Bazı pencereler asla açılmamalı... Secret Window (2004)

The Stone Book

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

13 Eylül 2010

3 Adet Yorum

3

El Libro de Piedra
Yönetmen: Carlos Enrique Taboada
Senaryo: Carlos Enrique Taboada
Imdb Puanı:7.4/10
Yapım: 1969, Meksika, 99 dakika
Oyuncular:
Marga López, Joaquín Cordero, Norma Lazareno, Aldo Monti, Lucy Buj

Genç bir dadı, Julia Septién, iş başvurusu için zengin bir adamın malikanesine gelir. Evin küçük kızına, Silvia’ya hem hocalık hem de dadılık yapacaktır. Çünkü 2 sene önce ağır bir menenjit geçiren Silvia’nın okula gitmesi, doktorları tarafından henüz uygun bulunmamaktadır. Baba Eugenio genç kadını uyarır; Silvia biraz garip davranmaktadır. Fakat Julia’nın hasta çocuklara bakma konusunda kendine güveni tamdır. Nihayet baba ağzındaki baklayı çıkarır; Silvia’nın akıl sağlığı yerinde değildir.

Küçük kızla tanışmak isteyen Julia, bahçeye çıkar. Malikane oldukça geniş bir toprak parçasının üzerine kurulmuştur ve hemen yanında ormanlık bir arazi vardır. Silvia bu bahçede gizli köşelere saklanmaktadır. Julia kızı bulur ve arkadaşı olmak ister. Fakat Silvia şiddetle reddeder. Onun bakıcıya ihtiyacı yoktur. En iyi arkadaşı “Hugo” ona göz kulak olmaktadır zaten!

Eugenio ve genç eşi Mariana (Silvia’nın öz annesi yıllar önce ölmüştür) Hugo’nun tamamen hayal ürünü olduğunu söyleseler de Julia inanmaz. Belki de gerçekten bir oğlan çocuğu Silvia’yı ziyaret etmektedir. Baba, genç dadının gerçeği gözleriyle görmesini ister ve Julia’ya orman içindeki gölün kıyısına bir bakmasını salık verir. Julia gölün kenarında, kitap okuyan bir oğlan heykeli bulur.

Carlos Enrique Taboada’nın Meksika sinemasını gotik korkuyla tanıştırdığı dörtlemesinin {Diğerleri “Hasta el viento tiene miedo (Even the Wind is Afraid, 1968)”, “Más Negro Que la Noche (Blacker Than the Night, 1975)” ve “Veneno para las Hadas (Poison for Fairies, 1982)” idi} ikinci ayağı olan El Libro de Piedra, yine eli ayağı düzgün, nitelikli bir gizem filmi. Öykünün çıkış noktası Henry James’in “The Turn of the Screw” adlı romanını andırıyor. Hatta romanın bir uyarlaması bile diyebiliriz. Fakat gidişatına bakılırsa, romandaki alt metinlere pek uymadığı görülecektir. Film daha çok, romanın başka bir serbest uyarlaması olan “The Innocents (1961)”dan esinlenmiş gibi duruyor. Hatta dadı rolündeki Marga López’in Deborah Kerr’e olan benzerliği kıyafet ve saç tasarımıyla desteklenmiş sanki.

Doğrusunu söylemek gerekirse film çoğu kişiye sıkıcı gelebilir çünkü anlatım tarzı çoktan demode oldu. Bir tiyatro oyunu gibi, birbiri ardına eklemlenmiş diyaloglarla ilerleyen öykü anlatımı nabzı belirgin olarak düşürüyor. Hatta filmin uzun olmasına sebep olan bazı gereksiz (ve anlamsız) diyaloglar atılsa hiç de fena olmazmış. Onun yerine biraz daha gerilimli sahne konabilirdi. Halbuki film buna olanak tanıyacak karanlık bir atmosfere sahip. Çoğu sahne karanlıkta, orman içinde veya odalarda geçiyor. Mekan kullanımı çok iyi. Evin üzerinde bulunduğu ormanlık arazi hem çok dingin ve rahatlatıcı hem de insanı geriyor. Özellikle de göl ve kenarındaki çocuk heykeli… 7 yüzyıl öncesinden kalma olduğu halde gayet modern duran bu heykelin sırıtan suratı insanın tüylerini ürpertiyor. Aynı suratı odanın karanlık köşelerinde de görmek pek hoş olmuyor tabii ki. Bu sahneler gerçekten iyi. Özellikle de Silvia’nın vaftiz babası Carlos’un arabasında geçen sahne herhalde filmin en gerilimli dakikalarını oluşturuyor.

