Bazı pencereler asla açılmamalı... Secret Window (2004)

Vampirlerin Sinemadaki Yüzleri – Bölüm 1: Amerika

Fatih Danacı

Korku Sinema

Sine-Makale

YasinKarakaya

21 Temmuz 2009

9 Adet Yorum

9

Vampir nedir? Ya da var mıdır? Bu soru ve türevleri yüzyıllardan beri sorulmaktadır. Geçmişte Dom Augustin Calmet, Montague Summers gibi araştırmacılar bu sorunun cevabını bulmak için araştırmalar yapmış, farklı kültürleri, ilkel kabileleri, medeniyetleri inceleyerek bu tezin gerçekliğini aramışlardır. Malezya’da “Bajang”, Çin’de “Ch’ing Shih”, Asurlu’larda “Ekimmu”, Antik Yunan’da “Lamia”, Romalı’larda “Empusae” Aztekler’de “Civateteo” (ve daha pek çoğu) denirken hiçbir zaman tatmin edici bir sonuca ulaşamamışlardır. Pek tabi ki vampir olaylarından, vampir ayinlerine; eski yazıtlardaki kişilerden, inançlara kadar çoğu yerde karşılaşılmış olunsa da tek bir tip vampir profili yaratılamamıştır. Bazen karşımıza kefeni ile mezarından kalkan ölü insan bedeniyle (Avrupa’da olduğu gibi), bazen insan görünümüne yakın demir dişleri ve kancaya benzeyen ayağı ile (Afrika’da olduğu gibi), bazen yarı insan görünümlü kıllı bir cüce olarak (Uzak Doğu’da olduğu gibi), bazen de yılan formunda (Güney Amerika’da olduğu gibi) karşımıza çıkmışlardır. Hayvan kanı içer, yeni doğan bebeklere musallat olur, süt annelerin memelerinden beslenir, burunlarını kurbanlarının kulaklarına sokarak beyinlerini emerler. Bazen geceleri yürüyen bir hortlak olurken, bazen de hayvan formuna girmiş bir lanetli olmuşlardır. Vampirlerin yüzleri çeşitlenirken bu kaçınılmaz sondan -daha doğusu gelişimden- sinema da etkilenmiş ve çeşitli dönemlerde farklı vampir karakterleri yaratmıştır. Aristokrat olabildikleri gibi, bazen duygusal ve romantik, bazen sevici-hatta gay, bazen de siyah tenli olmuşlardır. Canavarlaşmayı ihmal etmemiş ve bazı dönemlerde kendinden sonraki vampir filmlerine örnek teşkil etmiş, kısaca bir döneme öncülük etmişlerdir.

Sinema endüstrisinin rotasını çizen Amerika ise vampirlerin dünyada bilenen yüzlerini yaratmış, kimilerini ekol haline getirmiş, onları kullanmasını bilmiştir. Hediyelik eşyalardan, bardaklara; oyuncaklardan, pullara kadar çoğu şeyin içine vampirleri canlandıran oyuncuları yerleştirmiştir. O yüzden bir yazı dizisi olarak planlanan vampirlerin sinemadaki yüzlerinde ilkin Amerika’yı anlatmak uygun olacaktır.

Sinemada kabul görülen ilk vampir karakteri Kont Orlock’tur (Sessiz dönemde yapılan ve kayıp film olarak görülen biri Rus diğeri Romanya menşeli iki film, kimi İtalyan, Alman olup yalnızca isimlerinden vampir filmleri olduğu tahmin edilenler gibi yapıtlar hariç). 1922 yılında sessiz sinemada yer alan vampir, hayvanımsı, çarpık dişli, uzun tırnaklı görünüşüyle Stoker’ın çizdiği vampir karakterinden çok uzaktır, öyle de olmak zorundadır. Çünkü uyarlama yasal değildir. Hatta bilinen vampir arketiplerine bir yenilik de getirir. Artık gün ışığı vampirlerin ölmesine sebep olur! Murnou’nun bu yeniliği vampirlerin karakterine yerleşir ve kendinden sonra sıkça tekrarlanan bir özellik olur. Ancak “Nosferatu, eine Symphonie des Grauens” (1922) Alman dışavurumcu sinemasının bir örneğidir, Amerika’nın değil. Ekspresyonizm ise 30’lu yıllarda Amerikan sinemasının kullandığı bir akımdır. Amerika’ya giden yönetmen ve oyuncular bu ekolü beraberinde getirmiş ve ilk Amerikan sesli örneklerinin içerisine girmiştir.

