Dilediğin şeylere dikkat et! Djinn - Wishmaster (1997)

The Hills Have Eyes

Korku Film Arşivi

YasinKarakaya

23 Eylül 2008

3 Adet Yorum

3

Yönetmen: Alexandre Aja
Senaryo: Alexandre Aja , Grégory Levasseur
Yapım: 2006 ABD Süre: 107 Dakika
Oyuncular: Aaron Stanford, Kathleen Quinlan, Vinessa Shaw, Emilie de Ravin, Dan Byrd, Ted Levine


Modern korku sinemasının tarihsel olayları içinde çok az filmi, bir kült klasik haline gelmiş Wes Craven’ın 1977 yılı yapımı Hills Have Eyes’ı kadar derin bir etki bırakmıştır. Vahşi, acımasız ve soluk aldırmayan gerilimiyle, tatile çıkan Amerikalı bir ailenin başından geçen hayatta kalma mücadelesini anlatan film, çok çok düşük bütçesi ile sinir sistemimizde şok edici etkiler bırakmayı başardı.

Şimdi ise gerilim-korkunun efendisi Craven, bu kez yapımcılığını üstlendiği filmin tekrar çekiminde yönetmenliği daha önce High Tension adlı filmleriyle göz dolduran genç yönetmenler Alexandre Aja ve Gregory Levasseur’a bırakmış. Aja ve Levasseur bu titreten psikolojik gerilime 21.yüzyılın dehşet verici ve altüst edici gerçekçi korkusunu katmayı başardılar.

Ticari sinemanın başkenti Hollywood bir insan olsaydı, gözümüzün önüne getirmemiz gereken, tek eli şakağın­da melankolik bir ifadeyle düşünce­lere dalmış biri olurdu. Çıkış yolunu geçmişe dönmekte arayan, nostaljinin derin sularında boğulmaya razı olmuş bir insan. Şu günlerde 50’lere ve 70’lere dönmüş yüzü, yeni­den parlatılmayı bekleyen elmaslar arıyor madenlerinde. “The Fog”, “Texas Chainsaw Massacre”, “Mumya Evi” gibi yeniden çevrimler, boşa kürek sallamaktan yorulan kasların birer göstergesi. Furyanın son üyesi olan ve Wes Craven’ın aynı adlı 1977 yapımı filminden uyarla­nan “The Hills Have Eyes” ise yoldaşlarından daha hayırlı sonuçlanmış bir yeniden çevrim. Kendisine kaynak olan filmi mercek altına al­mak için de iyi bir fırsat sunuyor.

Scott S. Cunningham’la ortak yönettiği “Together” (1971) ile sinema dünyasına adım atan Wes Craven, soft porno sınırlarında gezinen bu filmden kazandığı parayla gerçekte istediği türden bir film yapma imkanı bulacaktı: bol kanlı, mide bulandırıcı, sadistik bir korku örne­ği. İkinci filmi “The Last House on the Left” (1972) bu tanımların hepsine uyuyor. Vahşice öldürdükleri iki kızdan birinin ailesi tarafından avlanan bir grup caniyi anlatan film, ne kadar amatörce yapılmış olsa da, had safhada rahat­sız edici tecavüz sahneleriyle adından söz ettir­mişti. Ancak klas düşkünü Hollywood, tiksin­dirici bulunan filmi bağrına basmayı reddettiği için stüdyo kapıları Craven’a kapalı kalmaya devam edecekti. Uzunca bir süre iş arayan Craven’ın bugünlere gelmesine yardımcı olan kişi, onun yeteneğini gören ve üçüncü filmi “The Hills Have Eyes”ı finanse eden yapımcı Peter Locke. Çölde geçecek bir filmin altından rahatça kalkabileceği sözünü veren Locke, yö­netmenini konu seçiminde serbest bırakmış. New York Kütüphanesi’nde araştırma yapan Craven, aradığını bir 15. yüzyıl efsanesinde bulmuş ve insan eti yiyerek yaşayan Bean aile­sinin hikayesinden esinlenerek senaryosunu yazmaya başlamış.

