Seni yakalayacaklar Barbara! Night of the Living Dead (1968)

Ufo Dosyası

Korku Genel

Özel Dosya

YasinKarakaya

10 Temmuz 2009

21 Adet Yorum

21

Son günlerde artan UFO vakalarından hareketle bizde konuya kayıtsız kalmayalım ve uzun zamandır ekleme yapamadığımız ‘Bilinmeyenler’ köşemizi birazda olsa canlandıralım istedik.

UFO (Unidentified Flying Objects) yani Türkçe adıyla Tanımlanamayan Uçan Cisimler. Yarım asırdan fazla bir süredir insanların en büyük merak konularından biri ufolar ve son zamanlarda yaşanan olaylara bakılırsa yeni bin yılda da en fazla ilgi odağı olacak gibi gözüküyorlar. Gerçek ya da değil; bir tek şey var ki o da UFO’ların güncelliğini hala ilk günkü gibi korumasıdır. Ve bu güncellik hiç bitmeyecek bir sürecin içinde varlığını sürdürecektir.

UFO Nedir: Bir çok fenomenlerde anlatıldığı üzere, bu tanımlanamayan uçan cisimler kimi zaman bir daire şeklinde, kimi zaman çok büyük boyutlarda bir elips ya da bir puro şeklinde görülmektedirler. Bir zamanlar hayal gücünün ve bilinçaltının insanlara bir oyunu olarak yorumlanan bu olgu, bugün inkar edilememektedir. Televizyon kameraları karşısında bilimselliği ve somut gerçekleri savunan ve bir adım geri basmayan, UFO olayını görmezlikten gelen bilim adamları, profesörler vb. kişiler, televizyon kameraları stop düğmesine bastıkları andan itibaren de bu olguyu onaylayıcı bir tavır sergilemektedirler.

Ama son yıllarda kamuya açılan resmi dosyalar, hükümet bazındaki sözcülerin konuşmalarında UFOlarla alay ettiği dönemlerde bile konunun ne kadar ciddiye alınmış olduğunu göstermektedir. O dosyalar çok şey anlatmakta ve hem görgü tanıklarının, hem de bilinmeyen gök cisimlerinin radarda izleme olaylarının kayıtlarını içermektedir. Bu kayıtlarda askeri jetlerin UFOları kovalarken nasıl başarısız olduklarından tutunda, köylerdeki saman yığınlarının üstüne inenlere kadar bir dolu kanıt bulunmaktadır. Bu belgeler çeşitli tanımları içermektedir ve bu tanımlamalar da yanlış olmadığı gibi, hayal ürünü de değildir ve o cisimler dünyadaki hiçbir şeye de benzememektedir.

Bir de son zamanlarda en çok UFOlar tarafından kaçırılma olaylarının öne çıktığı görülmekte, kişiler yaşadıkları bu olayları anlatabilmek için olmadık yollara başvurmakta ve inandırabilecek birilerini bulabilmek için amansız bir mücadele vermektedirler. Kaçırılma konusu, daha az somut kanıt sunan bir konudur ve araştırmacılara göre, gerçek fiziksel anomalilere dayalı psikolojik olgulardır.

UFO ZİYARETLERİ

İlk Ziyaretler: Birçok yorumcu modern UFO çağının 1947’ler de başladığını iddia etmektedirler ama, asıl çağın başlama tarihi 1880’de, sanayi devriminin doruğuna ulaşılırken başlamıştır.

Aslında olayın özüne inecek olursak, UFOlar çok daha uzun süredir etrafımızda dönüp durmaktadırlar. Günümüzde bazı Kutsal Kitap alıntıları, kimi satırlar doğaüstü varlıkların uçurduğu cisimlere atıflarla doludur. 1880’den Birinci Dünya Savaşına kadar olan bölüm ise, bu olgunun en açık seçik örneklerini gözler önüne sermektedir.

16 Mart 1880 akşamı, çok büyük bir pervaneye sahip, puro biçiminde bir hava taşıtı New Mexico’da üç kişi tarafından gözlemlenir. Bu üç tanık, hava taşıtındaki insanların bilmedikleri bir dili konuştuklarını, gülerek kendilerine seslendiklerini ve on kişi olduklarını belirtmişlerdir. Hatta bu kişiler gemideki kişilerin davranışlarını sarhoş davranışlarına benzetmişler ve gemiden aşağı onlara, birinin üzerinde uzak doğu yazısına benzer bir yazı olan ipek ya da saten benzeri bir kağıt, birine güzel bir çiçek ve diğerine de acayip bir işçilik ürünü olan fincan atmışlar. Hava taşıtından atılan bu nesneler hemen o üç kişi tarafından alınmış ve bir depoda diğer insanlara teşhir edilmiş. Aradan birkaç saat geçmeden depoya gelen bir yabancı eşyaları incelemiş ve onların Asya kökenli mallar olduğunu, kendisinin de bu tip şeylerin koleksiyoncusu olduğunu belirterek bayağı yüksek sayılabilecek bir meblağı depo görevlisine vererek eşyaları satın almış ve ortadan kaybolmuştur. Bu tip yaklaşımlar yaşanan cisimli UFO olaylarından sonra hep olagelmiştir. Günümüzde bu tip insanlara giyim şekillerinden dolayı “Siyahlı Adam” denilmektedir.Daha sonraları buna benzer olaylar muhtelif tarihlerde gelişmiştir.

İkinci Ziyaret Döneminin Başlaması: 1880’den 1947’ye kadar olan sürede yaşananlar, 47 ve sonrasında adeta istila halini almıştır. Kayıtlara geçen ve geçmeyen binlerce yaşandığı iddia edilen olaylar, çok kabarık bir arşivi de beraberinde getirmiştir.

1947’nin 24 Haziran günü ABD’nin Washington Eyaleti pırıl pırıl bir gün yaşamaktaydı. Bu havanın temizliği ve berraklığı Cascade Dağlarını daha bir güzel hale getiriyordu.

