İnsanlar hayaletlere neden inanır? Eğlence için mi? Hayır! Ölümden sonra bir şeyler olduğu ihtimali için.1408 (2007)

Top 10: Fransız Vahşet Filmleri

Korku Listeleri

GülşahYeğenoğlu

09 Şubat 2015

0 Adet Yorum

0

top-10-fransiz

Fransa’nın korku filmleriyle, yüzyıllar önce Markiz de Sade’ın yazıları ve maceralarıyla başlayan uzun ve eşsiz bir aşk ilişkisi vardır. Sürrealist tablolardan ve sapkın bir edebiyattan esinlenen, modern Amerikan korku filmlerinin şiddetinden etkilenen bir grup film yapımcısı, Fransız korku filmlerinin yeni nesliyle birlikte kendilerini ünlendirmiştir.

Geçen yıllar boyunca Fransa’daki sivil kargaşa iyi bir şekilde temsil edilmektedir bu sayede Amerikan slasher filmlerinin basit temelini alan ve onları daha güçlü hale getiren filmler yapılmıştır. Bu yeni nesil Fransız korku filmleri, çoğunlukla şiddetli bir şekilde cezalandırılan ancak sonunda bir dönüşüm geçirerek ortaya çıkan güçlü kadın karakterleri ele alırlar.

Bu kombine fikirleri zorlayan ve akla gelmeyen uçlara kadar etki eden yeni “Fransız Aşırıcılığı” bam teline dokunmaktan ve sınırları yıkmaktan zevk alıyor. Fransa’da korku filmi hala çok “underground” ve sanatın tabu formu olarak görülse de bu yeni akım yönetmenler, “yer altından” fırladılar ve son zamanların en zalim, en yoğun izleme deneyimlerine imza attılar.

10. Brotherhood Of The Wolf (2001)

Brotherhood of the Wolf, 2001 yılında gösterime girerek hakkındaki tüm beklentileri alt üst etmiştir. Cristophe Gans (2006’da bizlere ilk Silent Hill filmini sunan kişi) tarafından yönetilen film, “box office” rekorunu kırdı ve ABD tarihindeki Fransızca çekilmiş, ikinci en yüksek hasılatı yapan film oldu.

Tarz sahibi ve hızlı tempoya sahip korku, tarih ve kılıç dövüşü unsurlarını içeren filmin hikayesi 18. Yüzyıl Fransa’sında geçiyor ve şehir dışında yüzlerce insanı öldüren bir “canavar”ı yakalamak için kral tarafından görevlendirilmiş bir grup arkadaşın hikayesini anlatıyor.

Canavar’ın nereden geldiğine dair mantıklı ve mantıksız bir sürü teoriden sonra grubumuz, çelikten yapılmış bir kurt dişi ve Brotherhood of the Wolf isimli gizli bir topluluğa ait deliller buluyor. Araştırmacılar kırsal kesimdeki insanlara dehşet saçarken, cevapların araştırılması sonucunda bir çok gizli plan ve garip sürpriz açığa çıkıyor.

Çok iyi oyuncularıyla birlikte, iki güçlü kadın baş karaktere sahip filmde pek çok unsur başarıyla bir araya getirilerek etkileyici bir kurt adam filmi yapılmış.

9. Mutants (2009)

Donuk mavi tonlarla çekilmiş olan Mutants filmi, içi fazla kalabalık olan “undead” janrından izleyicilerin beklediği hayatta kalma öyküsünden daha basit ve daha yoğun bir öyküye sahip. Oldukça standart bir “zombi” filmi şeklinde, kasvetli, umutsuz bir dünyada başlıyor ancak birkaç gün içinde virüs çok zalim bir değişim geçirince hikaye de hızla başka bir yön alıyor.

David Morlet’in yönettiği Mutants, içlerinden birinin dejenratif virüsle enfekte olduğu bir çiftin bu korkunç gelişmeyle hayatının alt üst olmasını ve bu durumla başa çıkma çabalarını anlatıyor. Sonia, bir tıp uzmanıdır ve aynı zamanda dünyanın geri kalanını et yiyen canavarlara dönüştüren bir virüsle enfekte olan Marco’nun da hamile eşidir. Yer altına sığınan Sonia hem çaresizce sevdiği adam için bir tedavi aramakta hem de hayatta kalmış ama en az enfekte olmuş canavarlar kadar zalim olan bir grup insanla mücadele etmektedir.

