Duymak istemediğimiz tek şey kabul etmediğimiz şeylerdir. Prof. Howard Birack - Prince of Darkness (1987)

Top 10 Ölümcül Bitkiler

Korku Listeleri

wherearethevelvets

26 Mart 2013

26 Adet Yorum

26

olumcul-bitkiler

Çocukken annemin evde yetiştirdiği bir sürü saksı bitkisi, çiçek vardı. Sarmaşıklar, kocaman devetabanları, sürüyle menekşe… Her sabah bunları sular, “yavrularım beniiim” diye yapraklarını okşardı. Hmmm… Sanırım genel olarak bitkilerle ilgili bir çocukluk travmam yok… Peki… Arnavut kökenli olduğumuz için, bir Arnavut’un tuvalet kağıdı yerine ısırgan otu kullandığı fıkraya gevrek gevrek gülen bir aileye sahip olmam sayılır mı? Neyse, fazla zorlamaya gerek yok; direkt listeye geçelim.

10. Seedpeople (1992)olumcul-bitki10

Invasion of the Body Snatchers ve Critters’ın ucuz bir kopyası gibi duran bu filmde; Comet Valley (Kuyruklu yıldız vadisi, ne enteresan değil mi?) adlı kasaba sakinlerinin tuhaf davranmaya başlamasının ardındaki gizem, uzaydan meteorit benzeri dev bir tohum taşıyıcıyla dünyaya düşen dev bir bitkidir. Bu çiçek, eğer uzunca bir değnekle dürtülürse karşısındaki kişinin üzerine boşalarak (evet doğru) veya tohumlarını fırlatarak onu kendi tohum taşıyıcısına (seedpeople) dönüştürmektedir. Bu “nebati Critter’lar” diğer zamanlarda ruhsuz insanlar gibi davranırken sinirlendiklerinde garip canavarlara dönüşmektedir. Eğer birkaç kişi bu durumu fark etmese bu salgın tüm dünyaya yayılacak ve alimallah bütün insanlar tohum taşıyıcılar haline gelecektir.

Kolaylıkla gözden kaçabilecek (kaçsa da kimsenin umurunda olmayacağı) bir çöp filmle karşı karşıyayız. Her ne kadar tohum taşıyıcı olarak bahsi geçse de bu envai çeşit kukla yaratıkların, ortalıkta yuvarlanmak, havalarda uçmak ve titrek titrek kurbanlarının üzerine saldırmak dışında tohum saçtıklarını ben görmedim. Üstelik gizemli robotlar gibi ruhsuz ruhsuz ortalıkta dolaşan kişilerin varlığı insanın gözünü çıkarsa da nedense karakterlerde bir alarm çalmıyor (Doc Roller ve Kim bir tarafını yırttığı halde). Başroldeki, Memphis Beat dizisinde “Aksaçlı” olarak tanıdığımız Sam Hennings gençliğinde ne kadar da Neil Patrick Harris’e benziyormuş meğer. İşin çiçek yönüne baktığımızda ise sadece iki sahnede kendisi huzurumuza çıkıyor; birinde boşalıyor birinde tohum fırlatıyor. Film aslen bir Muppet Show filmi.

9. The Revenge of Dr. X (a.k.a Body of the Prey, The Double Garden 1966)olumcul-bitki9

Ayhan Işık bıyıklı Doktor Bragan NASA’da uzaya roket gönderme projesi için çalışmalarda bulunan ve hesap hatası (muhtemelen toplama yaparken elde var 2’nin unutulması) nedeniyle başarılı olamayan, sinir krizleri geçiren, geçici inmeler inen, bedbaht ama bir o kadar da tersi pis bir bilim adamıdır. Bir Japon meslektaşının tavsiyesiyle Japonya’ya tatile gitmeye karar veren Bragan’ın yolda otomobili bozulur. Yılanlardan hoşlanan, yüzü muhtemelen dışkıyla kaplı bir otomobil tamircisinin tükkanında karşılaştığı “Venüs Sinekkapan” bitkisini yanına alır. Japonya‘da Noriko Hanamura adlı “R”leri telaffuz edemeyen bir kadın onun asistanı olur. Noriko’nun akrabalarının terkedilmiş otelinde kalırlar ve otelin serasında Bragan yanına aldığı bitki üzerinde çalışmalara başlar. Bir yandan zelzeleler, toprak kaymaları, bir yandan aktive olan yanardağ, diğer taraftan oteldeki orgda Bach’ın Toccata’sını tellendiren uğursuz, çirkin, kambur uşak derken Bragan, denizaltında yaşayan Japonya’ya özgü başka bir yamyam bitkiyle elindeki sinekkapanı, iğne iplik kullanarak hibridler; şimşeğin enerjisini kullanarak ortaya Frankeinstein’in canavarını hatırlatan bir “bitki adam” çıkarır.