Amerika dışında atılan bu ilk adımdan sonra sessiz dönemde vampirin bir diğer yüzü, zaten lakabı da “Bin Yüzlü Adam” olan Lon Chaney’dir. Tod Browning’in yönettiği “London after Midnight” (1927) filminde iki farklı rol oynar. Bunlardan biri polis memuru iken diğeri aslında kendi izini sürdüğü sahte bir vampirdir. Şapkası, uzun pelerini, sivri dişleri ve korkutucu görünümüyle Chaney olağanüstü bir oyunculuk sergiler. Maalesef kayıp bir filmdir ve bunu film karelerinden ve çekildiği dönemde yarattığı etkiden anlayabiliyoruz.

Vampirler sessiz dönemden çıkarak Amerikan sinema endüstrisinde sesli hale gelirler. Universal Pictures, Stoker’ın eşine 40.000 $ vererek Dracula’nın telif hakkını alır ve dramatik bir vampir yaratır, “Dracula” (1931) İlkin Chaney düşünülse de, kanserden ölmesi sonucu yerine Bela Lugosi seçilir. Bela Lugosi İngilizce bilmeden oynadığı Dracula oyununda büyük bir başarı yakalar. Hem oyunun başarısı hem de Lugosi’nin başarısının ardından çekilen film, yapımcılarına büyük paralar kazandırır. Bunda şüphesiz ki oyunculuk yeteneğinin yanında sahnedeki duruşu, briyantinli saçları, özellikle de Macar şivesi vardır. Ve asil, centilmen, tutkulu Kont, sinema ekranlarına yerleşir. Lugosi’yi ilk tekrarlayan ise Carlos Villarias olur, “Dracula” (1931). Dracula’nın İspanyol versiyonu olan filmi, Universal önce dublaj düşünse de sonra yeni çevrimini uygun görür. Bu kez pek çok konuda eskisinden üstün bir yapım olur (hareketli kamera görüntüleri gibi).

Lugosi’nin önderliğini yaptığı Dracula karakteri uzun bir süre devam eder ve çok değişikliğe uğramaz. Universal telifini elinde tuttuğu Dracula’yı dönemin ünlü oyuncularına emanet eder. Ancak Kont’un özellikleri fazla değişiklik göstermez. “Son of Dracula” (1943) filminde Count Alucard (Dracula’nın ters yazılışıdır), kurt adam Talbot ile bir ekol haline gelen Lon Chaney Jr tarafından canlandırılır. “House of Frankenstein” (1944) ve “House of Dracula” (1945) filmlerinde daha sonra tekrar Dracula pelerini giyecek olan John Carradine yer alır. Bela Lugosi’den sonra yeni vampir karakteri Carradine’ın elinde şekillenir, uzun boyu, kırlaşan saçı ve bıyığı, kibar tavırlarıyla kendine has bir yorum getirir (ki bu yorumu kendisine götürülen anlaşma şartı olarak koymuştur). İlk vampir TV uyarlaması olan “Main Theater” (1956) da ise yine John Carradine vardır.

Vampir olan yalnızca Kont Dracula değildir. Vampirler kan emicilerdir ve pek çok filmde yer alırlar. Universal, Dracula’nın telifini elinde bulundururken, Lugosi üzerinde bir hak talep edemez. London after Midnight’ın yeni çevrimi olan “Mark of the Vampire” (1935) ve “The Return of the Vampire” (1944) filmlerinde gözükür. Hem de bir kurt adamı yanına yardımcı yaparak. En son filmi olan ve Ed Wood imzalı “Plan 9 from Outer Space” (1959) de aynı kıyafetlerini giyer ve filmi tamamlayamadan ölür. Bu boşluk ise filmde gözüktüğü sahnelerde yüzünü kapayan ve fizik yapısı Lugosi’den çok farklı olan bir dublörle kapatılır. Lugosi, vasiyeti üzerine Dracula’ya hayat ve şekil verdiği pelerini ile gömülür.

