Seni yakalayacaklar Barbara! Night of the Living Dead (1968)

The Woman

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

21 Mayıs 2012

4 Adet Yorum

4

Yönetmen: Lucky McKee
Senaryo: Lucky McKee, Jack Ketchum
Imdb Puanı: 6.1/10
Yapım: 2011, ABD, 101 Dakika
Oyuncular: Pollyanna McIntosh, Sean Bridgers, Chris Krzykowski, Brandon Gerald Fuller, Lauren Ashley Carter, Angella Bettis

Daha önce sitemizde geleceğini haber verdiğimiz bir film “The Woman” (http://korkucu.com/haberler/the-woman) için yılın en iddialı ve bence en sinir bozucu filmi diyebiliriz. Önceden değinilen konusunu aynen aktarıyorum: “Kadın (The Woman) Kuzeydoğu Sahilinde yıllardır dolaşan vahşi bir klanın tek hayatta kalan üyesidir. Ailesinin son üyesi de polisle girdiği çatışmada öldürülünce, Kadın kendisini yaralı ve korunmasız bir halde bulur. Ne yazık ki artık yerel bir avcı, başarılı bir avukat ve ciddi biçimde rahatsız bir aile adamı olan Christopher Cleek için kolay bir av haline gelmiştir. Çarpık idealleri ile Cleek dengesiz bir projeye girişir, Kadını yakalayacak ve “medenileştirecektir”. Ancak bu karar kısa süre sonra Cleek, ailesi ve Kadın’ın hayatlarını tehdit edecektir.”

The Woman” alt metinlerle güçlendirilmiş bir film olduğu için bu konunun çok da önemli olduğunu zannetmiyorum. Zira ortada, bir aile tarafından işkenceye maruz bırakılarak intikam yoluna giden vahşi bir kadın hikayesinden çok daha derin mevzular var.

Bu, bizim projemiz!
Lucky McKee, sevdiğim bir yönetmendir. Tekniğinin mükemmel olmasından kaynaklanan bir sempati değil bu; ki zaten çok az filmi var. Ben sola yakın tavrı ve her filminde göze çarpan feminist yönü nedeniyle dikkate değer bulurum yönetmeni. Korku filmi endüstrisinde en olmayacak iki özelliği kişiliğinde barındıran yönetmenin filmleri bana hep ilginç gelmiştir bu yüzden. Hemen her filminde Angela Bettis (http://korkucu.com/multimedya/angela-bettis) ile çalışmayı seven yönetmenin en sevdiğim filmi “May (2002)” idi, “The Woman” gelene kadar.

Kışkırtıcı romanların yazarı Jack Ketchum ilk film olan “Offspring (2009)”de, 1991 tarihli aynı adlı romanını senaryolaştırmıştı. Burada ise Lucky McKee ile birlikte bir devam öyküsünü kaleme almış. “The Woman” bir uyarlama senaryoya sahip değil; filmle aynı zamanda çıkacak bir romanın görsel ayağıdır diyebiliriz. İlk filmde vahşi kadını canlandıran Polyanna McIntosh çok iyi bir iş çıkardığı için, ya da ilk filmle organik bir bağ oluşturması için aynı rolünü devam filminde sürdürüyor. İlk filmin yönetmeni (ki Jack Ketchum‘dan uyarlanan çoğu filmin yapımcısıdır aynı zamanda) Andrew van den Houten, devam filminde yönetmenlik koltuğunu, yine daha önce “Red (2008)”de Jack Ketchum‘la çalışan Lucky McKee‘ye bırakmış, kendisi sadece prodüktör olarak devam etmiş. Sonuç; ilkinden çok daha iyi bir devam filmi!