1966’da çekilip 1970’de gösterime sokulan, alakasız birden çok isme sahip, jeneriği tamamen farklı bir filme ait, ilk 1 saatinde hiçbir şey olmayan, Ed Wood’un kaleme aldığı bir senaryodan esinlenilen ve isminin aksine ortada bir intikam ya da bir Dr. X’in olmadığı bir filmde ne kadar korkunç bir yaratık görebilirseniz bu filmde de o kadar korkunç bir yaratık görüyorsunuz. Rastafaryan bir turpla, ıstakoz tarafından döllenmiş bir Power Rangers elemanının çocukları olmuş gibi duran bu “bitki insan” boğazındaki tüy yumağından kurtulmaya çalışan kedi gibi sesler çıkararak civardaki köpek yavrularını, tavşanları, fareleri mideye indiriyor. Sonra da saksısından çıkıp köylülere saldırıyor. Siz böyle bir bitkiden korkar mısınız bilemiyorum ama Japonlar altlarına kaçırıyorlar.

8. Creepshow (1982, Segment: The Lonesome Death of Jordy Verrill)olumcul-bitki8

Babasının ölümünden sonra yalnız kalan Jordy Verill, dişlek, şaşı, hafifçe saf bir köylüdür. Bir gece evinin yakınına bir meteor düşer. Çok heyecanlanan Jordy bu kavun büyüklüğünde kaya parçasını üniversiteye satarak kazanabileceği paraların hayalini kurar. Fakat bu meteorla beraber dünyaya yosun benzeri bir bitkinin de geldiğini anlaması uzun sürmez. Meteora dokunduğu parmakları yosun kaplanır. İkiye ayrılan taşın içinden toprağa akan mavi-yeşil bir sıvıdan (“Iyyy, meteor pohu!”) hızla otlar biter. Bu asalak bitki bir gecede önce çiftlik evini daha sonra da Jordy Verill’ın vücudunu kaplar ve zavallı adamın çözümü intiharda bulmasına sebebiyet verir. Hani biraz zorlasak Lovecraftian diyebileceğimiz bu öyküdeki uzaylı bitki azimli karakteri, önündeki engelleri kolaylıkla aşan direnci, hedefe yönelik motivasyonu, sessiz ama kararlı tutumuyla göz doldurur.

7. Attack of the Killer Tomatoes! (1978) ve devam filmleriolumcul-bitki7

Çocukken bir kere annem domates soslu “çubuk” makarna yapmıştı ama domateslerin kabuğuyla çekirdeklerini çıkarmamıştı. O akşam kus kus gebermiştim, nedense… Bir kere de tam odada resim yapıyordum; ablam televizyon karşısında yediği makarnasına ketçap sıkmaya kalktı fakat tabağındaki neticeden tatmin olmamış ki, ağzı açık olduğu halde ketçap şişesini deliler gibi çalkalamaya başladı. Çok emek verdiğim resmimin üzerine hızla siper oldum ve onu ketçap lekeli bir gerdek çarşafına dönüştürmekten kurtardım ama ben artık eski ben değildim. Görüldüğü gibi domates ve ürünleri, düşünülenin aksine oldukça yıkıcı etkiye sahip besinlerdir.