“The Hills Have Eyes”, karavanlarını peşlerine takıp çölde seyahate çıkan sıradan bir Ameri­kan ailesinin başına gelenleri anlatıyor. Mola verdikleri berbat benzinlik, Carterlar’ın uçsuz bucaksız çölde medeniyete en yaklaştıkları yer. Buradan sonra yanlış bir yola girmeleri ve ge­çirdikleri kaza sonucu durmak zorunda kalma­ları, ölecekleri mezbahayı kendi elleriyle kur­malarına neden oluyor. Nitekim çölün bu kıs­mı öylesine bir kum ve taş yığını değil, vaktiyle Amerikan hükümetinin nükleer deneyler yap­tığı, girişin yasak olduğu bir bölge. Boşaltılmış olduğu zannedilen tepelerinde yaşayanlar da, ne bulurlarsa onu yiyen, deney mağduru ucu­belerden oluşan bir mutant topluluğu. Ve gözleri yeni gelen ailenin etinde…

Sevdiğiniz insanlar yabancılar tarafından dur­duk yere öldürülünce ne yaparsınız? Wes Craven’ın çoğu filminde sormak durumunda his­settiği ve cevaplamaya çalıştığı bu soru üzerine kurulu “The Hills Have Eyes.” Jüpiter, Pluto, Mars gibi enteresan isimleri olan ucubeler, barbarlığın doruklarına çıkarak büyük bir ke­yifle öldürüyor Carter ailesinin masum üyeleri­ni. Yeni doğmuş bir bebek, onlar için sadece leziz bir akşam yemeği. İnsanlığın en ilkel yanı­na ayna tutup seyirciyi tiksindirirken aslında hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bunun için mey­ve, sebze yemek gibi daha makul yöntemler kullanmaları şüphesiz doğru bir tercih olur an­cak nükleer deneyler sonucu onların da birer kurban haline gelmiş olmaları, alttan alta suçu daha üst mercilere yüklüyor. Haliyle bu merci­lerin koyduğu kanunlar, çölün ucubelerinin umurunda değil. Kalan Carter ailesi üyelerinin oyunu kuralına göre oynamayı öğrenmeleri, iki taraflı hayatta kalma savaşının dengelerini değiştirerek “insanlığın” kazanmasını sağlıyor belki ama sonuç her daim baki: şuursuzluğun hakim olduğu çaresiz dönemlerimizle yeniden karşı karşıya gelmek en büyük korkularımız­dan biri.

Hazır yabancılardan kaynaklanan terör duygu­sunu işlemek yeniden popüler olmuş ve “Tes­tere”, “Kurt Kapanı”, “Otel”, “Mumya Evi”, “Korku Kapanı” gi­bileri türe hareket getirmişken, filmi günümü­ze uyarlama zamanının geldiğini düşünmüş ol­malı Wes Craven. Yeniden çevrimin yapımcı­larından biri de kendisi. “Filmin ilk versiyonu 30 yıldır video dükkanlarının raflarında ve ha­la ilgi görüyor” diyor Craven. “Haklarının bir kısmının bende olması da filmi yeniden çek­mek istememizde etkili oldu. Böylece başkala­rına hesap vermek durumunda kalmadım.” Yapımcı olarak kendi yaratıcı tercihlerini öz­gürce kullanabilen Craven’ın, filmi güncelle­mesi için seçtiği isim, Fransız yönetmen Alexandre Aja. Korku hayranları Aja’yı, neredey­se gösterildiği gibi kült haline gelen “Haute Tension – Yüksek Gerilim”den (2003) hatırla­yacaktır, iki genç kızın tatil için gittikleri Fran­sa kırsalındaki evde, psikopat bir katilin terö­rüne maruz kalmalarını anlatan film son yılla­rın en kanlı ve sürpriz sonlu “slasher” larından biriydi. Gergin atmosferi ve başarılı görsel kompozisyonlarıyla övgü toplayan “Haute Tension”, Wes Craven’ın gözünden kaçmamış: “Filmi seyrettikten sonra ‘İşte bu adam gerçek bir yönetmen’ dedim. Korku janrına olan tut­kusu, yaratıcı fikirleri ve işini ciddiye alması, aradığımızın o olduğu konusunda hiç şüphe bı­rakmadı.”

