Prime Time'a hoş geldin, sürtük! Freddy Krueger - A Nightmare On Elm Street 3: Dream Warriors (1987)

The Serpent and the Rainbow

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

KonukYazar

23 Eylül 2009

7 Adet Yorum

7

Yönetmen: Wes Crawen
Senaryo: Richard Maxwell, Wade Davis (Kitap)
Yapım: 1988 A.B.D. Süre: 98 Dakika
Oyuncular: Bill Pullman, Cathy Tyson, Zakes Mokae, Paul Winfield, Brent Jennings, Conrad Roberts, Dey Young

“Korku filmleri korkuyu yaratmazlar, onları serbest bırakırlar!”  Wes craven

Bilinçaltı denen çöplük… Bilinçaltının var olması mı daha korkunçtur yoksa bilinçaltında olanlarla yüzleşmek mi? Bastırdığımız her kötü anı, her suçluluk duygusu, ister kendimizle ister başkalarıyla ilgili en kabul edilemez gerçekler,en aykırı ayrıntılar,birgün karşımıza çıkmak üzere bilinçaltında saklanır. İnsanlığın en kara eylemleri, en büyük günahların çetelesi hep bilinçaltında saklanır. Ve mutlak unutmak diye birşey yoktur insanoğlu için. Unutmak istediği yada unuttuğunu sandığı en büyük acılar hiç beklenmedik bir anda karşısına çıkacaktır. Çoğu zaman pek çok korku filminden daha ürkütücü gerçeklerle doludur orası. Ama gelin görün ki zihin huysuz,vahşi bir at gibidir. Zorlanırsa sahibini sırtından artar. Zihnin ne kontrol düğmesi vardır ne de dümeni. İnsan ışık hızında seyahat etmeyi başarsa da acı çekmemeyi hiçbir insanoğlu başaramıyacaktır. Çünkü hatırlamak ya da unutmak, tamamen bilinçaltının insafına kalmıştır. İnsanoğlu, beynin ve onun en kuytu odası olan bilinçaltının tahakkümü altında sonsuza kadar süren bir debelenmenin içindedir. İnsanoğlu, kendi beyninin kontrolünde, zindanlara atılımış sefil, zavallı bir mahkum gibi, yaşadığı her şoku atlatmaya çalışarak mutluluğu hayal eder durur.

Uyku da bilinçaltıyla başbaşa kalma halidir ve rüyalar ve onun ikiz şeytani kardeşi olan kabuslar da uykunun türettikleridiir. Yukarda yaptığım yorumlar her ne kadar” Elm Sokağında Kabus” filmini anımsatsa da “Serpent and the Rainbow” ve “Elm Sokağında Kabus” filmi arasında belli yönleriyle benzerlikler bulunur. Kabusları basit ama en etkili betimleyen yönetmen olan Wes Craven, bu filmde de kabuslara sık sık yer veriyor. Ana karakterimiz Dennis Allan, ekseriyatla çekeceği çileyi kabuslar görerek dolduruyor.

Filmin öyküsü bilim adamı olan Dennis Allan, kullanan kişiyi bilincini yitirmeden felç eden bir ilacın söylentisinin peşinde, zombi ve vudu efsaneleriyle dolu, devrim rüzgarlarıyla kasıp kavrulan Haiti’ye gider ve macera başlar şeklinde özetlenebilir.

Filmde modern insanın kafasını kurcalayacak pek çok soru soruluyor. Ruhun var olup olmadığı, ölümün bir son olup olmadığı, inanç ile bilim arasında bir çatışmanın olup olmadığı gibi tartışmalar yapılıyor hep. Hiç birimizin hazzetmediği mezarlıklar, tabut, gömülme gibi görsellerle temas, seyircinin aklını yormak için hiç kesilmiyor.

Seyirciyi iki arada bir derede bırakmak, kabullerini sarsmak için kurnaz bir yol izlenerek akademik bir lisan kullanıyor. Filmin başlarında ilaç sektöründe çalışan akademisyenlerin “Zombileştirmeden”, bilimsel bazı kanıtlar sunarak bahsettiklerine ve Dennis Allan’ı bu konuda yönlendirdiğine, ikna ettiğine şahit oluyoruz. Bilim dünyası zombileştirmeye kuşkusuz bir şekilde inanınca bize de bunu kabullenmek düşüyor. Bu noktadan sonra seyircinin zihninde bir ikilem başlıyor ve olasılık tahmini yapmak zorlaşıyor.