“Kuşlar (1963)” insanlara saldırabiliyorsa domatesler neden saldırmasın gibi üzerinde düşünülmesi gereken bir fikirle yola çıkan bahis konusu filmde irili ufaklı domatesler, küfür eden sincaba benzeyen seslerle masum insanlara saldırmaya başlıyorlar. Nasıl yaptıkları meçhul ama üzerinde onulmaz ketçap lekeleriyle cansız bedenler bırakıyorlar ardlarında. Kimine göre sebze kimine göre meyve olan, bu nedenle bir kimlik karmaşası yaşadıklarını düşündüğüm domatesler, kesilince içinden Allah yazısı çıkan imanlı arkadaşlarından çok farklı bir profil sunuyorlar burada. Domates suyu içen bir adamı boğuyorlar (artık uçakta domates suyu söyleyen kişilere acıyan gözlerle bakacaksınız), küçük Jimmy’i yiyorlar, polisle silahlı çatışmaya giriyorlar ve denizde yüzen zavallı gençlere Jaws’ı kıskandıracak çeviklikte (!) saldırıyorlar. Zaten komedi olan film bir yerden sonra müzikale dönüyor; kalıcı hasar olmasını istemiyorsanız film izlerken B vitamin kompleksi alın. Bir de devam filmleri var… Ha bu arada; helikopter kazası gerçek.

6. Dr. Terror’s House of Horrors (1965, Segment: Creeping Vine)olumcul-bitki6

Hammer stüdyosundan çıkan bu güzide “Portmanto film”de bir tren yolculuğu sırasında kendisini Dr. Terör diye tanıtan gizemli bir falcıya tarot baktıran adamların göz yaşartan dramından bahsedilir. Filmin “Creeping Vine” adlı hikayesinde uzun bir tatilden sonra karısı, kızı ve köpeğiyle birlikte eve dönen Bill Rogers bahçesinde davetsiz bir misafir bulur. Sarmaşık-asma karışımı bu bitki görünen o ki toprağını sevmiştir. Kürekleri geri teper, kendini kesmeye çalışan makasları fırlatır. Hücrelerinde mikroskopik beyinler taşıyan bu bitki gittikçe büyür, gelişir. Önce evin köpeğini sonra da bunu araştırmak için eve gelen botanikçiyi boğazlar. Tüm evi sarıp sarmalar ve içindekilerin dışarı çıkmasına izin vermez. Hatta telefon kablosunu koparır. Böyle hasta ruhlu, pislik bir bitkidir işte…

5. Please Don’t Eat My Mother (1973)olumcul-bitki5

Orta yaşın baharındaki her bekar Yahudi erkeğinin yaşadığı kabusa Henry de sahiptir: aşırı müdahaleci bir anneye. Boş zamanlarında annesinin hazırladığı sandviçler eşliğinde, parkta sevişen genç çiftleri dikizlemekten hoşlanan Henry yalnızlığına son verecek arkadaşı bir çiçekçi dükkanında bulur. Bu beklenmedik dost, seksi bir kadının sesine sahip, Eve (Havva) adında küçük bir saksı çiçeğidir. Annesinden gizlemek için, erotik poster ve dergilerle dizayn ettiği bekar odasında sakladığı bu aşırı istekli dişiyi önce gübre, sonra sinek, kurbağa, köpek ve kedi ile besleyen Henry, gün geçtikçe devleşen bitkinin et isteğine karşı koyamaz. Önce Henry’nin annesini daha sonra da polis memuru O’Columbus’u mideye indiren bu sivri dişli yaratığın fotosenteze harcayacak zamanı yoktur ve erotik dergilerin orta sayfa güzellerine benzeyen kadın kurbanlar istemektedir. Aynı çiçekçi dükkanından partnerini, Adam (Adem) adlı diğer yamyam bitkiyi aldırarak onunla eşeyli üreme faaliyetlerine girişen Eve’in saksı saksı küçük yavrular doğurması işten bile değildir.