Marco’nun durumu kötüleştikçe ve giderek mutasyona uğradıkça Cronenberg’nin The Fly filminden esinlenmeler de belirginleşmektedir. Oyunculuk ikna edici düzeydedir ve kaçınılmaz olarak kasvetli sona doğru ilerleyen filmde çok kaliteli özel efektler kullanılmıştır. Yavaş yavaş yakan ve duygusal açıdan izleyiciyi yakalayan filmde muhteşem efektler ve klostrofobik bir ortam kullanılmıştır. İzleyiciyi tatmin eden, iyi kotarılmış bir zombi alt janrıdır.

8. Livide (2011)

Julien Maury ve Alexandre Bustillo (listemizde 3 numarada yer alan Inside filminin ardındaki çılgın zihinler) tarafından yazılan ve yönetilen Livide, bu ikilinin yeteneklerini sergilemek için daha büyük bir bütçe ve daha açık bir çerçeveyle çektikleri atmosferik bir doğa üstü filmidir.

İkili, ilk İngilizce çekilen film çıkışı olması planlanan bu projede yaratıcı kontrolü kaybettiklerini anlayınca prodüksiyonda Fransız köklerine geri döndüler.

Yavaş ve ürkütücü bir masal olan Livide ilk filmlerinden çok farklıdır. Lucy, bir zamanlar ünlü bir bale öğretmeni olan ve şimdi komada bakıma muhtaç bir kadınla ilgilenen bakıcıdır. Yatağa mahkum hastasının eski malikanenin bir yerlerinde sakladığı mücevherleri olduğunu duymuştur. Daha sonra bu hazineyi erkek arkadaşının ve bir başka arkadaşının yardımıyla aramaya karar verir.

Söz konusu grup gizlice içeri girip hazine aramaya başladıktan sonra, malikane ve boğucu atmosferi de önemli bir karakter haline gelir.

Ürkütücü doldurulmuş hayvanlar, beyaz bir çarşafın altındaki bir vücut ve yukarıdan gelen korkunç sesler hırsızları ürkütmeye yeterlidir ve kendilerini bir anda kaçınılmaz bir biçimde bu büyük evin bodrumunda kapana kısılmış bir halde bulurlar. Garip olaylar, vampir göndermeleri ve garip ritüellerin eşliğinde doruğa çıkan filmde hırsızlar umduklarından da fazlasını bulacaklardır.

Livide, izleyicinin korkularıyla yeni ve tarz sahibi bir şekilde oynayan, muhteşem bir deneysel filmdir ve yüzeyin altında yatan korkunç özelliğiyle kendini gösteren harika bir masaldır.

7. Them (2006)

Aslında 2008 yapımı Amerikan filmi The Strangers’a ilham veren Them 2006 yılında sinemalara geldiğinde yeni ve taze bir minimalist konseptti. “Gerçek olaylardan esinlenilmiştir” denerek pazarlanan filmin yönetmenleri David Moreau ve Xavier Palud Romanya’da gözlerden uzak bir kulübeye taşınan genç bir Fransız çift Clementine ve Lucas’ın hikayesini anlatmaktadır.

Terk edilmiş bir otoyolda katledilen bir anne-kızı gösteren şok edici açılış sahnesinden sonra izleyicilere yaklaşan tehlikeden habersiz çiftimiz gösterilmektedir. Uygunsuz müzik sesleri ve arabalarının garip bir şekilde yer değiştirmesi çiftimizin yeni evlerinde ilk geceyi nasıl geçireceklerinin işaretlerini vermektedir.

Önce ayak sesleri, kendiliğinden açılan televizyon gibi basit ama imkansız detaylarla başlayan korkutmalar artar. Çift panikler ve saldırılar şiddetini iyice arttırdığında canlarını kurtarmak için evlerinin etrafındaki karanlık ormana doğru kaçmaya çalışırlar.