Yaptığın hiç medenice değil!
İnsan ister istemez François Truffaut’nın “L’enfant Sauvange (1970)” filminin hastalıklı bir versiyonunu izliyormuş hissine kapılıyor. Ormanda bulunan vahşi bir insanı medenileştirme deneyiminin tepetaklak edilerek bir işkence prosedürüne dönüştürülmesi, konuya daha gerçekçi bir gözle yaklaşmak isteyen kimileri için garip bir tecrübe olabilir. İnsan doğası bu; güçsüz durumda bulduğu birine tekme atmakta beis görmüyor. Bu anlamda filmdeki bazı sahnelerde, yazarın başka bir romanından uyarlanan “The Girl Next Door (2007)”dan bazı detaylar görmedim değil. Aynen; bodrumda veya kilerde bağlı halde duran savunmasız bir dişi kişi, evde sorumluluk bilincini kazanmamış bireyler… Sonuç yol, su ve işkence olarak geri dönüyor.

Filmin başka bir yoldan bizle oyun oynadığını söyleyebiliriz. Asıl korkulması gereken yamyam kadın (ilk filmde öyle değil miydi?) basit bir aileyi tehdit etmelidir. Standart bir korku filmi izleyicisinin beklediği, baba figürünün reisi olduğu aileyi korumasıdır, terör nesnesini bağlayıp becermesi değil! Yani kötülüğün ironik bir biçimde eksen değiştirmesi bile vasat bir gore festivaliyle yetinmeyeceğimizi, kemikte kalan etleri sıyırmak zorunda kalmayacağımızı muştular niteliktedir.

Sean Bridgers kötülüğün kitabını yazıyor; klişelerle terbiye görmüş dimağlara yeni değişkenler ekliyor. Angela Bettis her zamanki gibi ayrıntılı oyunculuğuyla filmin dram yönünü sırtlanıyor. Vahşi kadınla ilk kez tanıştırıldığı esnada verdiği tepkiye bakmak bile oyuncunun becerisinin nelere kadir olduğunu kanıtlar nitelikte. Vahşi kadın, Polyanna McIntosh gibi güzel bir aktrist için oldukça zor bir rol. Hele ki baba Chris’in “yüzük parmağını” kopararak yediği sahne, sinema tarihinde görülebilecek en tehlikeli “kastrasyon sahnesi” değilse nedir (aah ah Freud yaşasaydı).

Lucky McKee’nin filmlerindeki aksiyon tüm süreye homojen olarak dağılmaz, bazıları bu tempo dinamiklerden hoşlanmaz. Filmlerinin sıkıcı bulunmasının en büyük sebebi budur. Ben bu gerilimi azar azar tırmandırma ve nihayetinde “boşalma” yöntemini seviyorum. Yine benzer şekilde burada da filmin çarpıcı sonuna kadar doğru düzgün kan göremiyoruz. Fakat iş o görme noktasına geldiğinde kan gerçekten gövdeyi götürüyor. McKee önceki filmlerinde de gore ve kanı kullanmaktan çekinmeyen cüretli bir yönetmen olarak bilinse de hiç bu kadar gözünü karartmamıştı.

Nihayetinde, “The Woman” bir tecavüz-intikam filmi olarak istismar sinemasının güzel ama önemsiz bir örneği olabilirdi; eğer alt metni olmasaydı… Öyleyse, gelelim asıl meseleye:

Babanın yapmayacağı hiçbir şeyi yapma!
(SPOILER)
Madem ki aile, toplumun en küçük birimidir; filmdeki aileyi kolaylıkla “Amerika” olarak değerlendirebiliriz. Yönetim belirgin şekilde erkeğin elindedir, Amerika erkek egemen bir ulustur. Ailenin reisi, yani Amerika’nın ta kendisi bir avukattır; hak ve adalet sahibi olacak kadar medeni olsa da hobi olarak avlanmayı tercih edecek kadar şiddete düşkündür. Amerika bir yandan beyaz yakalı bir adalet dağıtıcı gibi davranırken, dış politikasında dünya polisliğine soyunacak kadar militaristtir. Evin oğlu da bunun mirasçısıdır (oğul Bush?). Nefretle doludur, kadın düşmanıdır ve şiddete eğilimlidir. Ailenin kadınları ezilmiş vatandaşlardır: anne gördüğü şiddet sonucu gönüllü köle haline gelmiştir, adaletsizliğe göz yummaktadır; büyük (anoftalmik) kız Amerika’nın vitrinine uymadığı için yok sayılmış, insani haklarından yoksun bırakılmıştır; ortanca kız seksüel saldırı kurbanıdır; en küçük kız ise masumiyettir ve henüz kaybedilmemiş kaledir. Tüm aile, Amerika’nın imajını doğru ve düzgün göstermek için kurulmuş düzenin bir parçasıdır (aile babasının bu içi boş imajına aldanıp onunla flörtleşen sekreterine ve küçük kızın etrafa sadece sevgi göstermesini bile aşırı bulan anne babanın tavırlarına dikkat edin). Vahşi kadın bu düzenin ortasına düşen kaos, terör ve dış mihraklı güçtür. Amerika her zamanki küstahlığıyla bu kaosu dizginleyebileceğini zanneder. Bir yere kadar zapteder de. Fakat kaos sırasını beklemektedir; bu dejenere, içi boş, kof imparatorluğun cenaze çanları çalmaktadır zira.