Otuz iki yaşında bir iş adamı olan Kenneth Arnold, aynı zamanda da dört bin saati aşkın bir uçuş tecrübesine sahip olan bir pilottu. Arnold, aynı zamanda tek motorlu bir Callier marka uçağa da sahipti. Bulana 5000 $ ödül vaadedilen deniz piyadelerine ait bir uçağı aramak için o gün gökyüzündeydi. Arnold’ un uçağı dağ uçuşları için tasarlandığından, bu tip uçuşlar için de ideal bir araçtı. Arnold, düşen Curtess C-46 komando nakliye uçağını aramaya başladı. Uçak dağlarda bir yerlerde kaybolmuştu ve o güne kadar da bulunamamıştı. Arnold da o uçağı bulamadı ama; başka bir şey buldu, daha doğrusu, o şey gelip onu buldu!

Arnold dağın üzerinde dönüş yaparken, son derece parlak bir ışık, uçağının yüzeyini aydınlatınca şaşırır kalır. Önce yaklaşmakta olan başka bir uçağa çarpmakta olduğunu düşündü. Ve telaşla o uçağı yaklaşık otuz saniye boyunca aradı, kendini çarpışmadan korumaya çalıştı. Gerçekten de bir uçak gördü! Bu, bir DC-4’ tü ve Arnold onun San Francisco Seattle tarifeli seferini yapan uçak olduğuna karar verdi. Ama iskele tarafında ve gerideydi ve de o ışık oyununu onun yaptığı düşünülemezdi.

Bunları düşünürken, bir ışık daha çaktı, bu sefer Arnold ışığın tam nereden geldiğini saptayabildi. O tarafa, o çizgiye doğru yöneldiğinde, şaşkınlıktan ağzı bir karış açık kalmıştı. Doruğun üzerinde inanılmaz hızla formasyon uçuşu yapan bir grup çok parlak cisimler görüyordu.

Aralarındaki mesafe yaklaşık yüz mil civarındaydı ama, onları tam olarak göremiyordu ancak cisimler kendisine doğru yaklaşmaktaydılar. Arnold, son saniyeye kadar onları formasyon uçuşu yapmakta olan jetler olduğunu zannediyordu. Ve dokuz adet olduklarını görebildi. Çapraz bir dizilişle yaklaşıyorlardı ve formasyonlarında ilk dördünün arasındaki uzaklıklar eşit, sonraki beşli grup ise daha seyrekti. Fakat Arnold’un fark ettiği yalnızca bu değildi, daha tatsız bir durum daha fark etmişti bu da yaklaşan uçakların hiç birinin kuyruğu yoktu ve çok değişik bir formasyonda uçuyorlardı. En öndeki diğerlerinden daha üstte ve sanki rüzgarda savrulan uçurtmalar gibi ya da su üstündeki hız tekneleri gibi daha doğru bir ifade ile bir kaz sürüsünün uçuşu gibi bir formasyon almışlardı.

Bu uçakların etkileyici bir başka özellikleri de, ikide bir kanatlarını eğmeleri ve yüzeylerinden o mavimsi beyaz ışığı fışkırtarak uçmalarıydı, Arnold’a göre! Arnold, ilk başlarda o ışığın onlardan geldiğini düşünememiş, kanatların pırıl pırıl cilalı yüzünde güneşin yansıması olarak yorumlamıştı. Arnold’a göre uçuşun yönü hiç değişmiyor, ama cisimler tek tek dağ doruklarının arkasına girip girip çıkıyor, bazılarının önünde, bazılarının ise arkasında uçuyorlardı. Dokuzu birden gözden kaybolduğunda, Arnold’un kafası iyice karışmış, Hava Kuvvetlerinin bir teknolojik mucize yarattığını düşünmüştü. Bundan sonra ne yaptığı işe ne de 5000 $ dolara konsantre olamıyordu, bir an evvel aşağıya inip gördüklerini arkadaşlarına anlatmalıydı.

Arnold Tarihe Geçiyor: Arnold iniş yaptıktan sonra, bu garip olayı arkadaşlarına anlattı ve aralarında saatler süren bir durum muhakemesi yaptılar. Fakat herhangi bir sonuca varmaları imkansızdı ve olay daha yüksek makamlara intikal etti ve iş gazetelere kadar yansıdı. Ve bir ajans haberinde olayı ABD’nin her yerindeki insanlar öğrenmişti. Arnold’un inanılır ve güvenilir bir insan olması, olayı daha cazip bir hale getirmiş ve herkes tarafından konuşulur olmuştu.

Arnold’un yaptığı tariflerde, gördüğü cisimlerden ”Suyun üzerinden ileriye doğru fırlattığınız bir tabak nasıl uçarsa öyle uçuyorlardı…” şeklindeki ifadesinden “uçan daire” tabiri da doğmuş oluyordu.

Olay tüm dünyadaki basının hayal gücünü bir anda esir almış, normal olmayan olaylarının hazırlıksız kurbanlarından pek çoğu gibi, Arnold da istemeyerek bir basın gösterisi başlatmıştır. Böylelikle de bu olayın kahramanı olarak tarih sayfalarındaki yerini de alır.

FBI Etkilenmiyor: Bu olayın yankıları sürerken FBI ajanlarından birisi Arnold’un görmüş olduklarının gerçek olduğu tezini savunur ve bu kişinin yalan söyleyerek kazanacaklarının kaybedeceklerinden daha az olacağına ve böyle bir yalan konuşmaya ihtiyacı olmadığını savunmuştu.