Klasik korku sinema endüstrisinin yarattığı diğer isimler de vampir rolüne bürünür. İlk olarak George Zucco, “Dead Men Walk” (1943) filminde vampirliği kara büyüye bağlar ve iyi-kötü çatışmasını anlatır. Yaşlılık yıllarında ise Boris Karloff İtalya/Fransa/Amerika ortak yapımı olan “Black Sabbath” (1963) filminde oynar. Üç bölümlü filmin vampir temasını işleyen bölümü “The Wurdolak” tır. Alex Tolstoy’un öyküsü “The Family of Vurkodlak” tan uyarlanan bölümde Boris Karloff, geceleri vampire dönüşen bir aile reisini oynar. Vincent Price, Richard Matheson’un romanından uyarlanan “The Last Man on Earth” (1964) filminde bir vampiri değil de onlar arasında hayatta kalmaya çalışan bir bilim adamını oynar.

60’lı yıllara kadar Amerikan sinemasında erkek vampirler değişikliğe uğrasa da bir gelenek kuramazlar. Atom çağının, nükleer deneylerin ve uzay konusundaki gelişmelerin sayesinde bilimkurgu yeniden doğduğunda bilimkurgunun eline teslim olur. “The Vampire” (1957) ile belki de sinema dünyasındaki en acınası ve en isteksiz vampir yaratılır. Humanist bir doktorun yine başka bir doktorun yaptığı vampir ilaçlarını yanlışlıkla alması sonucu değişen hayatının anlatıldığı filmde John Beal oynar. Roger Corman’ın ilk denemelerinden olan “Not of this Earth” (1957) filminde uzaylı bir ajan Paul Birch tarafından canlandırılır. Romantizm ve erotizmin yerini alan aksiyon ve macera filmlerinde hedef kitle gençler olduğu için onların yüzleri de vampir rolünde kullanılır. Tıpkı “I Was a Teenage Frankenstein” ya da “I Was a Teenage Werewolf” filmlerinde olduğu gibi “Blood of Dracula” (1957)” filminde de bilimkurgu ve gençler kullanılır. Yaptığı deneyin başarısız gitmesi sonucu yüzü canavar yarasaya benzeyen bir kız anlatılır. Bu örneklerle vampirleri canlandıran aktörler hatırlanmasa da neden oldukları değişiklikler ile önemlidir.

Kadın vampirler sinema dünyasına girse de asıl televizyon ekranlarında görülür. “Mark of the Vampire” (1935) filminde Bela Lugosi’nin sürekli yanında olan soluk yüzlü, beyaz kıyafetli Caroll Borland ilk “vamp” tır. Ancak bu vamp karakteri yalnızca korku fanları tarafından hatırlanır. Yine Stoker’ın romanından hareketle, ama bu sefer tamamen farklı bir senaryo ile Dracula’ya bir kız çocuk eklenir, “Dracula’s Daughter” (1936). Hala bilinmeyen bir sorun vardır ki o da Dracula’nın çocuğunun annesinin kim olduğudur. İlk filmde Dracula şatosunda olan 3 kadından (bunlar ya kardeşleri ya da eşleridir) biri değil ise anne, yakın köylerden bir ölümlü olmalıdır. Tüm çekim ekibinin fantastiğe uzak olmasına, kısıtlı çekim imkanlarına rağmen, biçimiyle ve özellikle de gizemli Nina Foch’un (Kontes Marya Zaleska) oyunculuğuyla vampirlere ilginçlikler getirilir.

