Bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir... Norman Bates - Psycho (1960)

The Game

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

OrçunTunalı

28 Ocak 2011

2 Adet Yorum

2

Yönetmen:David Fincher
Senaryo: John D. Brancato, Michael Ferris
Imdb Puanı:7.7/10
Yapım: 1997, ABD, 129 dakika
Oyuncular:
Michael Douglas, Deborah Kara Unger, Sean Penn, James Rebhorn

90’ların Amerikan sinemasına baktığımızda adını özellikle ilk sıralara koyacağımız yönetmenlerden biri şüphesiz David Fincher’dır. Reklam ve video klip işleriyle sektörde isim yapan Fincher, ilk uzun metrajlı filmini unutulmaz “Alien”ın 3.sünü çekerek gerçekleştirmiş. Korku ve bilimkurgu sinemasına sinsi bir ölüm makinesi olarak geçmiş olan “Alien” gibi bir karakterin 3. filmini hakkını vererek çekmek herkesin harcı olmaz. Böyle bir serinin 3. filmi olarak hiç de kötü sayılmayacak bir devam örneği olan “Alien 3”ten (1992) sonra müzik video çalışmalarına devam eden Fincher, asıl bombasını 1995 yılında patlattı. İkinci filmi olan “Se7en” (1995), hem sinematografik hem de senaryo, kurgu, oyunculuk gibi özellikleri açısından kusursuz sıfatını hak eden bir kara-film örneğiydi. Fincher bu filmle çıtasını yukarılara taşımayı başarmıştı. 90’ların sonunda çektiği baş yapıtı “Fight Club” (1999) bu çıtanın ne kadar yükseleceğini gösterecek bir örnek oldu. Bu iki unutulmaz film arasında kalmış olan “The Game” (1997) ise Fincher’ın çok iyi filmlerinin arasında kalmış en az onlar kadar iyi ve yine 90’ların unutulmaz gerilimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Hikayenin ana karakteri varlıklı, başarılı ve zeki iş adamı Nicholas Van Orton, gösterişli malikanesinde yalnız bir hayat yaşıyor. Evinde işlerini yapan yardımcısı Ilsa, ara sıra telefon görüşmeleri yaptığı eski karısı ve zıt karakterli kardeşi Conrad özel hayatında olan insanlar. Buna rağmen Nicholas, çevresindeki herkese olduğu gibi kendisine yakın olan bu insanlara karşı da son derece mesafeli bir duruş sergiliyor. Kardeşi Conrad, Nicholas’a 48.yaş gününde (babasının öldüğü yaş olması açısından manidar) bir doğum günü hediyesi vermek istiyor. Şık bir restaurantta sunduğu bu hediye CRS adlı bir şirketin kartı oluyor. Nicholas için olduğu kadar izleyenin de anlam veremediği bu sürpriz merak uyandırıcı olmayı başarıyor. Nicholas aklına girmiş olan şirketi ziyaret ediyor ve gerekli testlerden geçerek oyunun içerisine giriyor. CRS (Consumer Recreation Service – Tüketici Eğlence Servisi) adlı şirketin vaat ettiği oyun, çizgileri belirsiz ve amacı bilinmeyen gizemli bir deneyim sunuyor. Her insan için ilgi çekici olabilecek bu durum, Nicholas gibi kontrol manyağı birini bile kaçınılmaz bir maceranın içerisine sokuyor…

Filmi izleyenler kadar izlemeyenler olabileceğinden konusu hakkında daha fazla ayrıntı vermekten kaçınıyorum. Ancak yazının ilerisinde filmle ilgili ipucu içeren ayrıntılar olabilir. Uyarıyı en başta yapmak isterim.