Bu eşsiz bitkiyi tanımlamaya nereden başlamalı? Öncelikle görsel yapısı ve dişil özellikleri nedeniyle vajina dentatayı çağrıştırması bir yana, Henry’nin bastırılmış cinselliğini sembolize etmesi diğer yana… Ama ben hiçbir filmde gastrit nedeniyle bu kadar sıkıntı çeken bir bitki görmedim. Her geğirdiğinde kötü kokulu dumanlar çıkaran bu yaratığın ağır yemeklerden sonra Rennie çiğnemesi gerekiyor bence; onu bulamazsa soda falan içsin yahu…

4. The Little Shop of Horrors (1960) ve Little Shop of Horrors (1986)olumcul-bitki4

Roger Corman’ın sonradan kültleşen klasiği The Little Shop of Horrors, sahip olduğu insan yiyen bitki nedeniyle başı dertten kurtulmayan çiçekçi asistanı Seymour’un maceralarını anlatıyor. Bir çiçek aranjmanını berbat etmesiyle zaten kesat giden işlerinin hıncını bu titrek gençten çıkarmaya çalışan patronu tarafından kovuluyor. Seymour işine geri dönmek için evde bulduğu garip bir saksı çiçeğini patronu Gravis’e gösteriyor; aynı çiçekçide çalışan platonik aşkı Audrey’e ithafen “Audrey Jr.” adı veriyor bu ucube bitkiye. Gravis önce çiçeğe yüz vermiyor ama bu yaratığı görmek için çiçekçiye akın eden müşteri sayısındaki ani artış neticesinde Seymour’u işe geri alıyor. Bir gün Seymour’un parmağına diken batıyor; bunu gören bitki çiçeğini açıyor. Seymour kanlı parmağını emen çiçeği görünce Audrey Jr’ın kanla beslendiğini anlıyor. Zavallı genç adam gün geçtikçe anemikleşirken çiçek büyüyüp gelişiyor, konuşmaya başlıyor ve en önemlisi daha fazlasını talep ediyor. Seymour yanlışlıkla bir cinayet işliyor ve ölen adamın parçalarıyla beslediği Audrey Jr’ın daha da büyüyüp zekileştiğini görüyor. Esrarengiz ölümler artarken polis de bu kayıpların ardındaki Seymour’u açığa çıkarmaya çalışıyor.

İlk filmdeki Audrey Jr, dönemin yetersiz efektleri ve bütçe düşüklüğünü belli edecek şekilde, elişi dersinde dönem ödevi olsa sınırda geçer not alabilecek bir tasarıma sahip. Ama karakter olarak gerçek bir kötülük timsali; işler karışınca hipnotizmayı yürürlüğe sokuyor ve kendisine et bulan Seymour’u ifşa edecek şekilde, tomurcukları içinde öldürülen kişilerin yüzlerini sergiliyor.

Öyle veya böyle, film o kadar beğeniliyor ki müzikal olarak tiyatrolarda bile sahneleniyor. İşte 1986 tarihli Little Shop of Horrors, bu müzikalin sinema uyarlaması. Bu filmdeki insan yiyen bitki yani “Audrey II”nin önemli bir farkı var; bu geveze yaratık aslında dünyayı ele geçirmeye çalışan bir uzaylı. Harbi sözleri, talepkar hali ve fırsatçı teklifleri ile herkesin sahip olabileceği tehlikeli bir ahbap gibi görünen ve dönemin getirdiği olanaklarla (mekanik hareketler ve bir kuklacı ekibinin yardımıyla) tüm oyunculardan rol çalan bir fenomene dönüşen bu bitki zenci gırtlağına sahip (Levi Stubbs). Fakat ilk filme göre hem daha havai hem de daha gayri ciddi bir yapım bu Little Shop of Horrors. Hatta yönetmen Frank Oz, küçük Audrey II’lerin tüm dünyaya yayıldığı (Please Don’t Eat My Mother’ın sonuna benzer) daha umutsuz bir final planlarken yoğun istek üzerine mecburen “iyi son” çektiğini belirtmiş.

3. The Day of the Triffids (1962) – (1981) – (2009, TV dizisi)olumcul-bitki3

İşte güneş tutulmasını, gözüne röntgen filmi koyup izleyen ülkem insanına ders olacak nitelikte bir film. Dünya semalarında gerçekleşen bir meteor yağmurunu seyreden herkes kör olur (bak!). Üstelik asıl sorun bu değildir. Çünkü yeryüzüne düşen meteorlardan ortaya çıkan sporlarla üreyen dünya dışı aç bitkiler dünyevi canlıların ebesini ağlatacaktır.

