Hepimiz ara sıra deliririz! Norman Bates - Psycho (1960)

The Revenant

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

Fatih Yürür

01 Şubat 2013

4 Adet Yorum

4

Yönetmen: D. Kerry Prior
Senaryo: D. Kerry Prior
Imdb Puanı: 6.4/10
Yapım: 2009, ABD, 117 Dakika
Oyuncular: David Anders, Chris Wylde, Louise Griffiths, Jacy King, Eric Payne, Bernardo Badillo

ÇORBAYA DÖNEN FİLMLER KUŞAĞI

Şef diyor ki; altından girilip, üstünden çıkılmış; dağılan beyin parçaları misali etrafa saçılmış, parodisi, draması, aksiyonu, pırasası, hıyarı marulu demeksizin tüm çeşitlerine bulaşılmış zombi filmlerine sonsuz tahammülü olanlardansanız eğer; The Revenant, ağzınıza bir parmak da olsa bal çalabilir. Tabi sağlam bir sabır küpü olma şartını göz ardı etmemek lazım!

The Revenant, kağıt üzerinde işler gözüken fikirlerin büyük bir kısmına sahip olmasına rağmen, pratikte bu fikirlerden “keyifli” sonuçlar çıkaramamış bir yapım. Tıpkı Deadheads’de olduğu gibi, bir zombi filmi parodisi olmaya soyunan, ama kendini ve fikirlerini açıklamak için de saçma sapan bir çabaya kalkışıyor. D. Kerry Prior’un “aman filme yedirdiğim espriler anlaşılmayacak!” kaygısı ile giriştiği bu kendini açıklama takıntısı, anlatılan hikayenin hem daldan dala konmasını hem de çiklet gibi uzamasını sağlamış. Dolayısı ile 80 dakikalık ortalama “parodi” süresi de, gereksiz bir biçimde iki saate yayılmış.

Tabi The Revenant’ın en önemli zaafı da bu değil. Sözüm ona fiyakalı politik göndermelerin peşinde koşan Prior, ağızlara pelesenk olmuş, sıfır yaptırıma sahip şuursuz eleştiri kalabalığı ile de “yeni başlayanlar için kapitalizm eleştirisi” saçmalığına elini daldırıyor. Üstelik bu parlak(!) tespitlerini daha filmin açılış sahnesine yığmaktan da çekinmiyor!

Kabaca hikayeden bahsetmek gerekirse; Irak Savaşı sırasında pusuya düşen ve kevgire dönen Bart, öldükten kısa bir süre sonra – adet olduğu üzere- hayata döner. Fakat sorun şudur ki, Bart, ölü olduğunun farkında olmamakla birlikte; zombi mi, yoksa vampir mi olduğunun da ayrımına varamamış bir ucubeye dönüşmüştür. En yakın arkadaşı olan, “profesyonel gıcık” Joey başta olmak üzere, Bart’ın çevresindeki hiç kimse onun, zombi mi yoksa vampir mi olduğunun ayrımını yapamaz. Daha sonra konuya çetrefilli bir açıklama getirilemese de, Bart, bir hortlak olarak kabul edilir. Vampirler gibi kan içer, ama fiziken bir zombinin hırpaniliğine ve salaşlığına sahiptir.

Joey, zamanla Bart’ın ölümsüzlüğünden faydalanmaya karar verir. İnsanüstü güçlerinin yardımı ile Bart’ın bir suç savaşçısı haline gelmesini sağlar. İki kafadar, şehrin dört bir yanını tarayarak, Batman ve Robin ikilisi misali, kötülerin köküne kibrit suyu ekmeye başlarlar. Bart için, bu suçla savaş meselesi, dünyadaki varlığına bir anlam katma işlevi görürken; Joey’e göre bu durum arkadaşının üzerinden prim yapacağı bir şöhret kapısı olarak görülür. Joey vurulana kadar, İkilinin, süperkahramancılık girişimleri, daha ziyade Bart’ın domine ettiği tek kişilik bir şovdur. Kör bir kurşuna kurban giden, dangalak Joey; Bart tarafından ısırıldığında ise, hem suçla savaş mevzusu renklenmeye başlar, hem de hikayenin rotası bambaşka bir yöne kayar.