Ben filmin bir başka sahnesini de çok sevdim. Geniş arazinin sınırları içindeki, gotik korku filmlerinin kamberi gibi, terkedilmiş bir kilise binası filmin içine oldukça iyi konumlandırılmış. Filmin en iyi oyuncusu olan Marga López, genelde bu tür filmlerde rastlanmayacak şekilde güçlükle gerçekleştirilebilecek bir sahneye zorlanmış. Yönetmenin, aktristini taş duvarlara topuklu ayakkabıyla tırmanmaya zorlaması bana Alfred Hitchcock‘un acımasızlığını hatırlattı.

Carlos Enrique Taboada’nın Hammer filmlerine olan tutkusu bu filme de yansımış. Oldukça soğuk bir oyunculuk tutturan aktörler kanı kaynayan Meksikalı’lara pek benzemiyor. Hatta bu “İngiliz soğukkanlılığı” nedeniyle ölümlere bile yeterince gerçekçi tepki veremiyorlar sanki. Alınlarını tutup “Tanrım, ne korkunç olay!” diyerek geçiştirdikleri acayip olayların bini bir para! Onun dışında oyunculuk için kötü diyemem. En azından abartı yok. Hatta küçük kız Lucy Buj bile ilk filminde iyi iş çıkarmış diyebilirim. Özellikle de, o dönemdeki Meksikalı çocukların filmin içine s*çabilecek enerjide oldukları göz önüne alınırsa…

Anlatım tarzındaki handikaplara değinmişken mantık hatalarından söz etmemek olmaz. Senaryo kağıt üzerinde çok güzel görünse de asıl olay gözden kaçmış: bir baba, küçük kızının sorunlar yaşadığı ve üvey annesini çıldırmanın eşiğine getirdiği bu yeni malikanede kalmakta neden ısrar etmektedir? Çıkış noktası aksadığı için gizemli olayların ardındaki sırrın yavaş yavaş ortaya çıktığı gidişat da anlamını yitiriyor. Ki başka bir filmde gayet hoş durabilirdi. Çünkü işin içine kara büyü karıştığı halde, film boyunca hiç okült sahne yok. Bir sahnede bile doğaüsü olay sergilenmiyor. Bu tarz, gerçekçiliği perçinleyen güzel bir anlatımdır. Ayrıca filmde hiç kan ve çıplaklık yok ki bu da yönetmenin istismardan çok anlatım tarzına odaklandığını kanıtlıyor. Ev içinde, özellikle de küçük kız Silvia’nın odasının içinde geçen sahneleri görünce “The Others (2001)”ın bazı sahnelerinin esinlenildiği kaynağı bulduğumu hissettim. Bu arada (her ne kadar ipucu vermek istesem de bunu söylemezsem ölürüm) akşam yemeği masasında küçük kızın pencereden dışarıya bakarak (biz orada ne olduğunu görmüyoruz) başını “yapma” anlamında salladığı sahne keşke başka filmlerde de referans gösterilseymiş. Değerlendirilemediğinden harcandığını düşündüğüm bir sahne bu.

Başka yerlerde de belirttiğimi zannediyorum. Bir filmin atmosferini müzik yardımıyla kolaylıkla değiştirebilirsiniz. Son zamanlarda çoğu gerilim filminin ucuza kayması, müziğe önem verilmemesinden kaynaklanıyor. Siz en şiddetli sahnede fona carıl carıl gitarlar, cızır cızır distorsiyonlar koyarsanız filminiz komedi olur, doğrudan DVD piyasasına düşer. O yüzden artık iyi gerilim filmi yapılamıyor. Bütün filmler korku-komedi ya da gore… İyi bir örnek olması açısından (genelde hep bu örneği veririm) “The Ring (2002)”i ele alalım; remake olduğu için baştan eksi puanla başlamış ama kendi çabalarıyla iyi bir seviyeye yükselmiş filmin, kaynak aldığı orijinal “Ringu”dan bile daha iyi olmasının asıl sebebi (bana göre) hiç de hafife alınmaması gereken müziğidir. Naomi Watts’ın otomobiliyle malum kasabaya gittiği sahnedeki müziği hatırlayın… Bunları şu sebeple söylüyorum, El Libro de Piedra‘nın müzikleri de harika. Zaten öyle olmak zorunda, atmosferik gerilime sırtını dayaması lazım.

Nihayetinde, The Stone Book, belli bir düzeyin üzerinde, profesyonelce kotarılmış düzgün bir yapım. Öyküsü için süresi fazla uzun olduğundan can sıkıcı olabiliyor. Öneminin büyük bir kısmını tarihi değerinden alıyor fakat izlediğinizde göreceksiniz hayatınızı değiştirecek bir film değil.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