Buradan tek bir çıkış yolu var... ve ben o yoldan geliyorum! SIMON SAYS (2006)

Troll 2

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

17 Aralık 2010

5 Adet Yorum

5

Yönetmen:Drake Floyd (Claudio Fragasso)
Senaryo: Rosella Drudi
Imdb Puanı:2.1/10 (En kötü 100 film içinde 59.sırada)
Yapım: 1990, İtalya, 95 dakika
Oyuncular:
Michael Stephenson, George Hardy, Margo Prey, Connie McFarland, Robert Ormsby, Deborah Reed, Jason Wright, Darren Ewing, Jason Steadman, David McConnell, Gary Carlson, Mike Hamill

Beklediği çıkışı yakaladığını zanneden bir çocuk star, başrolünde oynadığı ilk filmini 1 yıl sonra yılbaşı hediyesi olarak izler. Ve tüm çocukluk hayalleri yerle bir olur…

Şimdiye kadar çekilmiş en kötü korku filmleri listelerinde birinciliğe oynayan “Troll 2”den bahsedeceğiz. Bazı filmler vardır ki zamanında hakettiği ilgiyi görememiş, değerleri sonradan anlaşılmıştır. İşte Troll 2 filmi, ilgiyi “gerçekten haketmeyen” filmlerin başında geliyor. Fakat kaderin garip cilvesidir, aşağı yukarı 20 yıl sonra (özellikle de 2009’da Toronto’da tekrar gösterime sokulduktan sonra) kültürel bir fenomen olmuş durumda.

Önce filmin konusundan bahsedeyim ki aradan çıksın. Zaten efsanesinin filmin kendisiyle ilgisi yok. Basit bir Amerikan ailesiyle tanışıyoruz: Waits ailesi. Evin küçük oğlu Joshua (Michael Stephenson), 8 ay önce ölen dedesinin hayalini görmektedir ve dedesi Seth (Robert Ormsby) her gece ona korkunç goblin masalları anlatmaktadır. Babasını yeni kaybetmiş anne Diana (Margo Prey) oğlunun bu hayallerini, yaşadığı kaybın travmasına bağlar. Baba Michael (George Hardy) ise oğlunun yalan attığını düşünmektedir. Küçük kardeşinden nefret eden ve ergenlik çağınının klasik gerilimini üzerinde taşıyan Holly (Connie McFarland)’nin tüm derdi ise manitası Elliot (Jason Wright) ile daha fazla vakit geçirebilmektir. Fakat babası bu gençten hoşlanmamaktadır ve zaten Elliot’un erkek arkadaşları Arnold (Darren Ewing), Drew (Jason Steadman) ve Brent (David McConnell) sevgilileri bir türlü yalnız bırakmamaktadır.

Her neyse, Waits ailesi üzerlerindeki gerginliği atmak için haftasonunu geçirmek üzere Nilbog (Goblin’in tersten okunuşu, vaaayyy beee) adlı küçük bir kasabadaya yolculuğa çıkmaya karar verirler. Holly sevgilisinin de kendileriyle birlikte gelmesini ister ama Elliot arkadaşlarıyla beraber kiraladıkları bir karavanla ailenin peşine düşer. Nilbog’da Presents soyadlı garip bir ailenin evini kiralarlar. Kasabanın geri kalanı da oldukça tekinsizdir. Köyün dışında kiliseden bozma bir evde yaşayan Creedence Leonore Gielgud (Deborah Reed) cadı benzeri bir kadındır. Şerif Gene Freak (Gary Carlson) ve köyün Vaizi Bell (Mike Hamill) de pek güvenilecek kimseler değildir. Üstelik kasabalıların hepsinin cildinde sembole benzeyen bir yara izi vardır. Dede Seth küçük torununu uyarır; burası goblinlerin mekanıdır. Kasaba sakinleri zannettikleri kişiler insan kılığına girmiş goblinlerdir ve amaçları yapışkan yeşil bir madde yedirdikleri insanları bitkiye dönüştürmektir. Çünkü goblinler vejeteryandır ve etten tiksinmektedir. Ailesini korumak için kolları sıvayan Joshua maalesef kimseyi kendine inandıramaz. Üstelik ailesinin dışında, hiçbir şeyden haberi olmayan Elliot ve geri zekalı arkadaşlarının da hayatı tehlikededir.

