Yüzeyin altında kimse çığlığınızı duyamaz Below (2002)

The Evil Within

Korku Oyun

Fatih Yürür

30 Ekim 2014

0 Adet Yorum

0

evilwithin1

TAM KORKMAKTAN YORULMUŞTUK DERKEN…

Hem beyazperdede hem de pc ve konsollarımızda yoğun bir korku – gerilim sirkülasyonu oldu bu yıl. Sadece nicelik olarak değil, nitelik açısından da beklentimizi karşılayan işlerle haşır neşir olduk. Kimi zaman hayal kırıklığına uğradık, çoğu zaman da –ne yalan söyleyelim şaşırdık! Bağımsız oyunlar bir taraftan, milyonlarca dolarlık bütçesi olan kalburüstü yapımlar diğer taraftan bizleri, soluk soluğa kalana kadar korkutmaya ant içmiş yapımcıların ellerinden çıkmışlardı.

İşin kötüsü, seçme şansımızın artmaya başladığı böyle bir bolluk döneminde, beklentileri yıkan örneklerin göze daha fazla batmaya başlamasıydı. Kabul etmek gerekir ki, hayatımıza bir hışımla giren Outlast ve türevleri, hem korku oyunlarına hem de bağımsız yapımlara bakış açımızı kökten değiştirmeyi başaracak denli başarılıydı. Haliyle, ardından gelecek türdeşlerinin, ister istemez kendisiyle kıyaslanması kaçınılmaz oldu!

evilwithin2

KORKMAK YA DA SİNİR KRİZİ GEÇİRMEK… İŞTE BÜTÜN MESELE BU!

The Evil Within, tartışmaya pek de mahal bırakmayacak şekilde yılın en çok beklenen oyunlarından biriydi. Daha proje aşamasındayken Resident Evil ve Dino Crysis gibi serilere taktığı kanatla adını cümle aleme duyurmuş Shinji Mikami gibisinden bir dehanın varlığı bir taraftan, Bethesda’nın etiketi diğer taraftan oyun severlerin merakına kırbaç vurmuştu! Bu da yetmezmiş gibi oyunun ilk 10 dakika videosunun da yayınlanmasıyla birlikte, beklentiler tavan yapmıştı.

Öyle ya da böyle The Evil Within, yılın çok beklenen oyunları listesinin zirvesine adını kalın kalın yazdırmayı başardı. Orijinal fikirlerin tükenmeye başladığı ve korku – gerilim namına ne varsa devam oyunlarında hibe edildiği böyle bir dönemde, yusufçuk kuşuna pencereyi açan iki yeni oyundan biriydi TEW (diğeri elbette ki Alien: Isolation). Peki Mikami’nin; çimlerin kırağı bağladığı şu soğuk günlerde, üşümemek adına üzerine Bethesda yeleği geçirdiği The Evil Within, beklentileri karşılayabildi mi dersiniz? Gelin orasını biraz tartışalım…

Mikami, en son projesi olan Resident Evil 4’ün ardından eski ihtişamlı günlerine dönebilmeyi başaramadı ne yazık ki. God Hand ve Vanquish gibi oyunların ardından yeniden bildiği gerilimli sulara atlayan Mikami’nin ne kadar isabetli bir karar verdiğiyse tartışmaya fazlasıyla açık.

Nitekim Resident Evil 4 oyunundan tam 10 sene sonra hemen hemen aynı işleyişe, aynı mekaniklere ve aşağı yukarı aynı konsepte sahip bir oyunun altına imza atmak; ya ayarı kaçmış bir nostalji sevgisinin ya da düpedüz yeni bir konsept yaratma konusundaki sıkıntının ürünü olsa gerek!

evilwithin3

BU OYUNU BİR YERLERDEN TANIYOR GİBİ MİYİZ?