Daha sonra, 22 Mart 1950’ de FBI’dan Guy Hottel, patronu J. Edgar Hoover’a, “Uçan Daireler” başlıklı yolladığı garip bir yazıda şunlardan bahseder :

“Bir Hava Kuvvetleri araştırmacısı, uçan daireler diye bilinen şeylerden üçünün New Mexico’da ele geçtiğini söylemiştir. Bunların yuvarlak biçimde olduğu, ortalarının biraz yüksek olduğu, çaplarının yaklaşık 50 feet civarında olduğu belirtilmiştir. Her birinin içinde, insan biçiminde, ama boyları yalnızca 1 metre olan, çok ince metalik giysiler giymiş üçer ceset bulunmuştur. Bu cisimlerin New Mexico’da bulunmasının, hükümetin o yörede çok güçlü bir radar tesisine sahip olmasından, bu radarın uçan dairelerin kontrol mekanizmasını etkilemesinden ötürü olduğu sanılmaktadır.”

Bu kadar olağanüstü bir haberin nedense FBI hiyerarşisi tarafından pek de ciddiye alınmadığı söylenebilir.

Garip olan; böyle bir olayın o tarihlerde ki kurgubilim film yapımlarının henüz o düzeyde olmadığı, dolayısıyla da UFO’ların düşmesi konularına atıfta bulunulamayacağı savı kuvvetlidir. Ama ondan sonra, Amerika’da insan kaçıran UFO raporlarında bu yaratıklar bir standart oluşturdu. Söz konusu yazı gizlice yollandığı sıralarda, dünyanın ilk UFO kitabı olan Uçan Daireler Gerçektir adlı kitap piyasaya sürüleli henüz bir iki hafta olmuştu. Bu kitabın yazarı olan eski bir deniz piyade subayı Donald Keyhoe, kitabında olayın örtbas edilmekte olduğuna dair suçlamalarda bulunmuş ve büyük sansasyon yaratmıştı.

Roswell Olayı : Olay New Mexico’nun Roswell bölgesinde 1947 yılının 4 Temmuz saat 23:30 sıralarında cereyan eder. Bu tarihte William Mc. Brazel adlı bir çiftçinin arazisinde bir UFO yere çakılır. Brazel, UFO’dan etrafa dağılan parçaları görünce olayı yetkililer haber verme ihtiyacı hissediyor ve 5 Temmuz 1947 günü askeri yetkililer inceleme için bölgeye geliyorlar, bölgeyi de ziyaretçilere kapatarak uzay cismine ve içinde bulunduğu iddia edilen cesetlere el koyuyorlar.

Çiftçi Brazel, aynı gün arazisinde aynı cisme ait bir iki kalıntının daha olduğunu tespit eder. Brazel bulduğu o kalıntıları da alarak ertesi gün Roswell kentine gider ve yetkililer kendisinden o parçaları da teslim alırlar. Brazel’in bulduğu parçalarla ilgili yerel bir gazete de çıkan haber üzerine yetkililer olayı yalanlayarak, kalıntıların düşen bir meteoroloji balonuna ait olduğunu açıklarlar. Amerikan hükümeti olayı basından ve halktan gizlemeye kararlıydı. Ve cesetlerle birlikte UFO’dan geriye kalanları bir üsse taşıdılar. Yıllar sonra o zamanlar orduda görevli olan kameraman Jack Barnett, tüm çevreleri ayağa kaldıran açıklamasında, cesetlere otopsi yapıldığını ve kendisinin de bu olayı kare kare kamerayla tespit ettiğini açıkladı. Bu kayıt yaklaşık 90 dakikalık olup, belki de dünyanın en büyük sırlarını gizliyordu. Tabi ki bu film, hükümet politikası gereği yıllar boyu açığa çıkarılmadı, gizli tutuldu. Hatta bazı iddialara göre dönemin başkanı Truman da otopside hazır bulunmuştur.

Fakat kameraman Barnett o kadar da saf biri değildi ve filmin bir kopyasını da kendine çıkarmayı bilmişti. Daha sonra İngiliz gazeteci ve televizyon yapımcısı Ray Santilli yüklüce bir miktar karşılığında filmi satın aldı. Bundan sonra da dünya basınını ayağa kaldıran uzaylı varlık otopsisi yavaş yavaş dış dünyaya açılmaya başladı.

Diğer UFO Ziyaretleri:

· Yıl: 1994

· Yer: Meksika/Tepetzlan

Carlos Diaz, 1977’ den beri dünya dışı canlılarla ilişki kurduğunu iddia ediyor, ama onların nereden geldikleri hakkında bir açıklama da yapmıyordu, ya da yapamıyordu. Ancak bir konuşması sırasında, onların araçlarına bindirildiğini ve dünyanın içine doğru götürüldüğünü, orada muhteşem çiçek bahçelerinin bulunduğunu, ilahi bir müziğin çalındığını ve dünyanın her tarafından getirilen yaşam türlerinin dolaştığını belirtti. Dünya dışı canlılar dünya yüzündeki yaşam türlerini korumaya çalışarak, azalan türleri yeniliyorlar ve en büyük korkuları insanların gezegenin yüzeyini yok etmesi. Diaz, belki de UFO literatürünün en ilginç örneklerinden çünkü reklamını yapmıyor ve doğru ya da yanlış bildiklerini açıklamaktan kaçınıyordu.

UFO’ lar tarafından kaçırıldığını iddia edenlerin en ünlüsü hiç şüphe yok ki Yazar Whitley Strieber’dir. Strieber, aynı zamanda Comunion’un ve Breakthrouhg’un yazarıdır. Strieber, gördüğü en otantik dünya dışı canlı görüntüsünün kendisine yollanan bir fotoğraf olduğunu iddia etmekte ve şunları söylemektedir: “Anatomik yapıları mükemmel. Büyük siyah gözler onların yüz yüze etki gücünün yüksekliğini ve düşünce yansıtma yetilerini gösteriyor.Bu fotoğraf bana İngiltere’den yollandı, yollayan Andy isimli birisi, ama maalesef açık kimliğini bilmediğimiz için bir telif hakkı uygulayamadık. Doğru veya yanlış ya da sahte ama son derece otantik ve inanıyorum ki griler gecenin bir yarısında karşımıza çıktıklarında korkmayalım diye kendilerini bize alıştırıyorlar.”

