Cehennemde yer kalmadığında, ölüler yeryüzünde yürüyecek!. Dawn of the Dead (1978)

The Tall Man

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

20 Eylül 2012

4 Adet Yorum

4

Yönetmen: Pascal Laugier
Senaryo: Pascal Laugier
Imdb Puanı: 6/10
Yapım: 2012, ABD/Kanada/Fransa, 106 Dakika
Oyuncular: Jessica Biel, Jodelle Ferland, Stephen McHattie, William B. Davis, Samantha Ferris, Colleen Wheeler, Eve Harlow, Janet Wright, Ferne Downey, John Mann, Teach Grant

Daha önce sitemizde haberini verdiğimiz, Pascal Laugier’nin beklenen filmi nihayet sinemalarımıza geldi. Tabii ki gelmeden önce hakkında sürüyle şey söylendi. Öncelikle yönetmenin önceki filmi “Martyrs (2008)”in küçük bir başyapıt olması beklentileri artırıyordu. Yönetmenin 4 yıl sonra bomba gibi bir filmle gelmesi gerekiyordu. Çoğu, bu filmin Martyrs’den daha kötü olduğu kanaatinde. Doğrudur, fakat zamanında Martyrs için de iyi şeyler söylenmediğini hatırlayınız. Alt metinlerle pek ilgilenmeyen izleyici kitlesi işler onların istediği gibi gitmeyince hırçınlaşabiliyor. O yüzden her yerde “İlkönce… Bu bir korku filmi değil” şeklinde müşkülpesent bir eleştirel tavra bürünülüyor; sanki bu bir negatif özellikmiş gibi. Martyrs korku filmi miydi? High Tension veya Inside korku filmi mi? Hayır, bunların hepsi, içinde doğaüstü elementler barındırmayan güzel gerilim filmleri. The Tall Man de öyle; beklenenin aksine kan oranı özellikle düşük tutulmuş, tansiyonu yüksek, kaliteli bir gerilim.

Türk dağıtımcıların kabız yaratıcılığının eseri olarak “Sır” şeklinde nonspesifik bir adla gösterime giren The Tall Man (Uzun Adam şeklinde çevrilse seyirci sayısı mı düşerdi acaba) hakkında ne kadar az şey bilirseniz izlerken o kadar zevk alacağınız filmlerden. O yüzden kişisel tavsiyem ayrıntılı yazıları okumamanız. Burada da verilecek en büyük ipucu, tüm filmin “Fareli Köyün Kavalcısı” masalının bir tür modern uyarlaması gibi durmasından öteye gitmeyecektir.

İsviçre peyniri gibi delikler ve mahzenlerden oluşan dev bir madenin üzerine kurulu olan Cold Rock kasabası, madenin kapanmasından sonra artan işsizlikle hızla fakirleşmeye başlıyor. Fakirleşmeyle beraber kasaba sakinlerinde ahlaki bir çöküş gerçekleşiyor. İnsanlar alkolik oluyorlar; ensest, tecavüz, taciz başgösteriyor ve sonuçta aile bireyleri fonksiyonlarını kaybetmiş kayıp bireylere dönüşüyor. Bu da yetmezmiş gibi geçen yıllar içinde bazı küçük çocuklar teker teker kayboluyor. Kasabalılar bu zor olayla başetmek için en bilinen yöntemi izliyor ve “Uzun Adam” dedikleri çocukları kaçıran bir öcü yaratıveriyorlar. Bu zeminde filmimiz asıl karakterine odaklanıyor; Julia (Jessica Biel), kasaba için çok değerli olan doktor kocasını yıllar önce kaybetmiş bir hemşire. Kasabadaki neredeyse tek aklı başında insan diyebileceğimiz bu genç kadın küçük oğlu David ve onun bakıcısı Christine’le beraber kasabanın dışında büyük bir evde yaşıyor. Her ne kadar elinden gelen her şeyi yapsa da kasabalılar ölen kocası Dr. Denning ile onu kıyaslayıp duruyorlar ve Julia’yı bir tür küçümseyişle karşılıyorlar hep. Fakat olan oluyor ve Uzun Adam’ın sıradaki kurbanı Julia’nın oğlu David oluyor. Fakat Julia, haberlerde gösterilen kliplerdeki ailelerin “Arkamı bir döndüm ki çocuk yoktu” sözleriyle şekillenen ağlak bir kabullenişi ve pasifliği reddediyor ve kanlı canlı bir insan olduğu her halinden belli olan Uzun Adam’ın peşine canını dişine takarak düşüyor. Ve ne oluyorsa işte o gecede oluyor.