İddia makamı kisvesi altında The Evil Within’i ipe göndermeden önce savlarımızı tartalım biraz da… Öyle ya! TEW ateşlere atılacak kadar ilginç hatalara ve yavanlıklara ev sahipliği yapsa da garip bir incelikle oluşturulmuş sanat işçiliğine, lezzetli kadrajlara ve ilgilisinin kendisini uzak tutamayacağı şahane bir atmosfere de ev sahipliği yapıyor. Yani daha doğrudan bir tabirle, hayatımızda pek çok hayal kırıklığı gördük görmesine ama bu kadar kafamızı bulandıran bir örnekle çok sık karşılaşmadığımız gün gibi ortada!

Oyunun en büyük kozu girizgah kısmında karşımıza çıkıyor! Pek çoğumuzun döndüre döndüre izlediği gameplay videosunda bizi neyin beklediğini ezberlemiş olsak da; etkileyiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir şekilde açıyor kapılarını TEW. Krimson Şehri’nden aldığımız bir çağrıyla işe koyuluyoruz. Üç kişilik olay yeri inceleme ekibinin lideri olan Sebastian Castellanos eşliğinde ivedilikle çağrının geldiği akıl hastanesine damlıyoruz. Fakat çok değil, sadece birkaç dakika içerisinde bilincimizi kaybederek; kendimizi mezbahadan bozma bir mekânda, doğranmayı bekleyen bir kurban olarak gözlerimiz açıyoruz.

Karşımızda, oyun tarihinin en hızlı şekillenen girizgâhlarından biri duruyor. Bodoslama dalıyoruz oyuna! Yapımcı Tango Gameworks olaya hemen girerek, adrenalin zengini bir açılışla bizlere nanik çekiyor. Özellikle eli testereli Leatherface özentisi manyak ile saklambaç oynadığımız kısım ve hızardan geçmiş ayağımızla kendisinden topallaya topallaya kaçmamız “aradığımız tat kesinlikle budur” dedirtiyor bizlere.

Giriş kısmındaki dazlak şaşkınlığımız, bir süre daha bizleri terk etmiyor neyse ki. Mesela, elektrikli testereli umacıyı ve klostrofobik hastane koridorlarını ardımızda bıraktığımız vakit, dışarıda bizi hiç de alışık olmadığımız bir dünya bekliyor. Şehir adeta ayaklanıp, yıkılırken; tek bir insan bile görmediğimiz sokaklarda, gazı köklenmiş bir ambülans ile yıkımdan kaçmaya çalışıyoruz. Krimson Şehri’ndeki bu “doğaüstünün de üstündeki” yıkımın sebepleri oyunun ilerleyen kısımlarında bize tane tane açıklanacak ve biz de oyundaki doğaüstü güçlerin kaynağı olan Ruvik ile Silent Hill’in yaratıcı beyni olan Alessa arasında ne kadar çok “benzerlik” olduğuna tanık olacağız. Sadece öykülerini değil, yaratıcı sanat anlayışlarını da birbirlerine benzeteceğiz muhtemelen! Ama o zamana kadar kaosun tadını çıkartmakta fayda var!

evilwithin4

HİBRİD KORKU OYUNU VİTRİNİ

Öyle sanıyorum ki Shinji Mikami, oyununa yedirdiği konsepti nerelerde apardığını gizleme gereği duymamış. Yani The Evil Within’i Silent Hill ya da Resident Evil gibi türün ilk akla gelen iki oyunundan birinin etiketiyle piyasaya sürmüş olsalardı, pek az kişi bunu yadırgardı. Tabi “oyun konseptinin ve oynanış biçiminin çağın ne kadar gerisinde kaldığı” eleştirilerini saymazsak!