Televizyonun yayılmasıyla vampirler ekranlarda boy göstermeye başlar. KABC-Tv’sinde “The Vampira Show” (1954) adlı korku şovu sunucusu olan Maila Nurmi’nin hayat verdiği Vampira bir kült karakter haline gelir. Bu karakter “Plan 9 from Outer Space” (1959) filminde gözükür. Çizgi roman uyarlaması olan “The Addams Family” (1964-1966) Eylül 1964’te ABC televizyonunda gösterime girer ve iki sezon boyunca devam eder. Morticia Addams karakterini (evin hanımı) canlandıran Carolyn Jones erken dönem sinemasının mirası olan “vamp” modelini devam ettirir. Uzun siyah saçları, vücudu saran elbisesi ile “Vampira” ve “Elvira” korku şov sunucularının yaratılmasında büyük etkisi olur. Addams Ailesi ile aynı yıl CBS televizyonunda gösterime giren ve iki yıl süren bir diğer dizi de “The Munsters” (1964-1966) dır. Dizi bir ailenin etrafında dönen komik olayları anlatır ve Frankenstein’ın canavarından, kurt adama kadar çeşitli canavarları aynı ekranda buluşturur. Ailede iki de vampir vardır, Lily (Yvonne De Carlo) ve büyük baba (Al Lewis). Yvonne De Carlo vampir bayan karakterini oynamaya devam eder bazı yapımlarda.

1970’ler Amerikasında istismar (exploitation) sineması bir başka şekil alır. Hollywood siyah izleyicilerin farkına varır ve bir hamleyle zenci istismarı (blaxploitation) yapmaya başlar. 1972 yılında “Blacula” (1972) ile Transilvanya’ya giden ve orada ısırılan bir siyahi zenci anlatılır. Afro-Amerikan rolüne ise Shakespeare aktörü William Marshall seçilir. Ve siyah vampirlerin ilk örneği verilmiş olur. Afro-Amerikan vampirler iki bayanı daha gündeme getirir. “Vampira” (1974) filmi ile Teresa Graves, Dracula’nın eşini oynar. Gittikleri barda dansçı vampirlerle karşılaşan gençlerin komedi ve korku hikayesinin anlatıldığı “Vamp” (1986) filminde ise baş vampir Grace Jones tarafından canlandırılır.

Bir başka bayan vampir ise Elvira’dır. İlk olarak korku şovu sunucusu olarak “Movie Macabre” (1981-1984) de gözükür. Cassandra Peterson’ın oynadığı Elvira; Morticia Adams (The Adams Family), Vampirella ve eski televizyon sunucusu Vampira (Maila Nurni) dan esinlenilir. Bu yüzden hakkında suçlamalar bile olur. “Elvira, Mistress of the Dark” (1988) ile de bir filme konu olur. Çok daha sonra ise bir siyahi vampir daha gözükür ki, o vampirlerin Tanrıçası olarak ilan edilir “Queen of the Damned” (2002) filminde. Akasha rolündeki vampir ise Aaliyah’dır.

Blacula’nın gölgesinde kalan ancak buna rağmen gişede başarı yakalayan bir başka vampir “Count Yorga” (1970) dır. Başta vampir pornosu olarak düşünülen film, aktör Robert Quarry’nin çabasıyla ciddi bir yapıma dönüşür. Kont Yorga’yı oynayan da yine Robert Quarry olur. Filmle gelen başarı devam filmine neden olur. Bu sefer ki Kont uzun, yakışıklı ve karizmatiktir.