Konudan anlamışsınızdır, oldukça saçma ve ucuz bir film. Benzerlerinin arasından sıyrılmasının sebebi tüm film boyunca hissedilen samimiyet. Yönetmen Claudio Fragasso, bugün bile harika bir film yaptığını düşünüyor. Aile, ölüm, beslenme, beraberlik ve sevgi üzerine yapılmış kompleks bir konusu olduğunu zannediyor. Senaryo yazarı Rosella Drudi, yönetmenin eşi. Öyküyü yazdığı dönemde tüm arkadaşları vejeteryan olmaya karar verdiği için tepesi atmış, o yüzden kötü karakterleri vejeteryan yapmış! Filmin çoğu yerinde nedensellik konusunda eksiklikler var. Bunun en büyük sebebi oyuncuların ellerine tamamlanmış bir senaryo verilmemesi ve çoğu sahneye film çekimleri esnasında karar verilmesi. Bunu itiraf eden oyunculara ateş püsküren yönetmen filminin yıllar sonra yeniden keşfedilmesinin sebebinin, filmin kalitesinden kaynaklandığını zannediyor.

Oyunculuk çok kötü. Gerçekten… Hatta diyebilirim ki kötü oyunculuk nasıl olurmuş, bu filmi izleyince anlarsınız. Çoğu oyuncunun ilk filmi olduğu için, film gösterime girdiği vakit, kariyerler hiç başlamadan sona ermiş tabii ki. Oyunculuğa devam eden tek kişi olan evin ergen kızı rolündeki Connie McFarland, evleniyor ve soyadını değiştirerek kariyerine bir yön vermeye çalışıyor. Filmografisinden bu filmi sonsuza dek siliyor. Baba rolündeki George Hardy, aslında küçük bir kasabada dişçi. Bu filmle hesaplaşmasını en sağlıklı yapan kişi de kendisi, çünkü hayattaki herşeyden zevk alan, devamlı gülen bir insan. Başta belirttiğim gibi küçük oyuncu Michael Stephenson hayallerini tamamen yitiriyor. Anneyi canlandıran Margo Prey ise hafiften sıyırmış bir kafayla yaşlı annesine bakmakta.

Amerika gösteriminden sorumlu yapımcılar pazarlama aşamasında, filmin asıl ismi olarak düşünülen “Goblins”i “Troll 2” olarak değiştiriyorlar. Bundan ne yönetmenin ne de oyuncuların haberi var. Devamıymış gibi davrandığı bir önceki film “Troll”la hiçbir alakasının olmaması ve ismine rağmen içinde hiç troll olmamasının sebebi bu. Tamamen Amerikan oyuncularla ve Amerika’nın taşrasında çekilen bir filmin İtalyan yapımı olması garip. Yönetmen İngilizce’yi düzgün konuşamıyor ve oyuncular verdiği direktiflere uyum sağlayamıyorlar. Diyaloglar normal bir Amerikalı’ya uymuyor. Mesela Holly sevgilisi Elliot’a şu ünlü sözünü söylüyor: “Eğer babam seni yakalarsa o küçük t*şaklarını kesip yer. Sana tahammül edemiyor!”. Görüldüğü üzere bu bir Amerikan teenage’inin edeceği laf değil. Fakat oyuncuların ısrarla karşı çıkmalarına rağmen yönetmen bu sözün söylenmesini istiyor çünkü ona göre çoğu Amerikalı yönetmenden daha Amerikalı bir film çekiyormuş (Amerika’nın ruhunu anlamış).

Bizde olmasa bile Amerika’da dillere pelesenk olmuş bazı replikler var. Her oyuncu bu garabetten nasibini almış. Bunların en ünlüsü, goblinlerin bir kızı yedikleri sahnede Arnold’ın attığı “Onu yiyorlar, sonra da beni yiyecekler. Aman Tanrııııııııım!” nidası herhalde. Yakın planda alnına yanlışlıkla sinek konduğu bu sahnedeki “Oh my Gooooooood!” nidası üzerine şarkı bile yapılmış.

Biraz yukarıda bahsettiğim Holly ve Elliot arasındaki diyaloğun tamamı şöyle:

Holly: Elliot! Ne biçim şaka bu? Altıma z*çtım!

Elliot: Gece şehvetinin kurbanıyım ben. En ilkel dürtülerimi bir kadına boşaltmalıyım.

Holly: Banyoda boşalt o dürtülerini.

Elliot: Deli misin? Beni homo yapmaya mı çalışıyorsun?

Holly: Bu hiç zor olmazdı. Eğer babam seni yakalarsa o küçük t*şaklarını kesip yer. Sana tahammül edemiyor!”