Şimdi okuyacaklarınız Disney UFO Gerçeğini Açıkladı başlığı altında Fenomen’in 15 Eylül 1997 tarihli 19. sayısından aynen aktarılmıştır :

18-19 Mart 1995’ te, Disney Şirketi hiçbir ön duyuruda bulunmadan kendi tv kanalında, bir UFO belgeseli yayınladı, alışılmış ön anonslar yapılmadan yayın beş eyalete (Connecticut, Tennessee, Alabama, Florida ve California) yapıldı. Belgesel inanılmazdı; Yayının hemen öncesinde Disney’ in en üst düzeyinden Michael Eisner, ekrana gelerek şaşırtıcı bir açıklamada bulundu ; “İnsanoğlu, tarihinin en önemli olayının tam ortasındadır; diğer gezegenlerdeki zeki yaşamla kurulan gerçek bir ilişkiden söz ediyorum… Uzak galaksilerdeki zeki yaşamın temsilcileri şimdi insan ırkı ile açık bir ilişki kurmanın gayreti içindeler ve biz bu akşam sizlere bu olayı göstereceğiz… Bizim algılarımızın çok ötesindeki sınırsızlıklarda varolan zeki varlıklar, insanlığın galaktik birliğe katılması için işaret veriyorlar, bu harika bir çağrı ama aynı zamanda da korkutucu… Uzaylıların araçları dalgalar halinde geliyor ve son birkaç yıl gösterge olarak kabul edilirse, Dünya planeti gözlem deneyinin zirvesine ulaşacak. 1947 yılının başlarında canlı yaratıklar tarafından yönetilen dev uzay gemileri dünyaya ulaştılar; onların fizik düzeyi galaktik yolculuklara izin veriyor ve dünyanın atmosferinde inanılmaz bir hızla uçabiliyorlar. Bir ve birden fazla uzay aracı dünyada kaza yapmıştır ve bu olaylar ABD Askeri Araştırmaları nedeniyle örtbas edilmektedir… Roswell olayı gerçektir ve üç dünya dışı canlı orada kazadan kurtulamamıştır. Enkaz ve ölü uzaylılar özel bir soruşturma komitesinin çalışması sonucunda gizli bir yere taşındılar; operasyona ‘Majestik 12’ adı verilmiş ve organizasyon bizzat Başkan Truman’ın emriyle gerçekleşmişti ve bundan sonra hükümet kesin bir bilgi vermeme kampanyasını başlattı.

Tüm hükümetler kendi otorite anlayışları içersinde hareket ediyorlar ama dünya dışı canlılarla ilişki saf dinamitle oynamak anlamına gelmektedir. Başkan Jimmy Carter, ofisinin ABD Başkanlığı olduğunu sanıyordu, ekibi ise uzaylılarla ilişkinin resmen açıklanmasının yararlı olduğuna inanıyor ve gayret gösteriyordu. Bir iç Hükümet belgesinde betimlendiği gibi, bazı güvenlik sırları Beyaz Saray’ ın hukuki varlığının dışındadır. 1975 yılı Kasım ayında, hemen her Stratejik Hava Komutanlığı üssü UFO’ lar tarafından ziyaret edildi. Hükümet kaynaklı eğilimler, askeri ve bilimsel yöneticilerin yarım yüzyıldır süren dünyalılarla uzaylıların ilişkisini açıklayan resmi belgelerin artık açıklanmasının istendiğini gösteriyor. İstatistikler gösteriyor ki, önümüzdeki beş yıl içinde çok büyük bir olasılıkla dünya dışı ilişkilerle karşılaşacaksınız. Bir çok Amerikalı dünya dışı uzay araçlarına binerek, yenilikleri keşfetmekten büyük mutluluk duyacaktır…”

Eisner’ in inanılmaz açıklaması tüm uygar ülkelerde büyük şok yarattı çünkü Disney bugüne kadar saygınlığını hiç azaltmadan koruyabilmiş nadir kuruluşlardan biriydi ve çizgi-filmlerin ötesinde dünyanın en ciddi ekonomi tröstleri listesinin ilk satırlarındaydı. Bazı UFO araştırmacıları Disney Belgeseli’nin gizli bir deney olduğunu düşünüyorlar, bu şekilde toplumun tepkisi ölçülüyor ve UFO Gerçeğinin resmen açıklanmasıyla patlayacak devrime kitlelerin uyum yeteneği araştırılıyor.

Ve Aldatmacalar: Bugüne kadar dünya basınında ve halk arasında UFO’larla ilgili bir çok fenomen ortaya atılmıştır. Bunların bir kısmı doğru olsa da bir kısmı gerçek değildir. UFO olayında da, gerçek anlamda bilinemeyen her olayda olduğu gibi, aldatmacalar düzenlenilmesi mümkün olabilmektedir.

17 Mayıs 2009’da Kumburgaz’da kaydedildiği iddia edilen UFO görüntüsü

ESKİ ÇAĞLARDAN İLGİNÇ UFO TASVİRLERİ

Hangi zamanda yaşamış olursa olsunlar, insanlar karşılaştıkları olaylar karşısında hep aynı temel mekanizmayı kullanırlar. Şöyle ki, insanın karşılaştığı her yeni durum, çözmesi gereken bir problem niteliğindedir. Ve böyle bir durumda ise kullanabileceği tek mekanizma, algılarına hitap eden bilgileri, mevcut bilgileriyle karşılaştırarak, ne olduğunu veya ne olabileceğini anlamaya çalışmaktır.

İşte, her insan için söz konusu olduğu gibi geçmiş dönemlerin insanları da, kendileri için yeni bir olgu olan uçan araçlarla karşılaştıkları zaman bu zorunlu mekanizmaya yönelerek onları tanımlamaya çalışmışlar; mevcut bilgileri arasında böyle bir bilgi bulunmadığı için de, var olan bilgileriyle anlamaya, anlatmaya çabalamışlardır.