Özetle, izini sürdüğümüz bir soruşturma vakasının bir anda post apokaliptikten hallice bir kabusa dönüşmesinin öyküsüne ev sahipliği yapıyor The Evil Within ve bunu yaparken de video oyun külliyatındaki en popüler korku – gerilim oyunlarının geleneğine de sırtını yaslamayı ihmal etmiyor. Şehrin orasına burasına dağılan, zombiden aparma kent sakinleri ile Resident Evil 4’ün tarikat mensubu köylülerini birbirlerine benzetmenin bir iki adım daha ötesinde; Ruvik’in hayal gücünün yaratımı olan yaratıkları da Silent Hill’in fiyakalı ucubelerine benzetmek hiç de zor değil! Clive Barker’ı kıskançlıktan çatlatacak bu sıfır kilometre canavarlar, fikir olarak orijinallik barındırmasalar da grafik anlamda fazlasıyla başarılı olduklarının altını çizmek lazım.

The Evil Within her ne kadar konsept olarak mazide dolanıyor olsa da, günümüzün korku – gerilim trendlerini uygulamaktan çekinmiyor. İlk yarım saatin ardından, aksiyon yanı ağır basmaya başlayan bir oyuna doğru direksiyon kırıyor. Bir noktadan bir noktaya giderken karşımıza çıkan canavarları kurşuna dizme ritüeline boğulmaya başlamasıyla birlikte, oyunun içeriği de yavanlaşıyor. Eğer kendinize daha fazla adrenalin takviyesi istiyorsanız, gizlilik ilkelerinizi sık sık ihlal ederek düşmanlara doğrudan saldırmayı deneyin! Ne de olsa bu fikir her zaman için işlerliği koruyor! Silahlarınızı dolu tuttuğunuz sürece, oyundaki tedirginlik faktörü, yerini geçireceğiniz anlık sinir krizlerine bırakmaya başlıyor.

evilwithin5

OYNAYAMAZSAN KORKAR MISIN?

The Evil Within’in kontrol optimizasyonu, PC oyuncuları için zaman zaman kabusa dönüşebiliyor. Silahlarınızı seri bir biçimde değiştirememe sıkıntınız, hedef sistemindeki üst düzey saçmalıklarla birleşince, küfürlerden küfür beğenmek zorunda kalıyorsunuz. Yani oyunun ilk yarım saatinin beklentisini katletme konusunda aslan payı kesinlikle kontrol ve hedef sistemindeki kabul edilmesi zor saçmalıklara endekslenebilir.

Örneğin, düşmanınızın kafasını hedeflediğiniz halde göz göre göre boşa giden kurşunlar canınızı epey sıkıyor. Üstelik bu ilginç hatalar çoğunlukla oyunun en kritik noktalarında karşınıza çıkıyor. Bunun yanına yeşillik olarak kayıt sistemindeki tutarsızlıklar da eklendiğinde, oyun zevkiniz tam bir kabusa dönüşebiliyor. Ne kadar dikkatli olursanız olun, attığınız bir karavana kurşun, 10 dakikalık bir kısmı yeniden oynamanıza sebep olacak kadar canınızı yakabiliyor.

Böyle bir çağda, bir oyunun başında ekstra vakit geçirmenizin sebebi, akıllıca yerleştirilmiş bulmacalar ya da strateji gerektiren çatışmalar yerine; saçma sapan optimizasyon sorunları, görmezden gelinemeyecek grafik hatalar olunca da doğal olarak yüzünüz ekşiyor. Zaten esneklikten fazlasıyla uzak olan oynanışa, bir de garip garip hatalar eklenince The Evil Within, “hayal kırıklığına uğratan” yapımlar kümesinin mensubu olmaya hak kazanıyor.

Bu gibi eksilerinin yanı sıra, ilginçtir The Evil Within’in çok sayıda artıları da mevcut! Grenli görüntüler, isli tozlu fakat göz okşayan mekânlar, karanlık atmosfer ve tabi Sebastian’ın nev-i şahsına münhasır imajı sayesinde, noir havasını ciğerlerinizin köküne kadar solumanızı sağlıyor. Öykü anlatımı açısından her ne kadar demode bir rota takip etse de; sinemasal yanı oldukça güçlü bir oyun TEW. Avangart kabul edilebilecek açılar, oldukça hoş kurgusal hamleler, her biri fotoğraf karesinden hallice kadrajlar, TEW’in sanatsal tarafını dengeli bir biçimde besliyor.