Atmosfer bu filmin yıldızı, esas korku unsuru bu hikayede bir motivasyonun olmamasıdır sadece korkusuz ve sadist bir grup kendisine rastgele kurban seçmektedir.

6. Trouble Every Day (2001)

Trouble Every Day (adını klasik bir Frank Zappa şarkısından almaktadır) yönetmen Claire Denis’in alkış alan yapımı Beau Travail’in çıkması beklenen devamıydı. Aslında, sonradan dünya çapında izleyicileri şok eden bir korku filmine dönüştü.

Gözü kara bir şekilde “body horror”, yamyamlık ve seksin şiddetle doyurulması gibi uç fikirleri işleyen bu film sınırları zorlayan, eşsiz bir yapımdır.

Asi Amerikalı oyuncu Vincent Gallo ve Fransız çılgın kadın Beatrice Dalle’ın oynadığı filmde iki farklı çiftin ihtiras ve korkuları ele alınıyor. Gallo’nun karakteri ve onun yeni eşi Paris’te balayı geçirmektedir ve Gallo’nun oynadığı karakter daha önceleri insan libidosuyla ilgili araştırmalar yapan bir bilim adamıyla iletişime geçmeye çalışmaktadır.

Sonradan ortaya çıkar ki, Gallo’nun aradığı doktor, vahşi cinayetler işleyerek, kurbanlarını yiyen, hasta karısını gizli bir şekilde evinin ikinci katında kilitli tutmaktadır.

Söz konusu iki çiftin yolları kesiştiğinde film de incelikli ve kanlı bir hale geliyor, izleyicileri seks ve acı çekme arasındaki nihai ilişki üzerinde kendi fikirleriyle baş başa bırakıyor.

5. Frontiere(s) (2007)

Yönetmen Xavier Gens’in korku filmlerine bir “aşk mektubu” olarak kabul edilmektedir, Frontiere(s) filmi Amerikan esinlenmeleriyle gurur duymaktadır. The Texas Chainsaw Massacre ve David Cronenberg’nin tekrar yapımı The Fly’a saygı duruşu belirgindir, fakat tamamen yeni ve eşsiz bir Fransız ortama ve boğucu bir korku atmosferine sahiptir.

Yönetmen filmin fikrini nereden aldığını açıklarken “2002 yılında Fransa’da başkanlık seçimleri yapılırkenki olaylardan ilham aldım. İkinci turda aşırı sağcı bir parti vardı. Hayatımın en korkunç günüydü.

Film seçim sonrası Paris’te geçiyor, isyanlar ve sivil kargaşa her yerde kol gezmektedir. Bir grup asi bu kargaşayı soygun yapmak ve yeni politik liderlikten kaçmak için bir fırsat olarak görmektedir. Soygun korkunç bir şekilde yanlış gidince, genç ve hamile olan Yasmine (diğer bir güçlü kadın baş karakter) ve hayatta kalmayı başaran başka biri sapkın, sağ görüşlü bir ailenin elinde esir düşerler.

Yasmine’in hayatta kalma iradesi ve hayal dünyasında yaşayan bu “aileden” kaçmaya çalışması filmin ikinci yarısının aşırı derecede kanlı geçmesini sağlar, bu nedenle ABD’de NC-17 kategorisine sokulmuştur.
Bol kanlı sahnelerin altında saklanan asi, politik duruşuyla birlikte bu film seyircilerin pek çok yönden hazırlıklı olmadığı ama gerçek hayatta var olan Soykırım korkularına da huzursuz edici bir şekilde yaklaşıyor. Frontiere(s) devrim niteliğinde bir filmdir, yeniden basit Amerikan esinlenmelerini ele alarak bunları daha anlamlı politik bir temele ve modern Fransız kültürüne oturtmuştur.

4. Possession (1981)

Possession 1980’lerden kalma bir filmdir, fakat hikayesi ve yoğunluğu inkar edilemez biçimde zamanının ötesindedir. Andrezj Zulawski tarafından yönetilen, Sam Neill’ın çok gençken Fransız güzeli Isabelle Adjani ile birlikte oynadığı bu Fransız/Alman karışımı film pek çok yönden etkileyicidir.

