Annem bana bunu asla yapmamamı söylemişti. The Hitcher (1986)

The Ring

Korku Film Arşivi

YasinKarakaya

23 Eylül 2008

2 Adet Yorum

2

Yönetmen: Gore Verbinski
Senaryo: Kôji Suzuki (Kitap), Ehren Kruger
Yapım: 2002 ABD / Japonya Süre: 115 Dakika
Oyuncular:Naomi Watts, Martin Henderson, David Dorfman, Brian Cox, Daveigh Chase


‘The Ring’in çıkış noktası, bir çok Hollywood geriliminde olduğu gibi bir şehir efsanesi..Fakat bu kez ortada kabus gibi görüntülerle dolu bir video kaseti vardır. Bu kaseti izleyenlere esrarengiz bir telefon gelmekte ve yedi gün içinde ölecekleri bildirilmektedir. Bayan gazeteci Rachel Keller önceleri bu konuya kuşkuyla yaklaşır. Ancak kaseti izleyen dört gencin arka arkaya esrarengiz biçimde ölmesi üzerine düşüncesi değişmeye başlar. Araştırmacı gazetecilik tutkusuna yenik düşen Rachel, bu video kaseti ele geçirip kendisi izler. Artık hayatı tehlikededir. Üstelik sadece kendisinin değil, oğlununun da hayatı tehdit altındadır. Arkadaşı Noah’ın yardımını isteyen Rachel’in önünde bu sırrı çözmek için sadece yedi gün vardır..

Hepimiz zamanında birbirimize korkunç ve gizemli bulduğumuz şeyleri anlatarak, kendimizi heyecanlandırmak , (altında yatan korkmak istemektir) karşımızda bizi dikkatle dinleyeni korkutmak için elimizden geleni yapmışızdır. Bu çoğu zaman birine iğrenç bir eşek şakası yapmak kadar zevkli olur. “The Ring” başladığında karşımıza böyle bir olayı gerçekleştirmek isteyen iki genç kız geliyor. Aslında bu iki arkadaş sıradan geyikler yapmak için bir araya gelmiş gibi görünürler ama şaka niyetinde birbirlerini korkutmaya çalışıyorlardır. İnsan için bir başkasını korkutmaya çalışmak yada korkmak istemek nasıl oluyorda, içten içe bir zevk kaynağı olabiliyor anlayamıyorum. Bu herhalde insanın gizli şeytani dünyasında barındırdığı doğal bir dürtüdür. İnsan doğası deyip geçsek de içinde bulunduğumuz ilginç bir durum gibi görünüyor. Böyle bir davranış sergilesekte bir anlık bir heyecandan sonra hiç hoş olmayan karanlık ve ürpertici bir duyguya kapılıyoruz. Korkulan hakkında düşündükçe ondan neden korktuğumuzu anlayamıyoruz, gerçekte korkulana mantığımız ile yaklaştığımızda aslında korkmanın mantıksız olduğunu sezinliyoruz ama korktuğumuz hakkında hayal kurdukça onu yanımızda canlandırıyoruz adeta, bir ürperti düşüyor insanın içine garip bir şekilde.

Yukarıda anlattıklarımı biraz sonra bahsedeceğim filmle pek bağdaştıramazsınız ama olay örgüsünü bırakıpta işin asıl insani boyutunu göz önüne aldığımda bu düşünceler aklıma geldi işte..

Korku sineması tarihi boyunca izleyiciyi korkutmak için birbirinden farklı yöntemler denendi. Bunların içerisinde en etkileyici olansa seyirciyi izlediği deneyime ortak etmekti. 50’li yıllarda çekilmeye başlanan 3 boyutlu korku filmleri bu alanda yapı­lan ilk girişimdi. Yine aynı dönemde William Castle’ın yapımcılığını üstlendiği eğlenmek amacıyla sinema salonlarını dolduranlar koltuklarına yerleştirilen kablolar sayesinde sağlanan ani sarsıntılara, biletle beraber kendilerine teslim edilen hayat sigortala­rına tanıklık ettiler. Alfred Hitchcock ise “Sapık” ile izleyicinin seyir alışkanlıklarını değişti­recek numaralara başvurdu, fragmanlarda (ve sinemaların gişeleri önünde yapılan anonslar­da) filmi başından itibaren izlemelerini ve sürprizlerini kimseye açıklamamalarını buyurdu, İspanyol yönetmen Bigas Luna 1986 yapımı filmi “Anguista”da film içinde film kavramını pek görülmemiş şekilde kullanarak izleyicinin karakterlerle özdeşlemesine engel teşkil ede­bilecek tüm öğeleri ortadan kaldırdı ve bir korku filmi başyapıtına, izleyiciye oynanmış en ze­kice oyunlardan birisine imza attı. 1999’da yeri yerinden oynatan “Blair Cadısı” ise izledik­lerimizin gerçek olduğunu iddia eden bir sahte belgeseldi. Bu filmler arasına rahatlıkla “The Ring”i de dahil edebiliriz. Zira bu sefer izleyenlerin bir hafta içerisinde ölmesine sebep olan bir video kaset söz konusu. Eğer önceki filmlerle bağlantı kuramadınızsa biraz daha açalım, söz konusu video kaseti film içerisinde biz de seyretmekteyiz..