The Game” için söyleyeceğim ilk şey, bana sinemada şimdiye kadar ki takip edilme ve paranoya hissini yaşatan sayılı filmlerden biri olduğudur. Film, neredeyse baştan sona ana karakterin şüpheci ve güvensiz ruh halini seyirciye başarıyla geçiriyor. Bu durum, bir açıdan David Fincher sinemasının da belirgin özelliklerinden biri olarak göze çarpıyor. “Fight Club” filminde Tyler Durden, “The Curious Case of Benjamin Button” da Benjamin Button, “The Game” de Nicholas Van Orton ve hatta “Se7en” da David Mills’i hatırlayın. Her biri karakterin yaşamının trajik bir şekilde değişimini ince ince işler. Nicholas Van Orton kibirli, kendine güveni sonsuz olduğu kadar insanlara olan güveni ve inancı da yok denecek kadar az olan biridir. İnsanlarla arasına koyduğu mesafenin boşluğunu sahip olduğu milyon dolarlarla doldurmaya çalışmaktadır. Ama her ne kadar konforlu ve huzurlu bir hayat yaşıyor gibi görünse de içten içe kendisini yok eden şeyler vardır. Bilinçaltının derinliklerinde babasının intiharını her gün yaşamaktadır. Yaşadığı travmayı ne sahip olduğu milyonlarla ne de güçlü görünen yapısıyla aşamamaktadır. Hayatında eksikliğini hissettiği bir şeyler vardır. Tam bu noktada çılgın mizaçlı kardeşi Conrad devreye girer. Kendisine hiç beklemediği yerden bir vuruş yapar. Sürprizler ve kutlamalardan hazzetmeyen Nicholas, ipleri elinde tutamayacağı bir maceranın içerisine istemsizce girer. “CRS” adlı şirketin kurguladığı gizemli oyun dünyası, Nicholas’a unuttuğu bir çok şeyi hatırlatır. Normal hayatında farkına bile varmayacağı bir garson kızla işbirliği yapmak zorunda kalır. Onunla arasında kabul etmekte zorlanacağı bir sevgi bağı oluşur. Girdiği oyunun içerisinde milyon dolarlık servetini kaybettiği yetmezmiş gibi, hayatını defalarca kaybetme tehlikesiyle karşılaşır. Tüm bunlar onun için kötü tecrübeler olsa da, yaşadıklarını ve geçmişini sorgulamasına neden olur. Asıl sürpriz içinse final sahnesini beklememiz gerekiyor. Fincher’ın filmleri kadar çarpıcı finalleri de meşhurdur. “The Game” ise bunun en güzel örneklerinden birini ortaya koyuyor. Her şey sona erdiğinde filmdeki şu söz daha anlamlı bir hale geliyor.

“Keşke geri dönüp, her şeye ilk seferki gibi baştan başlayabilseydim!”

The Game”, yönetmenin dehasını her sahnesinde hissettiren bir film. Aynı zamanda iyi bir ekip işi. Senaristler Michael Ferris ve John Brancato günümüzde pek rastlayamayacağımız özgün hikayenin en güzel örneklerinden birini veriyorlar. Hikayenin temeli ise “Alfred Hitchock Presents” (1985) adlı televizyon şovunun “Happy Birthday” bölümünden geliyor. İşin ilginç yanlarından biri filmdeki “Oyun” benzeri bir oluşumun gerçekte Amerika’nın San Fransisco ve Seattle bölgeleri arasında gerçekleştirilmesi. Filmdeki gibi ipuçlarıyla bir sonuca varma amacı taşıyan oyunun gerçekte para ödülü yok. Seçkin kişilere hitap eden bu oyunu düzenleyenler içinde Bill Gates’in de bulunduğu zengin kişiler bulunuyor. Oyuna gruplar halinde giriliyor ve her grup giriş için belli bir ödeme yapıyor. Gruplar genelde 4 ila 6 kişiden oluşuyor. Kazanılan para yardım kuruluşlarına bağışlanıyor. Oyun genel olarak 24 saat içinde sona eriyor. Bazen ipuçları bulunması zor olan şeyler olabiliyor ve oyun içerisinde bir düzine veya daha fazla aktör bulunabiliyor.

Filme dönersek, oyunculardan Michael Douglas alışık olduğumuz kibirli ve zeki iş adamı rolüne cuk oturuyor. Sean Penn çılgın kardeş rolünde az ama öz bir performans sergiliyor. Diğer bir isim Deborah Kara Unger ise David Cronenberg’in “Crash” filmindeki oyunculuğuyla yapımcıların ilgisini çekerek kadroya dahil edilmiş. Film müziği yapımında Amerikan sinemasında Hans Zimmer, John Williams, James Horner gibi önemli isimler arasında olan Howard Shore’un icra ettiği müzikler de filmin gizem ve gerilimini artırması açısından mükemmel bir işlev görüyor.

The Game”, 90’lar kadar 2000’lere baktığımızda dahi hala özgün bir yapım olarak göze çarpmakta. Şahsi görüşümce David Fincher’ın 2000’lerdeki filmlerinin ötesinde ayrı bir yerde durmaktadır. Özellikle son filmi “The Social Network” beni ciddi anlamda hayal kırıklığına uğrattığından diyebilirim ki 90’lardaki filmleri benim için daha özeldir. Dikkatle izlenmesi gereken “Oyun”, içinde kaybolacağınız ve etkisinden kurtulamayacağınız bir deneyim sunuyor…

Korkusitesi için yazan Orçun ‘Gorcun’ Tunalı

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Orçun Tunalı

Tüm Yazıları
25 Haziran 1986 tarihinde Tekirdağ, Çorlu ilçesinde doğdu. Çocukluğundan beri korku filmleri, hikayeleri ve oyunlarına ilgi duyduğundan olsa gerek bu siteyi keşfetmesi kaçınılmaz olarak gerçekleşecekti. Daha sonra yazdıklarıyla ekip içerisinde kendisine yer buldu. Mesai dışında ve off günlerinde Jigsaw’ın asistanı olarak stajını sürdürüyor. Amatör ruh ve tutkuyla korku türündeki her türlü görsel, işitsel ve yazınsal eserlere ilgi duymakta. Aynı hissiyatı ve heyecanı paylaşan bu topluluk içerisinde yer almaktan son derece memnun.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.