Ve birazdan ilginç tasvirlerinden örnekler göreceğimiz bu insanların da, şayet daha önce bahsedilen Hint havacılık rahiplerinde olduğu gibi önbilgiler edinebilme şansları olabilseydi, şüphesiz çok daha farklı da düşünebilirlerdi:

“Kanatlı at, Pegase havaya kalktı, yükselmeye devam ederek yıldızların arasına karıştı ve orada bir yıldız olarak kaldı.”

UFOlar bazen taşıyıcı özelliklerinden dolayı olsa gerek, at türü hayvanları ile tanımlamaya çalışılmış ve hatta Yunan mitolojisinde yer alan bu örnekte görüldüğü gibi tamamen özdeşleştirilmişlerdir. Bunun en bariz örneği ise Hz. Muhammed’in “Kanatlı Burak” tanımı olup, hatırlanacağı üzere, sadece ölçüsel mukayese için söz konusu bineklerden söz edilmekteydi. Ve bir olasılıkla kendisine ruhlar tarafından verilmiş bir biniti kullanan aracı insanlardan, eski Türk dini Şamanizm’de şöyle söz edilmektedir:

“Çok eski devirlerde, boz bir atın sırtında göklere çıkan kudretli şamanlar bulunmaktaydı. Devlet işlerine de karışan bu şamanlar, ruhlar ile insanlar arasında habercilik yaparlardı.”

Tekrar kanatlı at Pegase örneğine dönecek olursak, bu binek aracının dikey olarak yükselmeye başladığı, gökyüzünde küçülene kadar izlendiği ve gökte parlayan yıldızlardan ayırt edilemeyecek hale geldiğinde ise orada sabitleştiğinin sanıldığı açıktır. İşte bu yoruma neden olan faktör, uçan at diye nitelenen taşıtın bir yıldız gibi ışımasıdır ki, şimdi bu durumu açıklayıcı iki bilgiyi Yunan mitolojisinden ve kutsal kitap Tevrat’daki kayıtlardan izleyelim:

“Güneş ışınlarına ne çok benzer bu atlar! Hiç görmedim, duymadım bunlar gibisini!”

“Ya Rab, atlarına bindin. Ve parıltısı ışık gibiydi.”

UFOların ışıklarından dolayı doğrudan gökteki yıldızlarla özdeşleştirildiğine dair, çeşitli mitolojilerde ve hatta yakın çağlarda oluşturulmuş tarihsel kayıtlarda mevcut birçok bilgi bulunmaktadır:

Romalı tarihçi Erodianus’un eserlerinde, eski çağlardaki bazı yıldızlardan bahsediliyor. Bunlar gün ortasında havada asılı durmaktadırlar…

Plinius’un bir eserinde şu olay yer alır; Gece vakti, bir yıldız parçası dünyaya yaklaşırken parıltısı arttı ve Ay büyüklüğüne ulaştıktan sonra, bulutlu bir gündeki aydınlık kadar ortalığı aydınlattı, ve sonra tekrar göğe yükselerek gitti…

“M.Ö. 175 yılında, İtalya göklerinde yıldızların dolaştığına dair kayıtlar tutulmuştur.”

Ve eski Güney Amerika kabilelerinden biri, gözlemledikleri üçlü bir UFO olayından oldukça etkilenip bunu şiirleştirmişlerdir:

“Gün ışığında bir ateş çemberi düştü. Bir arada üç yıldız, alev alev. Batı’dan geldiler, Doğu’ya gittiler uçarcasına. Herkes gördü bunu, göklere yükseldi çığlıklar.”

Dikkat edilirse, bunların toplu bir göktaşı olayı olmadığı anlaşılacaktır. Zira söz konusu yıldızlar, önce batıda kalan bölge üzerine bir düşey iniş ve hemen ardından doğuya doğru yatay bir uçuş gerçekleştirmişlerdir.

Şimdi bir diğer yıldız özdeşleştirmesini Yunan mitolojisinden izleyelim:

“Tanrıça Afrodit’in bulunduğu çevreden iki yıldız hiç eksik olmazdı. Bu iki yıldız, onun emrine uyarak bazen düğün alaylarının üzerinde ilerlerdi.”

Ve bunu anlayabilmek için Yunan mitolojisinden bir başka saptamayı görelim:

“Tanrıça Athena, bulutların arasından hızla fırlayan korkunç bir ışıktan başka bir şey değildir.”

Halbuki aynı mitoloji, tanrıçanın güzel bir kadın görünümünde olduğunu da defalarca bildirmektedir. Aslında bir çelişki bulunmayan bu duruma göre; bir kutsal varlığın en önemli belirleyicisinin, onun gökten inişteki görünümü ya da diğer bir deyişle onu taşıyacak aracın ışıkları olduğu çok açıktır. Ve anlaşılacağı üzere, söz konusu yıldızlar da, tıpkı Athena’yı insanlar arasına getiren ışıklardan başka bir şey değildir. Burada puspaka arabası ile güneş gibi bir ışıkla parlayan Burak akla gelmektedir. Zira tanrıçanın yakın çevresinde havada asılı bekleyen bu iki yıldız da aynı tepkileri göstermekte, yani verilen komutlara hemen uymaktadır.

UFOların ışıksal değil, biçimsel özelliklerine öncelik verilerek yapılan tasvirleri de oldukça çok sayıda olup, şimdi bunlarla ilgili birkaç örneği izleyelim:

İtalyan tarihçi Egnardo, M.S.810 yılında, Aquisgrara göklerinde kocaman bir kürenin ışıklar saçarak yere doğru yaklaşıp sonra da batı yönüne doğru uzaklaştığından söz ediyor…

Fransız Aziz Georges’in tarih kitabında, şu kayıt da bulunmaktadır: M.S.583 yılında çok parlak bir küre Fransız toprakları üzerinde uçtu…

1697 yılında, Almanya’nın Hamburg kenti semalarında çok yavaş bir hızla ilerleyen ve ortasında küresel bir kısım bulunan çok parlak daire şeklindeki araçlardan söz edilmektedir.

