yurt dışında da haklı bir üne kavuşur.

İtalya bir başka vampir daha yaratır, oyuncu Walter Brandi ile. 1960’ta yönetmen Renato Polselli “L’amante del Vampiro” (Vampirin sevgilisi, 1960 ) adlı filmi çeker ve Vampir Herman rolünü, Walter Brandi’ye verir. Walter Brandi, daha sonra Vampir Kont Gabor Karnassy rolüyle şatosuna gelen bir grup balerini ağırlar. Erotik vampir filmi tasarısını amaçlayan yönetmen ise çıplak kızlara rağmen hedefine ulaşamaz. “La strage dei Vampiri” (Vampirlerin Katliamı, 1962) ile yine bir vampir filminde gözükür ama bu sefer vampir değil de evli bir çift olarak.

Fransızlar ile yapılan ortak bir projede yapımcı Andy Warhol’un adı üzerinden reklamı yapılan “Dracula Vuol Vivere, Cerca Sangue di Vergine” (Dracula Yaşamak istiyor, Bakire Kanı Arıyor, 1973) ile Kont Dracula anlatılmak istenir. Kont’un beslenmesi için ihtiyacı olan bakire kanının Romanya’da bulunmasının zorlaşması üzerine Kont’un İtalya’ya gitmesini anlatır. Dracula rolünü ilk kez oynayan ise Udo Kier olur. Ürkütücü, sert ve rahatsız görünüm çizer. Daha sonraki yıllarda vampir filmlerinde oynamaya devam eder.

Almanlar ise Nosferatu ile bir gelenek kurduktan sonra türe fazla eğilmezler. Hitler döneminde daha çok propaganda ağırlıklı filmler yaparken, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ikiye ayrılmasıyla birlikte Batı Almanya bazı örnekler verir. Ancak vampirleri faşizm karşıtlığını ifade etmek için metafor olarak kullanır. “Jonathan” (Jonathan, 1970) ile vampirler insanlar üzerinde bir güç olur. Bu, Lugosi’den beri kullanılan hipnoz gücü değildir. Aristokrat olarak hükümet üzerinde bir güçtür. Vampirlere baş kaldıran ise seçilmiş Jonathan’dır. Politik düzen karşıtı bu deneme ve diğer başka denemelerden sonra Werner Herzog, “Nosferatu, Phantom der Nacht” (Nosferatu, Gecenin Hayaleti, 1978) ı çeker. Nosferatu ile Stoker’ın Dracula’sının sentezinden oluşan bir tekrar yapımdır. Nosferatu olma rolü ise Klaus Kinski’e verilir. Kariyerinin sonlarını yaşayan Klaus Kinski, Stoker’ın Anglo-Sakson döneminden kalma romanından farklı bir profil çizer. Ölmek istemeyen bir adam değildir, ölmek isteyen ama ölemeyen bir ölümsüzdür. Defalarca kullanılan senaryo burada da kullanılır. Çok kan yoktur ancak 5000 fareyi de tek bir sahnede kullanacak kadar grotesk bir yaklaşımla (ki fareli sahne Delft’te çekilmek istenmiş ancak yetkililerin itirazı üzerine Schiedam banliyosunda çekilmiştir) sessiz dönemin kaynaklarından beslenir. Klaus Kinski daha sonra İtalyan yapımı olan “Nosferatu a Venezia” (Venedik’te Vampir, 1987) filminde, karizmatik ve büyüleyici ama bir o kadar da şeytani bir ölümsüzü oynar.

İngiltere ise daha farklı vampirler ile gündeme gelirler. Televizyon için yapılan “Count Dracula” (1977) büyük bir ses yaratır ve Louis Jordan, Kont rolüne bürünür. Bilimkurgusal vampirler olarak da Colin Wilson’un romanından (The Space Vampires) faydalanarak uzaylı bir vampir gündeme gelir. Vampirin olağanüstü güçleri vardır ve daha çok psikolijik bir vampir olarak kanı değil de insanın enerjisini emer. “Vampira” (1974) ile Kont Dracula, karısı Vampira’yı hayata döndürmek için şatosunu ziyaret eden Playboy kızları arasından uygun kanı arar. Karısı ise siyahi bir vampir olan Teresa Grave, yani ilk siyahi vampir kadınlardan biridir.

