İnanmadığın şeyler seni öldürebilir Urban Legend (1998)

The Keep

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

21 Mart 2010

5 Adet Yorum

5

Yönetmen: Michael Mann
Senaryo: Michael Mann (F. Paul Wilson’ın romanından)
Yapım: 1983, İngiltere Süre: 96 Dakika
Oyuncular: Scott Glenn, Alberta Watson, Jürgen Prochnow, Gabriel Byrne, Ian McKellen, Robert Prosky

II. Dünya Savaşı sırasında Naziler’in yapıp ettikleri korku sinemasına eşsiz kaynaklar sunmuştur (bir o kadar da istismar sinemasına). Eğer Yahudi’yseniz, izlediğiniz filmin korku türünde olması bile gerekmez. O SS subayları kurta mı dönüşmez, uzaylılarla mı dövüşmez, yeri geldiğinde Necronomicon‘u mu keşfetmez… neler neler… Bu sefer nerdeyse yaşamın başından beri saklı kalan eski bir kötülük kaynağıyla başetmek zorunda kalıyorlar. Hani, maksat kötülükse alın size daha fazlası der gibi…

1942, Romanya’nın bir köyü. Nazi askerleri köydeki eski bir taş kaleyi kendilerine mevzi olarak belirlerler. Zavallı köylülerin uyarılarına aldırmadan, içi dışından daha büyük görünen, T şeklinde garip haçlarla bezeli labirent benzeri koridorlar içeren bu kaleye yerleşirler. Bir gece gerizekalı erlerden biri, bu garip şekilli haçların saf gümüşten olduğunu keşfeder ve taş bloğu kazıyarak çıkarır. Bloğun ardında, sanki uzayda konumlanmış gibi duran devasa bir tapınak kalıntısı bulurlar. O sırada hareket eden bir şey askere yaklaşır; aynı anda Yunanistan’da yatağında yatmakta olan gizemli bir adam olanları hissederek uyanır.

Sabah askerin cesedi bulunur ve gizlice öldürülen askerlerin sayısı artar. Komutanları bu olaydan zavallı köylüleri sorumlu tutar ve başkaldırdıkları için idam cezasına başvurur. Fakat kalenin tekinsiz iç duvarına yazılı bırakılan acayip bir yazının antikitesi, olayın ardında başka sebepler olduğunu düşündürür. Bu yazıdan anlayacak eski dillerde usta bir profesöre başvurmaya karar verirler ama şans bu ya; Yahudi profesör, kızıyla beraber bir toplama kampındadır!

Şimdi, kabul etmek lazım; Michael Mann çok iyi bir yönetmen. Vasat altı filmine şimdiye kadar rastlamadım. Söz konusu film de bunu kanıtlar şekilde ustaca ardarda dizilmiş sahnelerle dolu. Yönentmenin şiirsel anlatımını gösterir nitelikte ışık hüzmelerine boğulmuş flu sahnelerin lirizmi insanı büyülüyor. Fakat korku sinemasına el atacaksanız bu teknikler işe yaramaz. Nitekim öyle de oluyor, filmi izlerken iyi bir film izlediğinizi anlıyorsunuz fakat korku veya gerilim namına bir şey hissetmiyorsunuz. Halbuki elde işlenmeye uygun bir materyal var; kaleyi önce geniş açıyla sisler ardından bir göster, canavarı önce gösterme sonra en korkunç haliyle izleyiciyi korkut, her cinayet kanlı kanlı olsun, canavar kurbanlarını önce kovalasın, beden parçaları havalarda uçuşsun, alt metin olarak da ver soykırımı, ver soykırımı… Benim korku filminden anladığım budur. Michael Mann ise olayı drama hatta melodrama çevirmiş.

Anladığım kadarıyla yönetmen filmini ucuz bir korku filmine dönüştürmek istememiş ki, starlardan oluşan büyük bir kadronun desteğiyle konusuna göre uzun ama olayların gelişimi açısından kısa bir yapıta imza atmış. Mesela profesörün kızı Eva ve canavar savaşçısı (?) Trismegestus yeni tanışıyorlar; hemen akabindeki sahnede bu iki karakteri pencereden akan ışık seli eşliğinde estetik bir biçimde sevişirken görüyoruz! Sahneler uzuuun uzun tutulurken, asıl olayların anlatıldığı kısımlar hızla gelişmiş gibi gösteriliyor. Bu anlamda zihinde, güzel görüntülerden oluşan bir kolaj hissi uyanmıyor değil. İşte bu nedenle gerçekçilik hissi oluşmuyor ki korku filmlerinde gerçekçiliği yakalayamazsanız başarılı da olamazsınız.

Filmin efektleri dönemine göre çok ileride. Profesör Cuza’yı canlandıran Ian McKellen’ın yavaş yavaş gençleştirilmesi, askerlerin tacizine uğrayan Eva’nın tamamen buluttan oluşan bir yaratık tarafından taşınması gibi sahnelerde 90’lı yıllardan kalma bir film izlediğimi zannettim. O kadar iyiydi. Ama parçalanan bedenler olduğu halde neden kan göremediğimi çok düşündüm. Hatta bir askerin kafatası patlıyor ama etrafa kanlar saçılmıyor (içi küf dolu bir sandığın patlamasına benzer bir durum söz konusuydu burda. Kırmızıdan çok karanlık renkler hakimdi). Film noir motifleriyle süslenmiş stilize bir bilim kurgudur bu desek daha yerinde olacak herhalde. Kalenin geometrik ve ekspresyonist imajı, ışık hüzmeleri ve laserin biçimsel kullanımı, karakterlerin soğukluğu, yaratığın her daim değişen (ve en sonunda modern bir PC Game’den fırlamış gibi duran) bedeni estetik olarak gözü okşasa da basit izleyici için fazla gelebilir. Keşke bu dokular bu tür bir filmde harcanmasaydı. Ya da ilkel amaçlara yönelmesi gereken bir janr böyle entellektüelize edilmeseydi.

Neticede, kaliteli bir film “The Keep”. Ama türler arasında dolaşırken hiçbir yere yamanamamış gibi duruyor (Korku? Gerilim? Fantazi? Savaş? Bilim-kurgu? Dram? Alegorik?); bunu iyi anlamda söylemiyorum. Belki roman güzeldir, okumadım bilemiyorum, ama sinema daha görseldir ve konuyu gizem veya gerilimle beslemeniz gerekir. Yani anlatacağınız şeyi göstermelisiniz de sadece konuyu aktarmanız yetmez. Üstelik ağır aksak ilerleyen filmde sona doğru tırmanışa geçen bir heyecan da yok. Yanlış anlaşılmasın, gösterilmesi gereken şey şiddet değildir. Hatta birçok şey gösterilmeden gayet güzel aktarılabilir. Ben duyguların gösterilmesini isterdim. Eğer korkutmak istiyorsan, canavarı gösterme, kurbanların korkusunu göster! Diyelim amaçlanan, iyi-kötü arasındaki sonsuz savaşı sembolize eden ağır alt metinlerle süslü bir dram idiyse, filmin bu konuda da fazla yüzeysel kaldığını belirtmeliyim. İnternette başka yorumları okursanız film hakkında daha olumlu eleştirilere rastlayabilirsiniz. Ben pek tutmadım. Yine de Michael Mann’in iyi bir yönetmen olduğu hakkındaki düşüncem devam ediyor.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.