Cehennemde yer kalmadığında, ölüler yeryüzünde yürüyecek!. Dawn of the Dead (1978)

The House on the Edge of the Park

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

11 Ocak 2010

0 Adet Yorum

0

La Casa Sperduta nel Parco
Yönetmen : Ruggero Deodato
Senaryo : David Schmoeller, J. Larry Carroll
Yapım:1980, İtalya, 91 Dakika
Oyuncular: David Hess, Giovanni Lombardo Radice, Annie Belle, Christian Borromeo, Lorraine De Selle, Gabriele Di Giulio

İstismar sinemasında bir filmin başarısından yararlanmak için ona benzer isimler almak modadır. Farzedelim, “Cannibal“lı bir film çok tutarsa hemen akabinde, başlığında “Cannibal” içeren filmler teker teker gösterime girer. “Zombie“li bir film varsa hemen onun devam filmiymiş gibi davranan ucuz taklitleri ortaya çıkar. “Exorcist” için de aynı durum söz konusu olmuş; hatta hiç alakası olmayan bir film sonradan çekilen ek sahnelerle “Exorcist”e dönüştürülmüştür (La casa dell’esorcismo haline dönüştürülen Lisa and The Devil). Bahsedeceğimiz film de, isminden anlaşılacağı üzere Wes Craven’ın “The Last House on the Left“in süksesinden bir nebze nasiplenmek amacıyla çekilmiş. Ama yapımcılar işi sağlam tutmak için aynı tecavüzcüyü, David Hess’i bu filmde başrole taşımışlar. The Last House on the Left’te en sapık ve en acımasız karakteri canlandırarak, bizdeki Tecavüzcü Coşkun gibi underground bir ün kazanan David Hess, “The House on the Edge of the Park“da tüm filmi sırtlayacak bir karizmaya sahip!

Tam bir istismar sineması örneği olan filmimiz daha ilk sahnede bir tecavüzle açılıyor. Alex (David Hess) otomobiliyle genç bir kadının aracının önünü kesiyor ve kız ne olduğunu anlamadan ona hunharca tecavüz ediyor. Anladığımız kadarıyla Alex suça meyilli bir arkadaşımız. Zira hafif geri zekalı ve telkine kolay gelen arkadaşı Ricky (City of the Living Dead, Cannibal Ferox ve Deliria‘dan Giovanni Lombardo Radice) ile çeşitli konuşmalarında otomobil hırsızlığı ve tecavüz konusunda sabıkasından bahsediliyor.

Şehrin kaymak tabakasından Tom (Tenebrae’den Christian Borromeo) ve kız arkadaşı Lisa (Annie Belle; Rosso Sangue’de kafası fırında pişirilmek suretiyle öldürülen hemşireydi) arkadaşlarının evinde verilen bir partiye giderlerken yollarının üzerindeki bir otoparka uğrarlar. Otomobilinde bir sorun olduğunu söyleyen Tom, orada çalışan Alex ve Ricky’den yardım ister. Kısa süreli bir muhabbet sonrası bu ikisini de partiye davet ederler ve otomobillerine alarak malikaneye ulaşırlar. Evde onları seksi Gloria (Cannibal Ferox‘dan Lorraine De Selle), kel kafalı zenci afet Glenda ve Howard beklemektedir. Bütün kadınlar bu yeni davetli erkeklere ilgi gösterir. Lisa aygır görünümlü Alex’e gösterip gösterip vermezken; diğer kızlar aptal olduğunu anladıkları Ricky’i baştan çıkarıp çıplak dansettirirler. Sert içkilerle sarhoş edilen ve poker oynamaya davet edilen Ricky tüm parasını kaybeder. Partiye dalga geçilmek için davet edildiklerini anlayan Alex, cebinden bir ustura çıkarır! Tecavüz ve işkencenin dozu gittikçe artarken, partinin ev sahipleri hayatta kalma mücadelesi verecektir.

Başta da belirttiğim gibi verilecek ilk referansı “The Last House on the Left” oluşturuyor. Tecavüz ve intikam olgusu, fiziksel şiddet ve kan söz konusu olduğu için “I Spit on your Grave” adı anılması gereken filmlerden. Zengin bir evin konformist yapısını bozan penetran konukların insan üzerinde gerçekleştirdikleri “eğlence”ler “Funny Games“i hatırlattı bana. Fakat yazımızın konusu olan film tam bir istismar filmi olduğu için, özellikle tecavüz sahnelerinin izleyiciye zevk verme amacıyla çekildiği çok belli oluyor. Bütün kadınlar taş gibi. Üzerlerindeki dökümlü elbiseler tek parmak hareketiyle ayaklarına düşüveriyor. Hiçbiri sütyen kullanmıyor ve külotları varla yok arası. Ne kadar parçalanırsa parçalansın jartiyer ve ipek çoraplar hep üzerlerinde kalıyor. Tecavüze uğrayan bir kadın göğüs uçları uyarılınca inlemeye başlıyor…falan. Bu unsurlar cinsel istismar filmlerinin olmazsa olmazıdır. Ama oyunculukta asla ucuza kaçılmamış. Zaten b movie piyasasından klas isimlerden oluşmuş bir kadro seçimi dikkatinizi çekmiştir.

Bu noktada dikkatinizi başka bir yere çekmek istiyorum. Glenda’yı canlandıran Marie Claude Joseph nedir öyle yav? Dazlaklığının verdiği vahşi cazibesiyle, güzel yüzü, taş gibi göğüsleri ve heykel gibi vücuduyla bu yaratık nasıl olur da başka bir film çekmez? İnternette fotoğraflarını bile bulamadım. Bu ne biçim bir endüstridir ki bu doğuştan yetenekli (?) hanım kızımızı değerlendirmez? Ben bile şurada otururken, birçok filmde birçok pozisyonda değerlendirdim kendisini. Korku sineması çok şey kaybetmiş. Yazıklar olsun!

Şöyle bir üstten bakınca film benzerlerine kıyasla daha kaliteli duruyor. Oyunculuğun iyi olduğunu söylemiştim. Yönetim de iyi ki öykü hiç sarkmıyor ve dikkati ayakta tutuyor. Filmde dikkatimi çeken bir diğer nokta da kanlı sahnelerin gerçekçiliği oldu. Özellikle de ustura kesileri çok profesyonelce gösterilmiş. Bilirsiniz, çoğu filmde usturanın ucuna takılan ince bir borudan kan pompalanır ve tek keside sanki aortaya rastlamışsınız gibi kan boşalır. Halbuki filmimizde gayet gerçekçi bir biçimde önce ince bir kırmızı çizgi oluşuyor. Kanama sonradan geliyor.

Kendisinden asla beklemezsiniz ama filmin müzikleri bile iyi. Sırf bu film için yazılan Diana Corsini’nin çocuksu sesiyle seslendirdiği “Sweetly” adlı şarkı; özellikle tecavüz sahnelerinin üzerinde kulağımıza çarpıyor ve sahneyle tezat oluşturan bu naif müzik insanın sinirini daha da bozuyor.

Türün meraklıları için şiddetle önereceğim bir film. Ekstrem şiddet ve grafik çıplaklıktan hoşlanıyorsanız zevkinize hitap edecek bu filmde; kırmızı elbiseli Gloria’nın evin bahçesinde kaçtığı sahne bana, Death in Vegas’ın “Aisha” klibini anımsattı. Acaba bu filmden mi etkilenmişler, bilemiyorum…

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.