“The Ring” aslında Ja­ponya’da çok satmış bir romana dayanmakta. 1989 yılında yayımlanan, Koji Suzuki’nin yazdığı bu roman önce bir televizyon filmine kaynak ol­muş. 1995 yılında çekilen bu televizyon filmi “Ringu: Kanzenban” adını taşımakta. Hakkında çıkan çeşitli yazılara bakarsak, Japonların Fuji TV isimli televizyon kanalı için çekilmiş bu film için pek olumlu şeyler söylendiğine rastlayamıyoruz. Genel kanı filmin korkutucu olmaktan uzak düştüğü yönünde. Ancak 3 yıl sonra çekilmiş olan, Hideo Nakata’nın yönettiği “Ringu” söz konusu olduğunda işler değişiyor. Yine aynı romandan, 1998 yılında uyarlanan “Ringu” önce ülkesi Japonya’da büyük bir ilgi gördü. Ülkesinin sinema tarihinde en çok hasılat yapan korku filmi olma özelliğini fazla zorlanma­dan kazandı. Birkaç yıl sonra çeşitli Avrupa ülke­lerine dağıtımı yapıldığında da benzer bir ilgi gördü. Özellikle de İngiltere’de… Japonların bu özgün ve başarılı korku filmi İngil­tere’de eleştirmenlerden o kadar büyük bir ilgi görmüştü ki, ünü buralara kadar gelmişti. Bizler de ‘Ringu’yu o sıralarda keşfetmiştik. Bu arada filmin gördüğü ilgiyi göz önüne alan Japon ya­pımcılar da boş durmamış, hemen devam filmi “Ringu 2″nin (1998) ve ilk filmdeki olayların ön­cesini anlatan “Ringu 0: Baasudei”nin (2000) çe­kilmesine önayak olmuşlardı. Kendi çapında ufak bir efsaneye dönüşen bu korku filminin Amerikalı yapımcıların ilgisini cezbetmesi de uzun sürmedi ve 2002 yılı içerisinde “Ringu”nun yeniden çevrileceğinden haberdar olmuştuk. Aslında ABD yapımı “The Ring” bir yana, arada “Rasen/The Spiral” (1998) isimli bir diğer Japon filmi, “Ringu: Saishuusho” (1999) adında 12 bölümlük bir tele­vizyon dizisi ve “Ring” (1999) adında Güney Ko­re yapımı bir diğer yeniden çevrim de var. Ancak serinin bu örnekleri kendi ülkeleri dışında fazla bilinmeyen ve genellikle esas “Ringu” üçlemesi­ne dahil edilmeyen devam filmleri veya yeniden çevrimler. Dolayısıyla içerdiği filmler say say bit­meyen bu “halka”yı biraz daraltmakta ve bizi esas olarak ilgilendiren filme odaklanmakta fayda var.

Gore Verbinski’nin yönettiği “The Ring”in hika­ye yapısı, bir iki değişiklik dışında, orijinal film “Ringu” ile aynı şekilde ilerliyor. Gazeteci Reiko Asakawa’nın lise öğrencisi yeğeni bir arkadaşıyla evde yalnızken garip şekilde ölür. Genç kızın kalbi bir­denbire durmuştur. Yanındaki arkadaşı ise paralize olmuş ve bir akıl hastanesine kaldırılmıştır. Doktorlar bu ölüme bir anlam veremezken, Re­iko garip bir şehir efsanesine kulak misafiri olur. Yeğeni öldüğü geceden tam bir hafta öncesinde bir grup arkadaşıyla bir pansiyonda kalmıştır. Gruptaki arkadaşlarının hepsi de genç kızla aynı gece, aynı saatte ve aynı şekilde ölmüştür. Mev­zubahis şehir efsanesine göre her şeyin sebebi bir video kasettir. Gençler geceledikleri pansiyonda buldukları bir video kaseti izlemişlerdir. Kaset bittikten hemen sonra ise kaldıkları odanın tele­fonu çalmış ve bir kadın sesi bir hafta içinde öleceklerini iddia etmiştir. Olayın peşine düşen Reiko söz konusu pansiyona gider ve kaseti bulur. Kasetteki garip görüntüleri izledikten sonra o da telefon yoluyla aynı mesajı alır. Başlangıçta bu hi­kayeye inanmak istemese de eski kocası Ryuji Takayama’dan yardım ister ve kaseti ona da izletti­rir. Reiko ve Ryuji kasette gördüklerinin anlamı­nı çözmeye çalıştıkça, efsaneye inanmaya başlar­lar ve kendilerini bir medyum ve kızının trajik kaderindeki gizleri çözmeye çalışırken bulurlar.