İlk filmin hayranı olan Aja, bir yeniden çevri­min gerekli olup olmadığını kendine çokça sor­muş. “The Hills Have Eyes”ı sevmemin bir­çok nedeni vardı. Filmin görselliği, bazı diyalogları, kara mizahı, 70’lere ait olması ve Pluto’yu oynayan Michael Berryman bunlardan birkaçı. Sadece hikayesini alarak filmi yeniden yorumlamak bana en doğru seçim gibi geldi. “Deliverance”, “Straw Dogs”, “Texas Chainsaw Massacre” gibi filmlerin tarzında, orijina­linden daha gerilimli ve şiddetli bir film yap­mak istedim.” Aja’nın bahsettiği yapımların et­kisi filmlerinde yoğun bir şekilde hissediliyor. “80’lerin, 90’ların çocuğuyum ve bu dönemler­de çıkan korku filmlerinin yeterince korkunç olmadığını düşünüyorum. Beni besleyenler, vi­deo dükkanlarından kiraladığım 70’ler korku­ları oldu. ‘Haute Tension’, o filmlere bir saygı duruşuydu ve şimdi de ‘The Hills Have Eyes’ ile o zamanların ruhuna dönüş yapmış gibi his­sediyorum.” Aja’nın versiyonu, Craven’ınkiyle hemen hemen aynı hikayeyi paylaşıyor. Nükleer deneyle­rin sonuçlarını daha çok vurgulayan senaryo, “Haute Tension”u da birlikte yazan Aja ve Gregory Levasseur tarafından uyarlanmış. Oyuncu kadrosunda “Apollo 13” ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday gösterilen Kathleen Quinlan, “X2: X-Men United”ın Pyro’su Aaron Stanford ve televiz­yon dünyasını kasıp kavuran “Lost” adlı dizi­nin Claire’i Emilie de Ravin gibi tanıdık isim­ler var.

Fas çöllerinde gerçekleştirilen çekimler, zorlu koşullara rağmen sorunsuz bir şekilde ilerlemiş. Craven ve Aja arasındaki sağlıklı iletişi­min bundaki katkısı büyük. “Wes sete hiç gelmedi. Sık sık senaryo üzerine birbirimize e-mail’ler attık ancak istediğimizi yapmamız için bi­zi özgür bıraktı. Son derece destekleyiciydi,” diyor Aja. “Bazı çekincelerimizi paylaştığımız­da, bunun bizim vizyonumuz olduğunu ve fikir­lerimize saygı duyduğunu söyledi. Ona göre, o kendi filmini yapmıştı ve sıra bizdeydi. Bu be­nim ilk Hollywood deneyimim ve tahmin etti­ğimin aksine, tam istediğim gibi güçlü, vahşi ve şiddetli bir film yaptım. Bir iki dakikası sansü­re takılmış olabilir ancak seyirciye ulaşan, bir yönetmen kurgusu. Böyle bir şansı herkes ya­kalayamaz.”