Filmde esas işlenen korku, ruhun ne derece korunaksız olduğu ve öldükten sonra büyüyle ruhumuzun ve bedenimizin başka insanlar tarafından ele geçirilebileceği. Ortalıkta avare gibi dolaşan ,ölmesine izin verilmeyen ebedi uykusundan zorla uyandırılmış, mezarından şapşal bir zombi olarak dirilmiş, ne ölüler ne de yaşayanlar arasında bir yere sahip olamayan bir ölü olma korkusu. Ölümün büyük bir azabın başlangıcı olması. Cehennemin hakiki bir biçimde bu dünyada yaşanması. Sonsuza kadar sürecek, bir acı.

Mistizm pek çok olasılığa, yoruma ve sezgilere açıktır. Oysa ki bilim kesindir ve mistizmi tümden ve şiddetli bir şekilde reddeder. Korku sineması da, mistizm ve bilim arasındaki çatışmadan doğan bu boşluğu ve sonuçsuzluğu çok iyi görür ve “Doğaüstü” diye tabir edilen pek çok olayı iyi birer senaryo malzemesi haline getirir. Bu bağlamda Serpent and the Rainbow, modern insanın mistizme olan açlığını, ötekileştirilen toplumların arasına giderek anlatıyor. Positivzm ve Rasyonalizmle kuşatılmış modern insanın açmazları, Haiti gibi üçüncü sınıf bir dünya ülkesinin ritüelleri ve inançları tecrübe edilerek, açığa vuruluyor. Zaten Batı toplumları tarih boyunca bilimsel olmanın getirdiği daralmayı, hep başka toplumların arasında yaşayarak aşmaya çalışmıştır.

Birden fazla boyutu olan bu filmde, zombilik ve kabuslar bir eksen dahilinde birleştirilmeye çalışılsa da bunda başarılı olunduğunu söyleyemiyeceğim. Tam tersine bu çaba senaryoda büyük bir yırtığa sebep oluyor. Zombileştirilen karakterlerin başkalarının rüyasına gönderilme meselesi hayli havada kalmış. Zombileştirme ve kabuslar arasında kurulmak istenen bağ cılız ve ikna edici değil. Filmin kötü karakteri “Yüzbaşı Peytraud”, haddinden fazla sevimsiz olmasıyla beraber siyasal nedenler yüzünden kötülük yaptığı içindir ki, büyük bir korku figüru olma potansiyeli taşımıyor ve seyircinin aklında yer edinemiyor.

Senaryonun tıkır tıkır işlediğini söylemek hayli zor. Ana karakter Dennis Allan’ın neyin peşinde olduğunu ve ne yapmaya çalıştığını anlamak zaman zaman hayli zorlaşıyor. Çok fazla tema işleniyor filmde. Aşk, ölüm, ruh, vudu büyüsü, totem, Tanrı’ya insan kurban edilmesi, arkadaşlık, kahramanlık, zombilik, afrikanizm, başarı, buluş, kariyer, sağlık sektörü, halk devrimleri… Filmi izlerken bu kadar temayı öğütmek hayli zor. Filmin başlangıcı itibariyle İndiana Jones’u hatılatması ve hayli sade başlaması da başka bir kusuru. Aksanlı ingilizce konuşan afrikalı zombilerin ne kadar ürkütücü olduğu ve yan karakterlerin oyunculuğunun ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık olsa da, aksanlı konuşan karakterler oldum olası korku filmlerini baltalamışlar, istemiyerek de olsa komedi unsuruna dönüşmüşlerdir.

Film, son bölüm itibariyle Scream’ın habercisi diyebilirim. Wes Craven kabuslardan ve sürreal konulardan hıncını ve hevesini, Serpent and The Rainbow’da fazlasıyla alıyor. Son bölümde ölmek bilmeyen ve nerden çıkacağı belli olmayan Yüzbaşı Peytraud’la, dişe diş, göze göz bir kapışmaya yer vererek Scream’ı müjdeliyor adeta.

korkucu.com için yazan Ali CEYLAN


Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Konuk Yazar

Tüm Yazıları
Yazılarıyla sitemize katkıda bulunan konuk yazarlarımız.

Yorumlar (7 Yorum)

YORUM YAZ