The Tall Man, bir yönetmen filmi. O yüzden oyunculara sonra değineceğim. Öncelikle filmin atmosfer yönünden oldukça kaliteli olduğunu belirtmeliyim. Görüntü yönetimi enfes. Karanlık ve ıslak sahneler filmin Avrupa kökenini belli eder tarzda. Ve müzik (şükürler olsun ki) harika. Ben hala gerilim filmlerinde full orkestrasyonu seviyorum. Sonuç enfes oluyor ve izlediğiniz film için hayli uğraşılmış olduğunu görmek insana güven veriyor. Pascal Laugier hem yazıp hem yönettiği bu filmle artık bir tarzı olduğunu söylüyor sanki. Bıçaksırtı konuları (Martyrs dine odaklanırken, The Tall Man ebeveynliği sorguluyor) alışık olmadığımız tarzlarda işlerken kurgunun yardımına başvuruyor. Film Yüksek Tansiyon’a benzer bir sahneyle açılıyor. Dedektif Dodd, parçalanmış yüzü pansuman yapılırken Julia’ya “Onu (“him”) bulamadık ve diğerlerini de” diyor. Bu sahne, daha sonra film içinde tekrarlandığında daha başka bir anlam ifade edeceğini belli eden bildik bir numara. Fakat izleyince göreceksiniz yönetmen bazı klişelere başvursa da, filmin ortasındaki şu an bahsedemediğimiz 180 derecelik twist ile zaten herşeyi yerle bir edeceğinden bu klişelerin pek bir ehemmiyeti kalmıyor. Mesela disfonksiyone anne prototipinde sunulan Trish, kendisini döven alkolik sevgilisi Steven’ın kızına tecavüz ettiğini ancak kızı doğurduğu zaman farkedecek kadar ilgisiz. İşte bu Trish’in küçük kızı Jenny (Jodelle Ferland) ise not defterine resimler çizen, konuşmayı reddeden içine kapanık, korku filmi klişesi bir kız. Bu tipler korku filmlerinin olmazsa olmazıdır ve genelde başroldaki karaktere çok kritik bir noktada yardım etmek için tasarlanmışlardır. Julia da bekleneceği gibi, defterine Uzun Adam’ın resimlerini çizen bu travmatik kızla iletişime giriyor. Fakat dediğim gibi bu klişeler yumağı filmin ortasındaki çözünme döneminde boyut değiştiriyor. Evet, tahmin edilenler oluyor ama beklendiği amaçla değil. Zaten bu unsurların klişe olsun diye değil, gerçekten öyle olması gerektiği için verildiği hızla anlaşılıyor. Ayrıca filmin, konuşmayı reddettiği için sesini duyamadığımız bir karakterin üst sesiyle anlatılması da yönetmenin izleyiciyle oynayacağını muştulayan bir özelliği.

İlk filmiyle keşfedilen ve bir sonraki yapımı için Hollywood’a transfer olan her yönetmen başrolüne bir star koyar nedense. Benim hiç hoşuma gitmeyen bu gelenek, filmde çok tanınan aktörlerin başına gelen olaylara şaşıramama (veya umursamama) gibi bir yabancılaştırma efekti oluşturur bünyemde. Yapım departmanında yer alacak kadar filme inandığını tahmin ettiğim Jessica Biel için de aynı hislere kapıldım. Genelde daha aydınlık, daha seksi rollere yakıştırdığım bu Latin Latin kokan dilber her sahnede gözüme gözüme sokulan dolgun dudakları ve arasından fırlayan Mipana beyazı dişleriyle; Jennifer Lopez (Lopet)’in The Cell filmine kalçalarıyla verdiği zararı verecekmiş gibi duruyor (ki bilirsiniz, can kurtarsın diye konan hava yastıkları çoğunlukla sürücüyü canından eder). Neyse ki film, baştan da söylediğim gibi bir yönetmen filmi ve yönetmen Jessica Biel’in güzelliğinden değil atletik vücudundan daha çok yararlanmış (Biel tüm film boyunca makyajsız ve zaten sonradan façası fena çiziliyor). Martyrs’deki gibi güçlü kadın karakterlerin vücutlarını enerjisinin sonuna dek kullanmayı seven Pascal Laugier’in ayağı burkulduğu için koşmaktan vazgeçen çıtkırıldımlarla işi yok. Filmin başında duru ve kırılgan güzelliğiyle dikkat çeken kadın karakterin filmin sonunda fiziksel olarak tanınmaz hale gelmesi veya kaçırılan çocuğunu geri alma yolunda bedenini darma duman etmesi işten bile değil. Bu konuda içinizin yağları eriyecek, emin olun. Büyüdükçe Olivia Hussey’e benzemeye başlayan Jodelle Ferland ise korku filmlerinden güzel bir kariyer edinerek scream queen olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor. Dilsiz Jenny rolünde biraz cepten harcamış ama olsun; bu kızın rol aldığı her filme duruşuyla kattığı birçok şey var. Umarsız anne Trish rolünde, daha önce Grace’de lezbiyen ebe rolüyle de küçük ama başarılı işlere imza atacağını belli eden Samantha Ferris’e dikkat çekerek filmin geri kalan oyuncu kadrosunda fire olmadığını belirtmek istiyorum.