Dark Shadows” (1966-1971) pembe dizisinde ise genç kadınları, hatta genç kızları etkileyen Jonathan Frid ortaya çıkar. Hayat verdiği Barnabas Collins karakteri Lugosi’den sonra ses getiren üçüncü en büyük (ikincisi Cristopher Lee’dir) isim (Dracula’nın televizyondaki yüzü olmasına rağmen bahsetmek yerinde olacaktır), Dracula ve Lestat de Lioncourt karakterinden sonra en kolay hatırlanan vampir olur (Twilight filminin karakteri Edward Cullen’ı saymaksızın). Klasik bir pembe dizi olarak ilerlerken Nisan 1967’de 210. bölümde vampir Barnabas Collins ilk görünümünü yapar. Kanadalı Shakespeare aktörü Jonathan Frid genç kadınların hatta yeni yetmelerin ilgi odağı olur. Dizinin bu tarihten sonra izlenme oranı ise tavan yaparak 1000’den fazla bölüm çekilir. Temel konu, 200 yaşındaki Barnabas Collins’in aşkını aramasıdır yani bayanların her zaman arzuladıkları ölümsüz aşktır. Vampir karakter bir soyludur (Bela Lugosi), ancak gerektiğinde vahşi ve ürkütücüdür (Cristopher Lee). Yeni Kont ise iki karakterin bir sentezidir. Ancak televizyon dizisinde isteksiz bir vampir olan Barnabas Collins, sinema uyarlamasında ise bir canavara dönüşür ve etrafında terör estirir, “House of Dark Shadows” (1970).

Yetenekli George Hamilton, “Love at First Bite” (1979) filmiyle Transilvanya’dan taşınmaya zorlanan ve New York’a yerleşen bir vampir taşlamasında rol alır. Sunduğu vampir tiplemesi Kont Vladimir Dracula o kadar başarılıdır ki “Golden Globe” da en iyi aktör olarak aday gösterilir. Kont yine asildir, ancak konu itibariyle komiktir.

1979 yılında ise Broadway’de Dracula oyununda oynayan Frank Langella bir sonraki akımı yaratır. “Dracula” (1979) filminde Langella, Lugosi’den bu yana en çekici ve insan Dracula’yı canlandırır. Geleneksel canavar karakterinden uzak, acımasız ve şeytani bir Dracula’dır. Tiyatro metnine sadık kalarak filmi yöneten John Badham daha inandırıcı, kimi yönleriyle de daha çağdaş (Dracula dans bile eder) bir profil sunar.

Video ve televizyonun yardımıyla vampirler küçük sektörlerin ellerinde birbirinden farklı şekillere girerler. Uzaylı vampirlerden, genç vampirlere; yaratık vampirlerden, erotik vampirlere kadar çeşitlenirler. “Trash” filmlerin çoğunda da bayandırlar ve pornografiye varan sahnelerle dejenerasyona uğrarlar.

The Lost Boys” (1987) ile vampirler o zamana kadar ki en çağdaş görünümleriyle karşımıza çıkarlar. Deri ceketli, uzun saçlı, punkçı görünümlü ve motosikletli serseriler olarak gözükürler. Böylelikle dışlanmışlığı, aslında aşağılanmışlığı simgelerler. Ancak buna rağmen çekicilikleri vardır, özellikle de gençler üzerinde. Kiefer Sutherland baş vampiri canlandırarak asi vampirlere bir örnek katar. Aynı serserilik “Near Dark” (1987) filminde de vardır. Bu sefer Caleb adlı (Adrian Pasdar) bir gencin, sevdiği kız tarafından ısırılması, onun dönüşümü ve aileye, ailenin de ona adaptasyon süreci anlatılır.

1992 yılına gelindiğinde ise Francis Ford Coppola, Stoker’ın romanına en çok sadık kalınan uyarlamayı yapar. Filmdeki ufak sapmalar haricinde neredeyse roman ile aynıdır. Dracula karakterine ise Gary Oldman hayat verir. Dracula gerçek bir aşıktır ve belki de bu yönüyle izleyenler üzerinde (özellikle bayanların) etkisi büyüktür. Dracula, tarihsel bir şahsiyet olan Vlad Tepes ile bağdaştırılır.

Anne Rice’ın çok satan bir romanından uyarlanan “Interview with the Vampire” (1994) vampirlere pek çok yenilik katar. Genel anlamda bir seksüelliği, özel anlamda ise homoseksüelliği; vampirlerin varlığında toplumun yeri ve öldürmenin ahlakından bahseder. Vampir Lestat de Lioncourt, Tom Cruise ile daha da ölümsüzleşir. Aşkı, sevgisi, daha doğrusu bağlılığı (bir erkek üzerine olsa da) ile yarattığı karakter bir ilktir.