Popüler lisana “Triffids” kelimesini kazandıran John Wyndham’ın aynı adlı romanından uyarlanan bu film aslında diğerleri kadar beter bir yapım değil (afişe aldanmayın). Sadece plan programı yanlış. Üzerinde uğraşıldığı belli olan felaket sahnelerini döneminden beklenmeyecek bir yetkinlikte aktaran yapımın bütçesi, film henüz sonlanmadan suyu çekmiş. Başkarakterleri İngiltere’den önce Fransa’ya sonra da İspanya’ya gönderen olay örgüsü bir türlü toparlanamamış ve sonuçsuz bir şekilde havada bırakılmış. Ortaya çıkan film çok kısa olduğu için bir süre sonra, denizin ortasındaki bir adadaki deniz fenerinde araştırma yaparken mahsur kalan karı koca botanistlerin olduğu bölüm sonradan eklenmiş. Filmin bütünüyle alakası olmayan bu ek sahnelerde şans eseri dev bitkilerin tuzlu suyla öldürülebildiği ortaya çıkıyor da olay tamamına eriyor.

Triffidler (Triffidus Celestus) yüzlerinin olması gereken yerlerde çiçek taşıyan dev bitkiler. Kıllı dalları var ve kurbanına zehir fışkırtan kırbaç benzeri bir iğne taşıyorlar. Çok yavaş yürüyebildikleri halde (aslında kökleri üzerinde sürünüyorlar) kurbanlarını yakalayabilme şansına sahip olabiliyorlar. Komik ama vücutları bildiğimiz nargileye benziyor ve saldırırken nargile gibi fokurdayan sesler çıkarıyorlar.

Tabii ki film romandan ayrılan büyük farklar içeriyor. Romanda Triffidler uzaydan gelmiyorlar. Herkesin kör kaldığı katastrofi sırasında, SSCB’de bitkiler üzerinde araştırma yapan bir laboratuvardan kaçıyorlar (Çernobil faciası gibi) ve tüm dünyaya yayılıyorlar. Ayrıca tabii ki tuzlu suyu yiyince “Batı’nın Kötü Cadısı” gibi erimiyorlar. Aslına daha uygun çekilen TV dizileri bu konuda size yardımcı olabilir.

2. Invasion of the Body Snatchers (1956, 1978) ve Body Snatchers (1993)olumcul-bitkiler2a

1950’ler ne hoşmuş yaa. Hastanelerde içilen sigaraları bıraktım, ilkokul çocuğuna bile direkt trankilizan haplar veriliyormuş. Neyse… Body Snatchers filmleri aslen paranoya filmleridir: Tanıdığımız kişilerin aslında dış mihraklı yaratıklarla yer değiştirmiş ruhsuz, apatik taklitler olduğunu hissetmemizden kaynaklanan paranoya. Bunda, soğuk savaş döneminde, 50’li yıllar Amerika’sında komünistlere karşı duyulan korkudan kaynaklanan histerinin rolü büyüktür; öyle ya, her gün selam verdiğiniz komşunuz komünist çıkabilir. Komünistler de “uzaylı” olduğuna göre… İşte politik oyunların, ortada bir problem olmadığı halde zavallı insanların kalbine güvensizlik ektiği bir dönemi en iyi karşılayabilecek filmlerden biri 1956 yapımı bu filmdir (“Hepimizin peşindeler, karılarımızın, çocuklarımızın, hepimizin peşindeler! Çoktan geldiler bile! Sıradaki sizsiniz!” nidaları nasıl unutulabilir?). Listemize alma sebebimiz ise kamuflaj uzmanı uzaylı mahluğun aslen bitki olması…