Sam Neill’ın oynadığı Marc karakteri bir çeşit açıklanmayan gizli görevden döndükten sonra evini tam bir kaos içinde bulur.

Karısı Marc’tan boşanmak istemektedir ve bu konuda şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Marc duygusal olarak kırılgandır, ve bazıları aşırı reaksiyon gösterdiğini söyleyebilir, hatta seyirciyi çok değişken bir karakter olduğuna dair şüpheye düşürmektedir. Isabelle Adjani’nin karakteri Anna ise soğuk ve uzaktır, hatta son derece mutsuzdur bu haliyle Marc’ın ona karşı olan öfkesini beslemektedir.

Filmin başlangıcında Marc aklını tamamen yitirir, tam bir çöküşle birlikte takıntılı bir şekilde sürekli karısını telefonla arar, bir restoranı darmadağın eder ve hatta üç hafta boyunca spazmlarla bir fötus pozisyonunda yatar.

Filmin üçüncü bölümü, H.P. Lovecraft’ın bariz etkisiyle Hellraiser’ın dengesiz bir öncülünün karışımına dönüşüyor. Marc, özel dedektif olduğu son derece belli bir adamı tutar, bu adam Anna’nın dairesine girer, garip bir yaratığa takılana kadar ortalıkta elini kolunu sallayarak dolanır ve Anna adama kırık bir şişeyle saldırır. Bu garip saldırı sahnesinden sonra, Anna daha fazla kurban toplamaya başlar; muhtemelen arka odadaki yaratığı beslemektedir.

Anna şöyle der: “O çok yorgun. Tüm gece benimle sevişti. Bilirsin, daha işi bitmedi.

Film bizi görsel olarak korkutmaya çalışmaktadır ancak burada kastedilen bu iki insanın zihinsel ve duygusal yıkımı ile birlikte dayanılmaz duyguları ve karanlık yönleriyle mücadelelerini canlandırmaktır. Filmin vermeye çalıştığı mesaja göre hiç kimse bir başka insanı gerçekten tanıyamaz veya “sahiplenemez” ve böyle bir amacın peşinde koşmak sadece akıl karışıklığına ve çılgınlığa yol açar.

3. Inside (2007)

Inside, veya Fransızca adıyla À l’intérieur, minimalizm ve saf delilik üzerinde bir denemedir. Filmin öyküsü bir cümleyle özetlenebilir (Yılbaşı Arife’sinde hamile bir kadın deli bir insan tarafından takip edilir ve işkenceye uğrar). Bu kısa öykü filmin yönetmenleri Juilen Maury ve Alexandre Bustillo’nun ellerinde bambaşka bir hale gelir. Fransız’ların güçlü kadın karakterlere düşkünlüğünü gösteren (hem takipçi hem de takipçinin kurbanı) bir başka güzel örnektir.

Şok edici derecede şiddet içeren açılış sahnesi ile birlikte seyirciler hamile baş karakter Sarah’nın babasız bir bebeğe hamile olduğunu öğrenirler ve ardından kadının melankolik bir tatil atmosferinde bebeğini dünyaya getirmeye hazırlandığını görürüz.

Garip bir kadın, Sarah’nın kapısında belirir, ve kötü kadın merhametsiz bir biçimde Sarah ve doğmamış bebeğine işkence ederken kedi-fare oyununun da yoğunluğu artmaktadır. Yerel polisin yol açtığı akıl karışıklığı ve yanlış anlaşma ve Sarah’nın iyi niyetli annesi katile başka kurbanlar da temin eder, ama sabit görüşlü, azgın işkencecinin yoluna çıkmazlar.

Bu film, en gözü kara, kanlı sahnelere ve şok edici rastgele olaylara sahiptir ve korkunç derecede kasvetli gidişatından birazcık bile olsun geri adım atmamaktadır.