M.S.90 yılında İtalya’nın Spoleto şehrinde, şafak vakti gökyüzünde bir ateş kümesi gözüküyor. Altın yaldızlı bu küre aşağıya doğru düşer gibi alçalıyor, hemen sonrasında aniden yükselerek batı yönünde uzaklaşıyor.

M.Ö. 4.yüzyılda yaşamış filozof Aristo, bizzat kendisinin gökte gördüğü cisimleri, “cennetten dökülen diskler” olarak tanımlamıştır.

Aristo, bu kadarını düşünebildiğinden mi yoksa başka faktörlerin etkisiyle mi gelen yerine dökülen tabirini kullanmıştır. Bu bilinmez, ancak disklerin kaynağı konusundaki yaklaşımı oldukça ilginç görünmektedir.

Ve cennetlerden dökülen bu diskleri Aristo’dan başkaları da görmüş, üstelik her gördüklerinde yerlere kapanarak, topluca tapınarak onlara birer tanrı muamelesi yapmışlardır:

Keltlilere göre tanrı Taran, aydınlık bir disktir.

Kartacalılara göre tanrı Tanit, konik gövdeki bir disktir.

Mısırlılara göre tanrı Aton, ışıklar saçan kırmızı bir küre, tanrı Horus ise kanatlı bir disktir.

Söz konusu toplumlarda bu isimlerle tanınan tanrılar, insan ya da hayvan başlı diye yorumlanan gerçek görünümleriyle de göründükleri halde, onlar asıl tanrı bedenlerinin iki ayaklı formlardan çok daha öte ve daha muhteşem görünümdeki bu uçan kütleler olduklarına karar kılmış ve yapılan tasvirlerde UFOlar birer tanrı oluvermiştir. İnsanları bu ilginç yaklaşıma ve sonrasına yönelten neden neydi, bu yönelimlerinde çok mu haksızdılar? Şayet konuya en basit açıklayıcı bilgiden yoksun bu insanların bilgi düzeyinden bakarsak, onları anlayabilmemiz kolaylaşacaktır. Hiç bilmedikleri bir maddeden yapılı garip ve değişik şekilli bir gövde ve üstelik bazen kanatlı ve ışıl ışıl! Kendileriyle gökten konuşuyor, tanrı olduğunu ve emirlerini söylüyor. Karşı gelindiği zaman ise korkunç gürültüler çıkarıp yıldırımlar yağdırarak onları cezalandırıyor! İşte korkunç gürültüler, yakıcı ışınlar çıkarabilen ve zaman zaman yanlarına inen ve garip görünümlü bedenlerle de gelebilen, istediklerinde göklere tekrar dönen bu esrarengiz varlıklar, olsa olsa Tanrı olmalıydılar! Zaten kendileri de öyle söylemekteydiler. O halde neden dediklerini yapmasınlar, neden inanmasınlardı? Fakat çevrelerindeki insanların tüm bu yönelim ve yönlendirmelerine karşın yine de inanmak istemeyen ve tanrılarla aradaki farkı kaldırmak için çırpınan insanlar da olmuştur.

Eski Yunanistan’daki Salmone şehrinin kurucusu Salmoneus, tanrı Zeus ile boy ölçüşmeye kalkar. Kendisinin Zeus gibi olabileceğini sanan Salmoneus, tanrı gibi gök gürültüsü sesi çıkaracağım diye durmadan gürültülü sesler çıkaran demir tekerlekli bir araba yaptırmaya karar verir. Tunçlar döşediği bir de yol yaptıran Salmoneus, üstünden bu arabayı geçirmiş, araba giderken, arkasına takılı ağır zincirleri de sürüklüyormuş. Böylece gürültü patırtı ile giderken, bir yandan da Zeus’un attığı yıldırımlar niyetine, sağa sola yanan cerağlar atılmış.

Tanrılar, şehrine geldikten sonra bir ihtimalle itibar çekişmesi yapan Salmoneus, tanrıları Tanrı yapan en belirgin özelliklerinin gürültülü bir araba olduğuna karar vermiş olmalı ki, önce bu sesli arabayı daha da önemlisi o tanrısal sesi elde etmekle işe başlamıştır.

Özellikle vurgulamak gerekiyor ki, bu kadar önem verilen, çünkü dikkatleri çeken bu Tanrı’ya özel ses, dünyanın çeşitli mitolojilerinde ve hatta semavi dinlerden biri olan Musevilikte de görülmektedir. Nitekim, ilk çağlardaki Yahudiler, gök gürültüsü işittiklerinde Tanrı Yehova’nın sesi derlerdi.

Moğolların eski dinlerinde, gökyüzünde uçan ve esrarengiz yaratıklar taşıyan ışıltılı kabuklardan söz edilmektedir.

Yunan mitolojisinde, gökte uçan altın parıltılı bir posttan bahsedilir.

Mezopotamya tanrılarından Nusku, tanrılardan haber getiren kutsal ateştir. Çarık biçimli bir lamba ile sembolize edilir.

Eskiçağ Romasında yazılmış bir otobiyografide, yazar şahit olduğu UFOlojik bir gözlemini şöyle anlatır: Vadiye geldiğimizde gece olmuştu. Floransa’ya doğru baktığımızda ikimiz birden aynı anda bağırdık: Aman Tanrım! Floransa’nın üzerinde duran şu kocaman şey nedir ki? Bu şey kocaman bir ateşten direğe benziyordu. Gözleri kamaştıran bir ışık saçarak parıldıyordu.

Gözlemcilerin telaşla birbirlerine sordukları bu soruya en açıklayıcı yenıt Tevrat’ın şu ayetlerinden gelmektedir:

“Ve Rab, onlara yol göstermek için, geceleyin onlara ışık vermek için ateş direğinde, önlerinde gidiyordu.”