Aksiyon filmleri ve dijital efektli filmlerin popüler olmasıyla vampirler de kendisini bu furyanın içinde bulur. Daha çok da vampir avcıları olarak. “Buffy the Vampire Slayer” ile (hem sineması, hem de televizyon dizisi) başlayan çılgınlık yayılır ve pek çok filme konu olur. John Carpenter bile bu konuya el atar “Vampire” (1998) filmiyle. Ancak filmin odak noktası insanlardır.

Vampirin, vampir avcısının yüzü siyahi bir “dhampir” (yarı insan-yarı vampir) ile oluşur. Wesley Snipes “Blade” (1998) serilerinde, diğer vampirleri özenle hazırlanmış dövüş koreografileriyle avlar. Pelerini anımsatan deri ceketi, siyah kıyafetleri ve çeşitli silahlarıyla (başta kılıcı olmak üzere) kendi soyunu öldürür. Bir başka vampir avcısı da Kate Beckinsale ile gündeme gelir. Bu sefer film “Underworld” (Karanlıklar Ülkesi, 2003) dur. Avlananlar vampirler değil, kurt adamlardır (Lycan). Vampir avcısı ise bayan! Blade’in çizgisini anımsatan duruşuyla Beckinsale serinin ilk iki filminde görülür.

Hollywood vampir avcılarını da tükettikten sonra (ya da ara verdikten sonra, bunu ileriki yıllarda göreceğiz) vampirlere geri döner. Ancak tamamen farklılaştırarak, bilinen çoğu özelliğini değiştirerek. “Twilight” (Alacakaranlık, 2008) filmiyle Edward Cullen adlı bir vampir yaratılır. Aslında Cullen bir roman kahramanıdır ancak asıl çılgınlık filmin gösterime girmesiyle olur. Dünya üzerinde çok hızlı yayılır, kısa zamanda kitapları 37 dile çevrilerek, çok satan olur. Ülkemizde dahi filmi iki kere gösterime girer. Saçları, kıyafetleri, her hareketi olay olur. Popüler okur ve izleyiciler için bir ekol haline gelir. Filmde ise Bela adlı kız ile vampir Cullen’ın aşkları anlatılır. Bu imkansız aşk, her kızın hayalinde olan ölümsüz aşktır. Vampirler bu değişim ile gündüzleri dolaşabilir hale gelirken (gün ışığında derileri elmas gibi parlar) her vampir farklı özelliklere (hız, güç, öngörü gibi) sahip olur. Böylece vampirler 21. yüzyıldaki şekillerini almış olurlar.

Görüldüğü üzere globalleşen dünyada vampirlere Amerikan sinema endüstrisi (yayıncılığı ile paralel) şekil vermektedir. Vampirlerin geçirdiği bu denli değişim ise düşündürücüdür. Çünkü zamanla bizden biri olma yoluna gitmektedirler. Bizim gibi giyinip, bizim gibi yaşayıp, hatta bizim gibi sokaklarda dolaşmaktadırlar. Bu bilinçli yönlendirmenin altında yalnızca bir manipülasyon olduğunu düşünmek ise biraz yanıltıcı olabilir…

Korkusitesi için yazan Fatih Danacı

KAYNAKÇA:
BUNSON, Matthew, The Vampire Encyclopeida, 2000
EVERMAN, Welch, Cult Horror Films, 1993
Fatihsena, “Dracula’nın Tabutu” inceleme, 2008
MEYERS, Rober J., Vampirism as an Alternate Lifestyle, 1990
NANCE, Scott, Bloodsuckers:Vampires at the Movies, 1992
ÖZKARACALAR, Kaya, Geceyarısı Filmleri, 2006
SCOGNAMILLO Giovanni, Canavarlar Yaratıklar Manyaklar, 2006
* SCOGNAMILLO, Giovanni, Vampir Manifestosu, 2010
SILVER, Alain & URSUNI, James, The Vampire Film, 1975

* Giovanni SCOGNAMILLO’nun 2010 yılında çıkması planlanan ve vampirleri geniş kapsamda inceleyen kitabı.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (9 Yorum)

YORUM YAZ