Özellikle bu son filmiyle yumuşattığı tavrı ve işlediği ahlaki konularla Pascal Laugier, hiç sevemediğim M. Night Shyamalan ile kıyaslanır oldu. Belki de iki yönetmen de twisti sevdiği içindir, bilemiyorum. Tüm filmlerini şok finaller için kastıkça kasan didaktik Shyamalan ile hiçbir benzerlik taşımadığı iki büyük farkla açıklanabilir. İlki, öyküdeki dönemeçlere ve şok finallere iki yönetmenin farklı tarzlarda yaklaşmasıdır. Mesela Shyamalan, twistini sona saklar ve tüm anlatımını bunu destekleyecek şekilde kurgular. Birkaç filmini izledikten sonra bu şok finaller için özellikle uydurulmuş anlatım tarzı insanı kusturur. Pascal Laugier’in ise bu kadar bekleyecek zamanı yoktur. Tüm dinamiklerini ve temposunu bozma pahasına filmin ortasında düzeni yıkar ve o ana kadar “Ne olacak acaba” diye meraklanan seyirci, çözünme noktasından sonra “Lütfen bu da olmasın” diye inlemeye başlar. Twisti zorlamaz, sadece öykü onu gerektirdiği için uygular. Başka şekilde anlatayım: Shyamalan sizi iskambil kağıdından ev yapma konusunda teşvik eden bir yönetmendir. Siz, saatler sonra işin içinde bir bit yeniği olduğunu hissedip, en sonunda yönetmenin pislik yapıp iskambilden evi yıkacağını anlarsınız ve (tabiatıyla) onunla oynamak istemezsiniz. Fakat yönetmen “valla bir pislik yapmıycaaam” der hatta iskambilleri zorla kendi yerleştirmeye çalışır. Sonunda da tahmin edeceğiniz gibi “sürpriiiz” diyerek evi kendi elleriyle yıkar. Pascal Laugier ise iskambilden ev yapmanıza karışmaz, uzaktan izler ama sizi engellemez de. Siz daha ikinci katı çıkmaya çalışırken bekleyecek sabrı kalmamıştır. Elinize çarparak yaptığınız her şeyin yıkılmasına sebep olur. Muhtemelen de ağlarken sizi yalnız bırakır.

İkincisi ve daha da önemlisi Pascal Laugier filmleri didaktik değildir. Şimdiye kadar iki filmini görmüş olsak da kesin olarak söyleyebiliriz ki; moral değerlere yaklaşırken değil öğüt verici, bile isteye siyaseten yanlıştır. Hatta bir önerisi bile yoktur, izleyicisini çözümsüzlükle başbaşa bırakmayı sever. Film bittiğinde muallakta kalırsınız; bıçak karnınıza sokulduğuyla kalır, tedavisi söylenmeden film bitmiştir. “Öyle değil mi? Öyle değil mi?”

The Tall Man, kim ne derse desin iyi bir film. Bildik gizem filmlerinden uzak anlatımı, aksiyonu ve terse yatıran kurgusuyla izleyiciyi diken üzerinde bırakıyor. Ve bittikten sonra bile etkisi uzun süre kalıyor. Pascal Laugier, eğer kendini tekrarlama gafletine düşmezse, geleceği parlak, favori yönetmenlerimden biri haline geliyor, ağır ama emin adımlarla.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