Önce sahiplenecek, sonra yok edecek! Çünkü ölümü tekerleklerinde taşıyor. Christine (1983)

The Woman in Black

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

09 Nisan 2012

0 Adet Yorum

0

Yönetmen: Herbert Wise
Senaryo: Nigel Kneale (Susan Hill’in aynı adlı romanından)
Imdb Puanı: 7.4/10
Yapım: 1989, İngiltere, 100 Dakika TV Filmi
Oyuncular: Adrian Rawlins, Bernard Hepton, David Daker, Pauline Moran, David Ryall, Clare Holman, John Cater, John Franklyn-Robbins, Fiona Walker, William Simons

Yeni versiyonunun gösterime girmesiyle “The Woman in Black”in efsane olmuş ilk uyarlamasına değinmek istedim. Biliyorsunuz bu iki film birer remake değil, aynı romanın farklı uyarlamaları. Film, Chaplin’in “Altına Hücum” referansından tahmin ettiğime göre 1920’lerde Londra’da açılıyor.

Genç bir avukat olan Arthur Kidd, kendisini disiplinsizlikle eleştiren patronu Bay Sweetman tarafından bir görev nedeniyle Crythin Gifford adında bir kıyı kasabasına gönderilir. Çin’de tüccarlıkla uğraşan kocasının ölümünden sonra yalnız yaşayan ve yakın bir zamanda kendisi de hayata gözlerini yuman yaşlı bir dul, Bayan Alice Drablow’dan kalan malikanedeki evrakları gözden geçirecek, envanter hazırlayacak ve evi satışa çıkaracaktır. Birkaç gün bu kasabada konaklamak zorunda kalacak olan Arthur genç eşi Stella ve iki küçük çocuğuyla (üstelik biri henüz bebektir) vedalaşır ve trenle yola çıkar. Kasabaya vardığında ne görevle oraya geldiğini duyan kasabalıların garip tavırlarıyla karşılaşır. Sanki ondan bir şeyler gizlenmektedir. Görünen o ki Bayan Drablow’un sadece akrabası değil hiç dostu da yoktur. Fakat Arthur cenazede ve kilisede kendisinden başka hiç kimsenin göremediğini zannettiği siyahlar giymiş, korkunç bakışlı bir kadın görür.

Arthur kasabanın yarısını satın almış bulunan zengin bir adam olan Sam Toovey’in yardımını alır. Bahsi geçen ev, yani Eel Marsh malikanesi, belirgin bir yolu olmayan, sadece gel-git nedeniyle deniz alçaldığında ortaya çıkan bataklık bir geçitle karaya bağlanan Viktoryen bir evdir. Arthur evde bir fonograf bulur. Bayan Drablow sesli bir günlük kaydetmiştir. Bu uğursuz evde kalmaya karar veren Arthur aynı yolla kendi sesli günlüğünü oluşturur ve umduğundan daha zorlu bir gece geçirir.

Baştan söyleyeyim; aldığı puana bakarak korkunç bir filmle karşı karşıya olduğunuzu düşünmeyin. Düzgün bir roman uyarlaması olarak değerlendirilebilir ancak. Bir televizyon filmi olduğu için potansiyel dehşet sahneleri törpülenmiş, kan yok, şok olaylar yok. Tarihi bir lezzet, sonradan taklit edecek klişeleri yaratan bir yapıt olduğunu düşünüyorum. Uyarlandığı öykünün gereği kadarı verilmiş, daha fazlası yok! Hatta belki izleyene rahatsızlık vereceğinden çekinilmiştir, ilemiyorum, öykünün önemli bir bölümü olan kasabanın lanetini, bu filmden anlayabilmek neredeyse imkansız. Kasaba çocuklarının cenazeyi izlemelerinin engellenmesi; Arthur’un pazar meydanında küçük bir çingene kızını ağır tomrukların altından kurtarmasına kasabalıların verdiği olumsuz, sanki kızın ölmesinin daha iyi olabileceğini düşündüren tepkiler; kabristandaki çocuk mezar sayısının anormal derecede fazla olması… Bu üç sahneden “Siyahlı Kadın”ın kasabaya getirdiği lanetin ne olduğunu tahmin etmeniz gerekiyor (Halbuki yeni versiyon tamamen bunun üzerine kurulduğundan çocuklarla ilgili sahneler hayli fazla ve izleyicinin kafasında soru işareti bırakmayacak açıklıkta verilmiş). Bu nedenle filmi biraz dikkatli izlemeniz gerekiyor. Mesela bir çocuk mezarının üzerindeki “Edmund Toovey” adını gözden kaçırırsanız, yemek sahnesinde Sam Toovey ve karısı Margaret arasındaki gizemli konuşmanın sebebini anlayamayabilirsiniz. Aynı yöntemle geçmişteki korkunç mezarlık kazasının oluşum mekanizmasını, Arthur’un işittiği korkunç seslerden anlamanız gerekiyor, flashback sahnesi yok zira.

Korkunç olmasa da, fazla kriptik olsa da filmi izlemek (yeni versiyonuna göre) daha zevkli; yeter ki fazla beklentiye girmeyin. İzleyiciyi korkutmak için film klişelere boğulmadığından konu dağılmıyor. Gereksiz uzun sahne yok (mesela evin içinin uzun uzun keşfedildiği sahnelerle sıkılmıyorsunuz). Siyahlı kadının, filmin başından beri Arthur’a (ve izleyiciye) hayaletten çok normal bir insanmış gibi görünmesi, özellikle de diğer insanlardan ayırt edilemeyecek bir şekilde geri planda belirmesi bence irkiltme efektinden daha başarılı olmuş. Bir hayaletin, elinizi uzatsanız dokunacakmışsınız hissi yaratacak gerçeklikte, gündüz gözüyle, korkunç bir ifadeyle size dik dik bakması size ne hissettirirdi? Ayrıca Eel Marsh evinin kendisi ve karaya bağlandığı “Dokuz Can” yolunun verilme şekli o kadar güzel ki yeni versiyonunda bu öğelerin birebir taklit edilmesi çevre tasarımının başarısını kanıtlıyor. Filmi yeni versiyona göre birkaç adım öne çıkaran en önemli etken ise Oscar’lı Rachel Portman’ın atmosferik müziğidir diyebilirim. Filmdeki oyunculuk tam da İngiliz TV filminden bekleneceği şekilde buz gibi. Bir tek, tüm filmi sırtlayan Adrian Rawlins’in 40’lı yılları andıran eski moda ama acayip oyunculuğu dikkatimi çekti.

Gelelim filmin neden bu kadar olumlu eleştiriler aldığına… Çünkü izleyen herkes filmin en ünlü sahnesine takılmış durumda (ki itiraf etmeliyim beklemediğim için ben de çok korktum). Bu karyola başında davetsiz bir misafirliği anlatan sahne o kadar ünlü oluyor ki, daha sonra çekilen yaşlı kadın hayaletlerin anlatıldığı filmlerde olmazsa olmaz bir klişe haline geliyor.

Genelde korkutmayan lakin öykü anlatımındaki başarısı dolayısıyla sıkılmadan izlenen, ayrıca gerçekten sinir bozucu bir finale sahip bu filmi tavsiye ediyorum ama şiddetle değil.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

YORUM YAZ