Anlaşılacağı üzere aynı tanrı olmasa da ve kimseye yol göstermeyip sadece bir şehri seyrediyor olsa da sonuçta bu tanrı da Tevrat’ın tanrısı gibi bir Rab olsa gerektir. Zira her ikisinin de birer benzeri taşıta ihtiyacı olduğu tartışılmayacak kadar belirgindir.

Pliny’nin M.Ö.100 yılında yazdığı bir eserinde şu olay anlatılır:

Lucuis Valeirus’un konsüllüğü döneminde, alev alev yanan ve kıvılcımlar çıkaran bir kalkan, doğudan batı yönüne doğru uçarak gitti.

Livius, M.Ö. 214 yılında Adria kentinde gökyüzünde bir mihrabın görüldüğünü ve üstünde beyazlar giyinmiş insan görüntülerinin farkedildiğini yazmaktadır.

Bu olaydan 8 asır sonra, bu kez Arap yarımadasında görülen bir kürsü üzerinde farkedilen ise melek Cebrail olup onu ilginç taşıyıcılarından biriyle gözlemleyen ise İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’dir:

“Bir defasında ben yürümekte iken, gökyüzünde bir ses işittim. Başımı kaldırınca ne göreyim! Hira dağında iken bana gelen melek! Yerle gök arasında, bir kürsü üzerinde oturup duruyor! Ondan pek korktum, hemen evime dönerek, beni örtün, beni örtün dedim.”

Sahih bir hadisten öğrendiğimiz bu olay peygamberliğin henüz ilk yıllarında gerçekleşmiş olup Hz. Muhammed’in bu melekle daha ikinci karşılaşmasıdır. Bundan sonraki 20 yıl boyunca ise daha birçok karşılaşma gerçekleşecek ve Hz. Muhammed hem bu meleğe, hem de onun büyük küçük tüm taşıtlarına alışacaktır.

Şekilleri ve detaysal nitelikleri ne olursa olsun sonuçta birer UFO konusunda olan bu taşıtları tanımlamada kullanılan ilginç yaklaşımlardan birisi de, uçma ve kanat özellikleri açısından benzerlik kurulan kuşlar olmuştur. Bu durumu niteleyen çok sayıda örnek bulunmaktadır. Fakat bunların içerisinde öyle bir kısım vardır ki, onlara baktığımızda bir kuş olarak tasvir edilen UFOların aynı zamanda Tanrının kendisi olarak kabul edildiğini de görmekteyiz:

“Türklerde kartal, gök tanrının sembolü sayılmaktaydı.”
“Altaylarda yaşayan Telcüt Türklerine göre, Tanrı Merküt dev bir gök kuşudur.”
“Yunanlılar için kartal, Tanrı Zeus’un sembollerinden biriydi.”

Zeus bu sembolüyle olduğu, daha doğrusu söz konusu kartala girerek insanlara göründüğü anlar dışında bir başka sembolüyle yani insan biçimiyle de görünmektedir. Ve anlaşılacağı üzere tanrıların sadece içinde yer aldıkları bu taşıtların yorumsal biçimleri, tanrıların birer beden görünümü olarak da kabul edilmiş ve taşıyıcı uzay araçları birer kuş-tanrı yani tanrıların asıl sureti konumuna yükselmişlerdir.

Şimdi İslam dininin emir ve yasaklarını Yaratıcı’dan Hz. Muhammed’e getiren melek Cebrail’in, tüm kanatlarını da açarak asıl suretinde, yani taşıyıcı aracına girmiş haldeki bir görünümünü izleyelim:

“Resulullah (as), Cebrail’den asıl suretinde kendisine görünmesini istedi. O vakit, her taraftan bir karartı peydah oldu. Sonra o karartı yükseldi ve genişlemeye başladı. Bu Cebrail idi. Resulullah O’nu görünce düşüp bayıldı, daha sonra Cebrail insan şekline dönüp kendisini ayılttı.”

Onun bayılmadan önce gözlemlediği genel özellikleri, sahih hadislerde mevcut bilgiler ışığında anlamaya çalışalım:

“O’nu gökten inerken vücudunun büyüklüğü yer ile gök arasını kaplamış halde gördüm.”

“Resulullah, Cebrail’i altı yüz kanatlı olarak gördü.”

“Resulullah Cebrail’i göğün etrafını yeşil bir kumaş halinde Cebrail’in kanadı ile kaplanmış halde gördü.”

Evet bu devasa melek ya da melek taşıyıcı, Hz. Muhammed’e 300 çift kanadın yer aldığı suretiyle adeta özel bir gösteride bulunmuş olup bu ilginç iniş Kuran’da Allah tarafından da anlatılmaktadır:

“İnmekte olan yıldıza and olsun ki, üstün akıl sahibi melek doğruldu, kendisi yüksek ufukta iken. Sonra yaklaştı, yere doğru sarktı. İki yay uzunluğu kadar yahut daha az kaldı. Kuluna vahyettiğini vahyetti.” (7:53/1,6-10)

Şimdi, tıpkı Cebrail’de görüldüğü gibi bir insan görünümünde iken istediğinde değişebilen, altı yüz kanat bulunduran devasa gövdelere olmasa da beyaz kuğu gövdelerine dönüşebilen bazı tanrıları izleyelim:

“Cermenlerde, Valkiri denilen tanrılar insan şeklindedir ve bazen de kuğu şekline girerler.”

“Macar ve Finliler ile akraba olan Vogul ve Ostyaklara göre, Tanrı Ayas ara sıra bir kuğu şekline girmekteydi.”
Cermenlerde kuğu, beyaz bulutların bir sembolü olarak kabul ediliyordu.

Anlaşılacağı üzere, tanrıların gerçekte sadece girdikleri iri beyaz gövdeli taşıtları, bazen bir kuş bazen de yine kuşlar gibi gökyüzünde bulunabilen ikinci seçeneğe benzetilmektedir. Nitekim bu iki zorunlu seçeneğin aynı anda tanrıya uygulandığı bir örnek, bu durumu daha da aydınlatmaktadır:

“Antik Yunanlarda, Tanrı Zeus’un girdiği şekil bazen bulut, bazen ise kuğu şeklinde tanımlanmaktaydı.”