olumcul-bitkiler2b

Jack Finney’in aynı adlı romanına en sadık uyarlama olan ilk filmde Santa Mira adlı kasabaya hizmet vermek için geri dönen Dr. Miles’ın kendisine gelen “Amcamı tanıyamıyorum”, “Dedem eski dedem değil” ya da “Eltimin hareketlerinden kıllanıyorum” şikayetlerini önce ciddiye almaması, daha sonra bir arkadaşının evinde henüz insanlaşmamış prototipi bulması üzerine kasabasında korkunç bir uzaylı istilasını keşfetmesi üzerine kurulu. İnsanları büyük bir kaabiliyetle taklit eden uzaylı bitkiler, insan formunu ve anıları ele geçirebildikleri halde aşk gibi duyguları simile edemiyorlar. Değişim insanlar uykudayken gerçekleşiyor (Bkz. “Aklın Uyuması Canavarlar Yaratır” Francisco Goya). Duygusuz oldukları için herhangi bir probleme sebebiyet vermeyen tek tipleştirilmiş süper insan projesinin etik tartışması üzerinden yürüyen filmin görsel yönden en can alıcı bölümlerini dev tohum kılıflarından banyo köpükleri içinde doğan prototiplerin yavaş yavaş şekillendiği ve ana meydanda sabahın erken vakitlerinde toplanan kasaba halkının, kamyonlarla getirilen tohum kılıflarını komşu kasabalara yayma görevini aldığı sahneler oluşturuyor. “Sadece insan kalmak istediğimiz zaman insanlığın değerini anlıyoruz” sözü de can acıtıcı motto kategorisinden kulaklarda asılı kalıyor.

1978 yapımı ikinci filmde mekan taşradan San Fransisco’ya taşınıyor. Üstelik yeryüzüne yerleşen ve çok güzel pembe çiçekler açan bitkinin uzay kaynaklı olduğu henüz filmin başında ifşa ediliyor. Bu güzel çiçeği koparıp evlerine götüren insanlar onun avı oluyorlar diyelim. Karakterlerin görevleri ve birbirleriyle ilişkileri değişik olsa da olay örgüsü ve gizemin aydınlanma şekli ilk filmle tamamen aynı. Fakat serinin en kuvvetli yapımı olduğunu kanıtlarcasına Body Snatchers literatürüne yepyeni bir imge kazandırıyor bu film: bitkilerle değiştirilmiş apatik bireyler kendilerinden olmayanları farkediyor ve parmaklarıyla işaret edip sirene benzer korkunç bir çığlık atıyorlar. Normal bir insanı bile allak bullak eden bu fikir eğer paranoyak bir kişi tarafından izlenirse eminim psikoz ataklarına sebep olacaktır.

eniyi90-5

Son film olan Body Snatchers’da ise durum daha da çetrefilleşiyor. Buradaki uzaylı bitkiler yerleşim bölgesi olarak bir askeri üssü seçiyorlar. Askeriye gibi izole, kendi kuralları olan, emir komuta zincirine bağlı bir müessesede çıkış yolu bulmak zorlaşıyor. Yani kahramanlarımız bulundukları dünya dışı durumdan kurtulmak için bir yandan da dünyevi kuralları çiğnemek zorunda kalıyorlar ki bu efor başlarına daha büyük belalar açıyor. Görsel efektler tüm seri boyunca tedrici olarak iyileştiği için, insanları bitkiden kopyalara dönüştürme sahnesini en yetkin biçimde Body Snatchers’da görüyoruz.