Kanka komedisi, fonunda bir zombi/vampir parodisi olarak değerlendirilebilecek The Revenant; hiç kuşkusuz türün meraklılarının ilgisini çekebilecek birkaç fiyakalı fikre sahip. Kaba bir tarife girişmek gerekirse, Deadheads filmini alın, üzerine bir kaşık Colin ekleyin, önümüzdeki günlerde vizyon şansı elde edecek olan Warm Bodies ile de hafifçe çırpın; kabardığı anda ortaya çıkacak ürün aşağı yukarı The Revenant’a benzeyecektir. Filmin orijinal tarafı ise, zombi parodisi konseptine, zombi/vampir karışımı suç savaşçılarını yerleştirmiş olması. Biraz daha eğlenceli işlendiğinde, izleyiciyi dört köşe edecek olan fikirler, Prior’un çarçur ettiği zırvalar olarak kalmasaymış, The Revenant, son yılların en keyifli parodi filmlerinden biri olabilirmiş!

Bu hali ile The Revenant, iki-üç sezonluk bir korku – komedi dizinine meze olabilecek fikirleri, tek filme sıkıştırmaya çalışan; filme eklenen her fikir ile de toz şeker gibi dağılan bir seyirlik olarak değerlendirilebilir. Özellikle hikayenin son yarım saatte değişen rotası, sabırlı izleyicileri biraz olsun ödüllendirse de, genel anlamda fazla ağır aksak ilerleyen bir yapıya sahip. Özensiz diyaloglar, üzerinde fazla durulmamış bayat espriler, tırnaklarınızı kemirtecek oyunculuklar ve nihayetinde kokuşuk birkaç cümleye indirgenmeye çalışılan politik göndermeler de filmin çıtasını düşürmüş ister istemez. Hele ki, zombi parodilerinin onlarca keyifli örneğini izledikten sonra, The Revenant’ın fenalık geçirmenizi sağlayacak kadar sığ sularda yüzdüğünü söylemek yerinde olur!

Bütün bu olumsuzluklara rağmen The Revenant, türün meraklılarının şans tanıması gereken bir film. Türe ilgi duymayanlar için de parlak fikirlerin nasıl “işlenmemesi” gerektiğine örnek teşkil etmesi bakımından ibretlik bir yapım olarak tavsiye edilebilir. Son tahlilde, zombi parodisi olması gereken, ama türleri evlendirirken, şahitleri evde unutan; ne gelinine duvak takan ne de damadını tıraş eden bir yapım The Revenant… Bu dağınıklık ve keşmekeş içerisinde zombi parodisine dair bir şeyler bulduğunuzda da filmden umutlanmamanız neredeyse imkansız…

Daha kısa tabir ile The Revenant, en az üstte yazdığım paragraf kadar karışık, sinir bozucu ve bir o kadar da tahammülü zor… Tabi bunlardan tat almayı biliyorsunuz orası başka!

Korkusitesi için yazan Fatih Yürür

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Yürür

Tüm Yazıları
1987 yılının, diş takırdatan bir Şubat gecesinde, garip bir kapsül ile dünyaya düşmüştür bu kişi. Nitekim yıllar sonra gerçek ailesinin dünyalı olduğunu, uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlayacak, ama uzaylıların iyi tarafını alıp, kalan bütün enerjisi dünyalı olmaya harcayarak gezegen hayatına adapte olacaktır. Üniversite yıllarına kadar neler yapıp ettiği ile ilgili hafızasında net anılar yoktur (atmosferin yan etkisi) fakat yirmili yaşlarının civarını fazla hızlı yaşamıştır. Kocaeli Üniversitesi’nde, Görsel İletişim Tasarımı öğrenimi gördüğü süreçte, kah müziğe dadanarak, kah sinema üzerine yazılar yazarak, kah grafik tasarım işine bulaşarak, kah da çizgi hikayeler kaleme alarak oradan oraya savrulmuş ve bünyesi karman çorman olmuştur. Hangi kulvarda olursa olsun hikaye anlatmayı sever, kitleyi bulursa coşar, bulamazsa da kalbi kırılır ama hissettirmez. Sinemanın, müziğin, edebiyatın, mizahın, çizgi romanların ve tiyatronun her türünden tarifi tanımsız bir keyif alması, bilinen en önemli özelliklerindendir. Aynı “demokratik tavırlarını” yeme-içme alışkanlıkları, giyim kuşam ya da İngiliz usulü mimari tasarımlar konusunda gösterememesi ise büyük bir talihsizliktir.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