Çoğu Avrupa ülkesi denemeler yapsa da bir fark yaratamaz. Ancak Türkiye Kutluğ Ataman’ın projesiyle “Karanlık Sular” (The Serpent’s Tale, 1993) çeker ve metaforik bir vampir hikayesi ile çeşitlilik getirir Türk sinemasına. Filmde ise çok az gözüken ve bir mezarlık görevlisini canlandıran, Türkiye’deki en iyi vampir araştırmacısı olan Giovanni Scognamillo gözükür.

Son dönemde İskandinav ülkeleri bile vampir filmlerine el atsa da çabalar yetersizdir. Hem bir gelenek hem de vampir rolü ile özdeşleşecek bir karakter oyuncusu yaratılamaz. Almanya, bir video oyununda uyarlanan “BloodRayne” (Rayne, 2005) ile yarı insan-yarı vampir karakter yaratır. Amerikan sinemasındaki Blade ve Underworld furyasından sonra gelen filmde haç takan ve annesini öldüren vampir babasından intikam almaya yeminli Kristanna Loken oynar. Rusya ise vampirleri epik bir dille anlatmaya çalışır. Bunu yaparken Matrix tarzı bir yaklaşımla vampirlere değinir, “Nochnoy dozor” (Gece Nöbeti, 2004). Aydınlık ve karanlık güçler arasındaki dengenin bozulmasını sağlayan ise seçilmiş olanın bulunmasıdır. Böylelikle vampirler Avrupa sinemasının dijital efektlerine teslim olur. Aslında bu film bir trilojinin ilkidir ve devam filmi bekletilmeden çekilir, “Dnevnoy dozor” (Gündüz Nöbeti, 2006).

Vampirler Avrupa sinemasında Hammer ile büyük bir değişime uğramış, bazı Avrupa ülkelerinin elinde ise pornonun kurbanı olmuştur. Bu köklü değişim Amerika’ya da sıçramış ancak orijininde Avrupa olarak kalmıştır. Bu, etkileşim, ortak yapımların getirileri, bastırılmış cinselliğe duyulan açlık, vampirin karizması, pek tabi ki güzel kızların çıplaklığı ile daha da arttırmıştır. Bu sebepledir ki Lee ile başlayan ve vampirleri şiddet ile daha da bağdaştıran vampir filmlerinden ziyade, vampirleri kullanarak istismar eden seks yapımları Avrupalı vampirleri, Avrupalı vampirlerin yüzlerini ifade etmektedir.

KAYNAKÇA:
BLACK, Andy, Necronomicon Book 2-The Journal of Horror and Erotic Cinema, 1998
BUNSON, Matthew, The Vampire Encyclopeida, 2000
EVERMAN, Welch, Cult Horror Films, 1993
Fatihsena, “Dracula’nın Tabutu” inceleme, 2008
NANCE, Scott, Bloodsuckers:Vampires at the Movies, 1992
ÖZKARACALAR, Kaya, Geceyarısı Filmleri, 2006
SCOGNAMILLO Giovanni, Canavarlar Yaratıklar Manyaklar, 2006
* SCOGNAMILLO, Giovanni, Vampir Manifestosu, 2010
TOMBS, Pete, Avrupa Seks ve Korku Sineması, 2005

DERGİ:
Famous Monsters of Filmland
The Dark Side
Delirium

* Giovanni SCOGNAMILLO’nun 2010 yılında çıkması planlanan ve vampirleri geniş kapsamda inceleyen kitabı.

Korkusitesi için yazan Fatih Danacı

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Murat Özkan

Tüm Yazıları
Korku ile 7 yaşında yanlışlıkla seyrettiği Cannibal Holocaust ve Evil Dead filmleri ile tanışan Murat Özkan 1982 yılında İstanbul’da doğdu. O yaşından beri iflah olmaz bir korku fanatiği olan Murat Özkan, resime ve çizime olan düşkünlüğünü her korku ile birleştirmesinde “psikolojisi bozuk çocuk” muamelesi gördü ama yılmadı. Bu alanda bir çok başarısız site açma girişiminde bulundu. Başarısız oldu çünkü o zamanlarda bu işe her elini attığında “Korku”yu bir öcü ve yasak gibi gören zihniyetle karşılaştı. Yine yılmadı! Bir gün, kendisi gibi çocukluğunda psikopat muamelesi görmüş Yasin Karakaya ile tanıştı ve Korkucu.com sitesinin temelleri o anda atıldı.

Yorumlar (12 Yorum)

YORUM YAZ