Şimdi bu “homo” meselesi gerçekten sıkıntılı. Filmde istemeden de olsa bazı homoerotik detaylar var. Büyük bir ihtimalle kültür farkından kaynaklanan bu hislerin çoğu Elliot’un karakterinden kaynaklanıyor. Sevgilisi ve arkadaşları arasında bir karar veremiyor! Bilendaksla yıkanmış gibi ahenkle danseden saçlarını sallayarak konuşan bu genç bir sahnede, arkadaşlarından biriyle aynı yatakta çıplak bir biçimde uyanıyor! Holly’nin “ünlü” dansı sonrası kendi kendine söylediği şu sözler de ister istemez kafalarda bazı soru işaretleri oluşturuyor: “Elliot Cooper kuzum, yarın sabah son şansın. Ben mi yoksa oğlanlar mı? Al ya da defol! Güzeller güzeli Holly Waites ya da şu sevimli oğlanların. Seçimini yap Elliot.” O dansı görebilseydi Elliot seçim yapmakta fazla zorlanmazdı.

Filmde hiç çıplaklık yok. Daha doğrusu ten rengine kadınlardan çok erkeklerde rastlıyoruz. Erkeklerin genellikle gömleklerinin düğmeleri açık (baba Michael’ın pijama düğmelerinin sol açıdan açık iken sağ açıdaki çekimlerde ilikli olması ayrı bir konu). Babanın oğlu Joshua’yı yatağa fırlatıp aniden hırsla kemerine sarılması ve çocuğun kırılgan bir sesle “Bana ne yapacaksın baba?” diye sorması ister istemez işin içine ensesti de sokuyor. Böyle her yöne çekilebilecek sahnelerde biraz daha itinalı olmak gerekirdi bence. Homoerotik atıfların bence doruk noktasını cadı Creedence’in bir mısır koçanıyla Brent’i baştan çıkardığı sahne oluşturuyor. Fallik obje olduğunu belirtmeme gerek olmayan mısır koçanını aynı anda ağzına alan kadın ve erkeğin yüzüne beyaz patlamış mısır tanelerinin “boşalması” en kışkırtıcı bi-sex pornolardan fırlamış gibi adeta!

Baba Michael’ın oğluna attığı “Konukseverliğin üzerine işeyemezsin” temalı nutuğunu, bir baba-oğul ilişkisi içinde nereye konumlandırmalıyım bilemiyorum ama otomobil yolculuğu sırasında anne Diana’nın arka koltuğa dönüp oğlunu şarkı söylemeye zorlaması (“O çok sevdiğim şarkıyı söyle Joshua!” “Hiç şarkı havasında değilim anne” “Söyle dedim!” “Sür sür arabanı gez sokaklarıııı…”) bir Amerikan ailesinin sıcaklığını yüreğimizde hissetmemizi sağlamıyor mu? Ya hayalet büyük babanın, küçük torununun eline molotof kokteylini tutuşturması “Sen yangın çıkar. Ben bununla (yangın söndürme tüpü) onların dikkatini dağıtacağım.” demesi…

Efektler çoook ama çok ucuz. Sınırlı sayıda troll (goblin) maskesi olduğu için devamlı aynı yaratıklar ortalıkta dolaşıyor. Bazı maskelerin ağız açıklığından figüranın dudakları görünüyor. Kan hiç yok. Onun yerine miktarı aynı sahne içerisinde devamlı değişen yeşil yapışkan bir sıvı var. Müzik tek bir keyborarddan çıkıyor.

Sonuçta kötü bir film ama çok da büyütüldüğü kadar değil. IMDb puanı başlarda sadece 1/10 imiş. Fakat popüleritesinin son zamanlarda artması neticesinde puanlar yükselmiş anlaşılan. Her ne kadar korku-komedi dense de mizah amaçlanmamış. Yani istenmeden gerçekleşen espriler var (yönetmen aslında gayet ciddi). “Plan 9 from Outer Space” tarzı bir samimiyet söz konusu ki bu yüzden filme kötü demek içimden pek gelmedi. Emeği geçenlerin hepsi ellerinden geleni yapmışlar bu kesin (ama olmamış n’aapalım). Eğer filmin çok üzerine çıkan efsanesini bir kenara bırakırsanız sadece, vejeteryan yaratıkları korkutmak için onlara duble köfteli hamburger fırlatan çocuğun dramını anlatan bir çöp film izleyeceksiniz.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.