Öykü Amerika’ya taşınırken, Reiko karakteri Rachel olmuş ve başrol de Naomi Watts’a veril­miş. Korkunç Sadako karakteri ise Samara ile yer değiştirmiş. Aile ilişkileri Amerikan kültürüne uygun şe­kilde işlenirken, filmin süresi de biraz uzamış. Ancak bu bir handikap değil. Zira Verbinski filminin temposunu gayet iyi ayarlamış ve “The Ring” iki saate yakın süresi boyunca asla sıkıcı bir hal almıyor. Ancak Japon kültürü ve Amerikan kültürü arasındaki farklar, filmin izleyici üzerin­deki etkisi açısından belirleyici bir rol oynuyor.

Film, benim genelde seri katil filmlerinde gördüğüm bir klişe ile başlıyor. Telefon geliyor ve karşıdaki kişi telefonun ucundaki kıza 1 hafta içinde öleceğini söylüyor. Ölüm sahnesi yaklaşırkense ekran kararıyor. Biz ölümü göremiyoruz fakat haberlerden duyuyoruz. Film bu türlü bir klişeyi kullanarak ilk başta bizim filme sıkıcı bir gözle bakmamızı sağlıyor. Ama daha sonra film kendi iç karartıcı havası içerisine öylesine yerleşiyor ki birden kendimizi sürükleyici ve ürpertici bir arayışın içinde buluyoruz. Filmin ana kahramanları Rachel ve Noah, film boyunca üzerlerine dadanan lanetin esrarengiz perdesini aralamaya çalışıyorlar. Bu laneti aslında ölen kızın arkadaşının anlattıklarından yola çıkarak fark ediyorlar ve bunu araştırmak için bu lanetin kaynağını kendi üzerlerinde deniyorlar. İşte bu noktadan başlıyor film. İzledikleri anlamsız ama bir o kadar sıkıcı ve korkunç video kasetten sonra gelen telefonda onlara 1 hafta sonra ölecekleri haber veriliyor. Artık 1 hafta süreleri vardır ve bu süre içinde laneti çözmek zorundadırlar. Gerçekten çok korkunç görüntüler ile karşılaşıyorlar. Sonunda laneti çözüyorlar ama onu yok edemiyorlar. Filmin sonu mutlumu yoksa acımı bilemiyorum çok garip bitirmişler aslında, ama insanın içinde bir çeşit karamsarlık bırakıyor.

Sonuç olarak filmde bir sahne var ki (en son ölüm sahnesi) bu sahne filmi gözümde bir korku filmi olarak yücelten tek sahne idi. Yönetmen filmi birkaç karede bitirmiş diyebilirim. Bu sahnede şu ana kadar hiçbir filmde görmediğim çok farklı bir görüntü vardı ve filmin bu 5 dk lık bölümü içinde bütün lanet ve korku birden Noah’ın yanıbaşında belirdi. Doğrusunu söylemek gerekirse şu ana kadar izlediğim en korkunç sahnelerden bir tanesiydi bu. Sonuç çok daha ilginç, adam (Noah) korkudan ölüyor, hiçbir şiddete maruz kalmadan. Asıl ölümcül olanın his ve duygularımız veya zihnin intiharı olması filmin kafama takılan tek felsefi notuydu. Filmin amacı böyle bir ana düşünce ortaya koymak değil ama bunun film üzerine sorulması gereken bir soru olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bu film ‘ben korku filmi izleyicisiyim’ diyen herkesin izlemesi kaçınılmaz olan bir film. Ayrıca son yıllarda yapılan klasik klişe yapımlardan uzak duran ender filmlerden bir tanesi…(Not : Orijinal Japon filmi Ringu’yu da mutlaka izlemelisiniz.)

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