1. The Ruins (2008)olumcul-bitkiler1

Dikkat ederseniz bitkilerin teröründen kaynak alan tüm yapımlar antika değerinde ve izleyicide gerekli ciddiyeti uyandırmadığı için korkunç olmaktan uzaktalar. Bu yönden baktığımızda bahis konusu film aksiyonu, acımasızlığı ve kanlı yapısıyla korku unsuru olarak bitki kullanılmasının hiç de yabana atılmayacak bir seçim olduğunu kanıtlar niteliklere sahip olduğundan açık arayla listemizin tepesine yerleşiyor. Nerden geldiği belli olmayan, kabak bitkisinin sarmaşık benzeri dallarından esinlenerek oluşturulan bu bitki Güney Amerika’da bir piramitte konaklıyor. Civar köyün sakinleri tehlikenin farkına varmışlar; ne bu piramide yaklaşıyorlar ne de piramide çıkan bir kişiyi bırakıyorlar. Bu sarmaşığın dallarıyla enfekte olmuş bir kişi aynı zamanda taşıyıcı olduğundan onların gözünde ölüden farksız oluyor. Zavallı bir turist grubu bunun farkında değil; piramide çıkıyorlar ve eli silahlı köylüler nedeniyle bir daha tepesinden inemiyorlar. İşin garibi bu etçil bitki insanı dahi ağına düşürecek bir zekaya sahip; telefon sesini taklit edebilen çiçekleri var! Açık bir yara görmesin, hemen milimetrik uzantılar bu defektten cilt altına dalıyor ve taşıyıcı hissetmeden iç organlarına yayılıyor. Hele kopmuş bir bacağı dallarıyla sürüklediği sahnede insanın içi bulanıyor. Orijinal bir öyküsü ve gayet iyi bir tasarımı olduğu halde, sanırım bir bitkinin gözünü bu kadar kan bürümesi izleyenlerde saçma hisler uyandırmış olacak, pek iyi eleştiriler almayan bu filmi ve özellikle de sarmaşığın temsil ediliş şeklini çok beğendiğimi tekrarlıyorum.

Ayrıca:

Farkındaysanız mantarlar yok. Çünkü onlar bitki değil!

Bir yerinde böcek yiyen veya devleşmiş bitkiler görünen ama genel anlamda buna odaklanmayan filmleri listeye almadım (sahi neden böcek yiyen bitkilere yamyam bitkiler denir? Onlar kendi türünü yemiyor ki). Bu nedenle devleşmiş bitkilerin olduğu King Kong gibi filmleri (ve bu filmlerin gayriresmi taklidi diyebileceğimiz 1961 tarihli Konga’yı) listede göremezsiniz. Halbuki yarıçıplak Raquel Welch’i saçından tuttuğu gibi (Şırfıntııı!) yerlerde sürükleyen prehistorik dev Venüs Sinekkapanının olduğu One Million Years B.C.(1966) dahil edilebilirdi. İsmi üstünde Venüs işte, bunlar kıskanç dişilerdir.

The Gardener (a.k.a Garden of Death, Seeds of Evil, 1974) Etrafa insanları öldüren bitkilerin tohumunu serpen gizemli bir bahçıvanla karşı karşıyayız. Bahçıvan bunun yanı sıra hem bir ağaca dönüşüyor hem de (Joe Dallesandro her filminde gösterir) elma gibi kıçını sergiliyor (uuu beybi!). Neden listede değil, çünkü adam ağaca dönüşüyor. Korkunç ağaçlar listesinde olmalıydı bu film.

Batman & Robin (1997) Tabii ki “Zehirli Sarmaşık” bir bitkidir ama Uma Thurman’ı çok sevsem de karakterin buradaki sembolü bana pek tehlikeli gelmedi. Bir “Kedi Kadın” değil yani. Üstelik Zehirli Sarmaşık, Zehirli Sırnaşık’a dönmüş. Hepten gözümden düştü.

The Thing’deki (1982) uzaylı asalağın bitki olduğu söylenir. Özellikle de ilk uyarlama olan The Thing from Another World’de (1951) bu durum daha aşikarmış. Olabilir…

Gojira vs. Biorante (1989) Godzilla’nın bu seferki rakibi olan Biorante, biyogenetik harikası bir bitki. Laboratuvarda sentezlenip dev boyutlara ulaştırılan bu gül benzeri bitkinin su hidrasına benzer ejder kafalarına sahip dalları mevcut. Listeye almadım çünkü bana ne!

Bir listenin sonuna daha geldik sevgili okuyucu. Umarım keyif almışsındır. Eğer bildiğin, gördüğün, eklemek istediğin bir film varsa çekinmeden söyle. Neden bilmiyorum ama hiç de komik olmadığı halde gelenekselleşmesini dilediğim soğuk bir espri olarak şu dörtlükle sözlerimi noktalamak istiyorum:

“Menekşe, lale, hanımeli
Güzel huyun yoktur bedeli
Venüs sinekkapanı kaptı elimi
Sararıp soldum aman”

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (26 Yorum)

YORUM YAZ