Şimdi tanrıların yolculuk hizmetlerinde kullandıkları bu kutsal nitelikli bulutların ilginç bir yaklaşımla isimlendirildiği bazı ayetleri Tevrat’dan izleyelim:

“Ve gündüzün yürüsünler diye, Rab onlara yol göstermek için bulut direğinde, önlerinde gidiyordu.”

“Ve önlerinde giden Allah’ın meleği yerini değiştirdi. Bulut direği, önlerinden yerini değiştirip arkalarında durdu.”

Burada özellikle ikinci ayete dikkat edilirse, yer değiştirme olayı iki ayrı cümlede farklı tabirlerle anlatılmış olup böylelikle bu taşıyıcı bulutun Allah’ın bir meleği konumunda olduğu vurgulanmaktadır ki, nitekim bu sadece Yahudi kavminin önyargılı bir gözlemi olmayıp bizzat Tanrının kendisi de aynı nitelemeyi yapmaktadır:

“Ve Rab Musa’ya dedi: İşte meleğim senin önünde yürüyecek.”

Şimdi çöl ortamında ilginç bir sahneyi, Bir Tanrı bulutunun önünde gerçekleşen tapınma olayını izleyelim:

“Ve vaki olurdu ki, Musa çadıra çıktığı zaman, bütün kavim kalkar ve herkes kendi çadırının kapısında dururdu. Ve Musa, çadıra girdiği zaman bulut direği iner ve çadırın kapısında dururdu ve Rab Musa ile söyleşirdi. Ve çadırın kapısında duran bulut direğini bütün kavim görürdü ve bütün kavim kalkar ve herkes kendi çadırının kapısında secde kılardı.”

Şimdi bir UFOnun renkli bir bulut ve bulutun ise melek gövdesi sanıldığı Şamanist bir inancı izleyelim:

“Yayık kızıl bulut sırmalıdır.”

Tanrıyla insanlar arasında aracılık yapan bir diğer Yayık ya da kızıl ışıklı UFO ise kadim Hindistan’da gözlemlenmiş ve çok daha gerçekçi olarak şöyle yorumlanmıştır:

“Gökyüzünden bize doğru gelmekte olan, ışıklar saçan bir ateşin alevlerini andıran kırmızı bir bulut kütlesi gibi bir şey gördük.”

Ve bu ışıltılar saçan bulutlardan biri bu kez antik Yunanistan’da çok daha yakından izlenerek açılıp kapanmaları dahi görülebilmiştir:

“Tam bu sırada, yıldırımlar ve şimşekler arasında, altın gibi parlak bir bulutun yere indiğini gördük. Bu bulutun içinde bir araba meydana çıktı. Herakles, bu arabaya bindikten sonra, bu aydınlık bulutun içinde Olympe dağına doğru havalandı.”

Şimdi ise beyaz buluta benzetilen UFOları onuruna kurulan bir din, bir tapınak ile, tanrıların bu din mezhuplarını ziyaret edişlerini izleyelim:

“Maniheizm’in bir diğer ismi Beyaz Bulut dinidir. Bu dine göre beyaz renk kutsal olup rahiplerinin elbiseleri ve kukuletalarının rengi hep beyazdır.”

“Ölümsüz varlıkların Tibet’in kuzeyindeki Kun-Lun dağında bulundukları zamanda, onlar ara sıra kendilerine bağlı olanlarla konuşmak için Pekin’in güney batısında bulunan Beyaz Bulut Tapınağı’na gelirlerdi.”

Bu kutsal bulutlardan bazıları elips şeklindedir:

“Beyaz madenlerden yapılan Vimanalar, havadayken yumurta biçiminde bulutlara benzemekteydiler.”

Şimdi geçmişten günümüze yaklaşarak bu zamandaki bazı şekil değiştiren UFO tespitlerini izleyelim:

“23 Kasım 1967’de Bulgaristan’ın Sofya kenti üzerinde uçan bir nesne görüldü. Bu nesne, daire şeklinde iken trapez şekline giriyordu.”

“23 Ağustos 1965’de Ankara göklerinde sabit bir şekilde duran bir UFO sivil ve askeri havaalanlarındaki kule görevlileri tarafından izlenmiş ve bu nesnenin şekil değiştirdiği bildirilmiştir.”

“22 Ağustos 1968’de Avustralya hava sahasında pilot W. Smith tarafından gözlemlenen büyük bir UFO, daire şeklinde iken birtakım değişimler sonucu uzayıp puro şeklini alıyor, sonra arada bir yine eski şekline dönüyordu. Şekli değiştiğinde gövde rengi de değişen bu UFO ile beş kez irtibat kurulmaya çalışılmışsa da sonuç alınamamıştır.”

Renk, biçim, şekil değişimi birçok çağrıştırıcı, yanıltıcı benzerlikler bulunsa da, bulut sanılan taşıyıcıları bu şekilde nitelememek için bir o kadar da belirgin fark söz konusu olup bunların algılanmaması ise imkansızdır. En basit şekilde düşünülecek olursa, UFOlar bulutlarda görüldüğü gibi sürekli hareket etmez. Bazen oldukları yerde sabitleşebilirler de. Sadece yatay değil her konumda gidebilir, yere doğru yaklaşabilirler. Bulutların hiçbir zaman yansıtamayacağı parlaklıkta ışıklar yayabilirler.

İşte biraz dikkat sonucu tüm bu bariz farkların eski insanlarca da saptanabileceği açık olup belki de bu duyarsızlığı eleştiren tanrının ilginç bir tenkidini, Kur’an şöyle bildirmektedir:

“Eğer gökten bir parça düşer görseler, bu derler, birbiri üstüne yığılmış bir buluttur.” (26:52/44)

Kaynak: http://www.zamandayolculuk.com/cetinbal/index.html

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (21 Yorum)

YORUM YAZ