Finali konusunda, feminist bir filme yakışmayacak kararlar alındığından hatta filmin anti-feminist olduğundan dem vuran eleştirilerle hemfikir olmadığımı belirtmek istiyorum. Tam aksine filmin sonunda dişil güçler kazanır (yamyamlık, doğa, kaos ve ismi üstünde kadınlar). Düzene boyun eğmiş, eğilip bükülerek ehlileştirilmiş dişiler dışarıda bırakılır. Bu tür filmlerde cezalandırma veya belasını bulma kriterleri malum olduğundan baba ve oğulun neden ölmek zorunda kaldıklarını açıklama lüzumu görmüyorum. Annenin cezalandırılmasının sebebi, ne olursa olsun büyük kızının uğradığı haksızlık ve aşağılamaya göz yummasıdır, ortanca kızının tecavüzüne sessiz kalıp bir anlamda onay vermesidir. Kadın öğretmenin cezalandırılarak elimine edilmesine ise farklı bir açıdan bakmalıyız. İlk önce, evin ortanca kızının hamile olduğunu farkettiğinden itibaren yaptığı kusurlu çalımlara bakalım. Öğretmen, okul müdürüyle sigara içerek yaptığı flörtöz görüşmede genç kızların kıyafetleri konusundaki cinsel klişeleri onayladığını gösteren ipuçları verir; yaşlı adamı genç kızlara karşı kışkırtan sağlıksız bir cümle dahi kurar. İkincisi, genç kızın hamileliğini saklamak ya da en azından kendisiyle konuşup akla yatkın bir strateji geliştirmek yerine onu ailesine deşifre etmeyi uygun görür. Öğretmen, kadının toplumdaki rolünü kabullenmiştir, ikiyüzlüdür, koşullara göre kıvrılmayacak kadar katılaşmış kalbiyle kısır bir karakterdir hatta (her ne kadar feminen giyindiği gözümüze sokulsa da –ki bu hayatta çokça karşılaşıp yanıldığımız bir ikilemdir) erkekleşmiştir diyebiliriz. Film bu karakterin sembolize ettiği fikirleri ekarte eder aslen; anoftalmik kızın vasıtasıyla hem de.

Film, kaos (vahşi kadın) vasıtasıyla yaşaması ve devam etmesi gerekenleri seçer; anoftalmik büyük kız başından beri masumdur, vahşileşmek onun suçu değildir, yaşamalıdır. Evin küçük kızı henüz işlenmemiştir (kötü fikirlerle bozulmamıştır), sunulan kanı yalar ve kabileye katılmayı (insani yaşamı?) hak eder. Fakat evin ortanca (hamile) kızı, erkeğin (otoritenin, işkencecinin) oğlunu taşımaktadır, kirlenmiştir. Ayrıca kendisine bir şans verilir ama o kaosa katılmamayı seçer; öldürülmez belki ama geride bırakılır.
(SPOILER SONU)

Neticede… The Woman 2011’in en iyi korku filmidir.

Anoftalmi: Bir veya iki gözün hiç gelişmemesiyle karakterize, nadir bir doğumsal yapı bozukluğudur.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