2. Haute Tension (2003)

Bu film, ABD seyircisini yönetmen Alexandre Aja ile tanıştırmıştır, Haute Tension herkesi saran gerilimin yavaşça tırmandığı bir başyapıttır. İngiltere’de Switchblade Romance adıyla bilinen filmin öyküsünde arkadaşı ders çalışmak için hafta sonu arkadaşı Alex’in evine davet edilen sorunlu ve uyumsuz genç kız Marie’nin başına gelenler anlatılmaktadır.

Bir seri katil gecenin bir vaktinde çıkagelir ve Alex’in ailesini akla gelebilecek en kanlı şekilde katleder. İki genç kız hayatlarını kurtarmak için kaçarlar ve gerçek katil ortaya çıkana dek ustaca hazırlanmış ses efektleri ve sinematografi dehşet duygusunu dorukta tutar.

Tamamen inanılmaz olan ise hikayedeki “dönüm” noktasının aslında bir “hile” olarak adlandırılabileceğidir çünkü çok yoğun olumsuz eleştiriler almıştır. Hatta Roger Ebert bu sahne ile ilgili “içinden bir kamyonun geçebileceği kadar büyük bir senaryo/kurgu deliği” demiştir.

İzleyicilerin çeşitli tartışmalarda bölünmesine neden olan bu anlaşılması zor “dönüm” noktasına rağmen Aja’nın çıkış filmi kanlı ve etkileyici olmuştur. Film o kadar iyi bir şekilde korku ve dehşet duygusu vermektedir ki gözlerinizi bu kötü noktadan uzağa çevirmeniz kolaylaşmaktadır.

1. Martyrs (2008)

Sınırları zorlamak derken Pascal Laugier’in 2008 yapımı filmi Martyrs kesinlikle izleyenlerin unutamayacağı bir filmdir. Pek çok modern, orta sınıf Amerikan korku filminde sıkça rastlanan “işkence pornosu” kavramını alan film, buna gerçek bir amaç yüklemiş ve izlenmesi dayanılmaz bir hale getirilmiştir.

Amerikan yapımı filmlerdeki kanlı işkence sahnelerinin eğlendirici özelliğinden ziyade bu film, Laugier’e göre “insanların acı çekişinin anlamını ve doğasını” irdelemektedir.

Hikayenin iki, güçlü ve genç kadın baş karakterini takiben öykü, varolmanın gerçek anlamını araştıran aşikar amacıyla birlikte empati ve duygusuzluğun en karanlık derinliklerine inen, beklenmedik bir komplo teorisine dönüşmektedir.

Martyrs insanın korkularına gözü kara bir bakış, bunları aynı anda anlamaya çabalayan bir gerilim şaheseridir. Filmle ilgili tanıtımında (ya da özründe) yönetmen Pascal Laugier’in dediği gibi: “Bu çok özgür, çok ham ve çok deneysel bir film. Benden nefret etmekte özgürsünüz bunu anlayışla karşılarım.

Korkusitesi için çeviren Gülşah Yeğenoğlu

Kaynak: http://www.tasteofcinema.com

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Gülşah Yeğenoğlu

Tüm Yazıları
6 Nisan 1978’de dünyaya geldi. Doğma büyüme İzmirlidir. Aydın Adnan Menderes Veteriner Fakültesi mezunudur. Hatırladığı kadarıyla korku filmleriyle ilk tanışıklığı ilkokul çağlarında sinemada izlediği Terminator filmi ile gerçekleşmiştir. Ancak aktif olarak ciddi bir birikim elde edeceği zamanlar orta okul çağlarıdır. Dean R. Koontz’un Kara Büyü isimli kitabıyla başlayan ve çok geniş bir Stephen King + Dean Koontz kitaplığı ile sona eren uzun soluklu ve tek yönlü okuma macerasının yanında İzmir’de evinin hemen dibindeki açık hava sinemasının yardımıyla korku filmlerine adeta doymuştur. Korkucu'ya tesadüfen internette rastlayan, Gülşah’ın korku dünyasıyla bağı tazelenmiştir. İşinden ve “Guççük Leprekon’um ya da Donlu Demon’um” diyerek sevdiği 2 yaşındaki oğlundan arta kalan vakitlerinde müdavimi olduğu siteye yazı ve çevirilerle katkıda bulunmaktadır.

YORUM YAZ