İlk filmin 300.000 dolarlık bütçesinin yanında, yenisinin 11 milyon dolarlık bütçesi dev gibi kalsa da, bu para Hollywood standartlarının ol­dukça altında. Bugüne kadar dünya çapında el­de ettiği hasılatın 50 milyon dolar olduğu göz önünde bulundurulursa, “The Hills Have Eyes”ın gişede başarıyı yakaladığını söyleyebi­liriz. Posterleri ve fragmanlarıyla dahi rahatsız eden film, hazırlıksız gelenleri neye uğradıkla­rına şaşırtacak kadar vahşet dolu. İlk versiyo­nunun şiddet çıtasını kat kat yükselten “The Hills Have Eyes”ın yanında, korkutma iddi­asıyla seyirci karşısına çıkan birçok film, Dis­ney yapımlarını andırıyor. Sevilebilir karakter­ler yaratan Aja ve Levasseur, onları huzursuz bir atmosfer içinde birer birer kurban haline getirdikçe kimi seyircilere koltukları dar gele­bilir, “ilk filmdeki olayları ve vahşeti farklı bir şekilde ele almaya çalışırken hikayenin olabil­diğince gerçek kalmasını istedik,” diyor Aja. “Karakterlere ve yaşadıklarına ne kadar inanır­sanız hikayenin içine o kadar girersiniz. Seyir­cilerin sadece filmi seyretmelerini değil, perde­de gördüklerini yaşamalarını istedim.” Eğer normalde hissetmemeyi ümit ettiğiniz hisleri yaşamak için sinemaya gidiyorsanız, “The Hills Have Eyes”ın hoşnutsuzluğundan son derece hoşnut kalabilirsiniz..

Alexander “Sawney” Bean efsanesi

The Hills Have Eyes”ın hikayesini yazarken Wes Craven’a esin kaynağı olan İskoçya kaynaklı bu efsanenin 15. yüzyılda ortaya çıktığına inanılı­yor. Hikayenin baş canileri, Sawney Bean adlı bir adam ve ailesi. Geçimini normal yollardan kazan­makta pek gönlü olmayan Sawney Bean, karısını alarak Galloway tepelerine çıkar ve bir mağaraya yerleşir. Mağara yakınından geçen insanları öldürüp soyarak yaşamaya başlayan karı koca, bir yandan da ailelerini genişletmeye başlarlar. Zaman içinde 8 oğulları, 6 kızları ve onların ensest ilişkileri sonucu dünyaya gelen 32 torunları olur.

Çalışmaya niyetleri olmayan bu 48 kişilik aileyi doyurmaya, yaptıktan soygunlar artık yetmeyecektir. Kendilerine göre bu­nun doğal sonucu, tuzaklarla ağlarına düşürdükleri insanları öldürüp mağaralarına getirmek, yiyebildik­lerini yedikten sonra kalan parçaların turşusunu kurmak olur. Yakındaki kasaba halkı yüzlerce insa­nın kaybolmasından giderek endişelense de, Bean ailesinin varlığından dahi haberdar olmadıkları için suçluları bulamazlar. Bu yüzden zaman zaman ma­sum insanları linç ettikleri olur. Beslenme tarzlarını 25 yıl boyunca sürdüren Bean ailesi, ellerinden kurtulmayı başaran bir adam sayesinde en sonunda ya­kalanır.

Kral IV. James önderliğinde Beanler’in ma­ğarasını basan halk, tahmin edebileceğiniz gibi kor­kunç bir leş yığınıyla karşılaşır. Bu düzen içinde ye­tişen Bean çocuktarı yemek bulmak için kullandıkları yöntemleri o kadar benimsemişlerdir ki, başka şe­kilde yaşanabileceğini düşünemez durumdadırlar. Yıllar boyunca estirdikleri terör, aileye verilen ceza­nın da korkunç olmasına yetmiştir. Öldürücü şekilde yaralanan aile erkekleri ölüme terk edilirken, kadın­lar ve çocuklar yakılır… Yaşandığı söylenen hikaye­lerin basıldığı bir kaynaktan günümüze gelen bu ef­sane, hiçbir resmi kayıtta yer almadığı için tarihçi­ler tarafından gerçek olarak kabul edilmiyor. Ancak yörenin folkloründe kendine çoktan önemli bir yer edinmiş bile.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