İşte kafa karışıklığımız da burada başlıyor! Nitekim TEW, barındırdığı bu özellikler sayesinde kelimenin tam anlamıyla çelişkilerin oyunu! İlginç mekânlarla, sinemasal potansiyeliyle, ince işçiliğin ürünü olan yaratık tasarımlarıyla öne geçtiği koşudan, kendini tekrarlayan yapısı, saç baş yolduran hatalar, oyuncu dostu olmaktan uzak oynanabilirlik ya da çağın biraz biraz dışında kalan grafikler sebebiyle gerilere düşmeye başlıyor!

evilwithin6

EKRANLARINIZ KAN REVAN İÇİNDE KALACAK!

The Evil Within’in oyuncuyu ensesinden yakaladığı anlar ortada. Özellikle ilk yarım saat, korku – gerilim sevenler için tam anlamıyla bir şölen! Sonrasındaysa oyun kendisini zaman zaman tekrarlamaya başlıyor. Ritmi stabilleşiyor. Sıkıntı şu ki, hemen hemen her Bethesda mahsulü gibi The Evil Within’in de oynanış süresi uzun kabul edilebilir. Ortalama 11 saatlik bir oyun süresi var ve bu süre içerisinde 15 farklı bölüme ev sahipliği yapıyor.

İlk yarım saatin ardından aniden düşen tempo; üçüncü bölümde itibaren yine tavan yapsa da aynı hızla stabil hale geliyor. Bu sismik denge, oyunun finaline kadar aynı dozda sürüp gidiyor. Büyük bir çoğunluğunu kapalı alanları arşınlayarak geçirdiğimiz oyunun en güzel sürprizleriyse finale doğru karşımıza çıkıyor.

Özellikle son üç bölümde oyuna yedirilen post-apokaliptik atmosfer; o dakikaya kadar istikrarlı bir biçimde oyuna devam etmiş olan oyun severlerin mükafatı niteliği taşıyor. Özellikle aniden tepenizde düşen araçlar, ayağa kalkan şehir, birbirine mızrak misali saplanan gökdelenler, peşinize takılan devasa yaratıklar… Kıyamet sonrası atmosfere bayılanlar için cennet bu olsa gerek!

ÖZETLE…

Yapımcı ekip Tango Gameworks, The Evil Within’in oynanış süresini uzatmak için türlü numaralara girişmiş. Örneğin kazandığımız puanlarla yeteneklerimizi geliştirebiliyor, etraftan bulduğumuz zerzevatlarla kendi istediğimiz gibi oklar hazırlayabiliyoruz. Silahlarımızın özelliklerini, dayanıklılığımızı ve performansımızı da bu puanlarla arttırabiliyoruz pek tabi! Gel gelelim oyunun işleyişi kadar çağın biraz dışında kabul edilebilecek bu yöntemin gerekliliğini sorgulamak da mümkün.

Son tahlilde The Evil Within, potansiyel bir canavarken uysal bir kediye dönüşmüş oluyor. Bu kesinlikle oyun kötü demek değil; hatta TEW’in sırtını yasladığı serilerden herhangi birini seviyorsanız, oyun sizi tüm eksilerine rağmen tatmin edecektir. idTech 5’in artık miladının dolması gerektiğinin sinyallerini veren grafikler her ne kadar bu günün ihtiyaçlarına gerektiği gibi cevap veremese de; atmosferi tıka basa besleyen başarılı mekân tasarımlarının hakkını vermek gerekir. Düşman kontenjanını da oldukça yaratıcı “tiplerle” dolduran Tango Gameworks ekibi, oyun severleri boss kapışmasına doyurmayı amaçlamış ve itiraf etmek gerekirse bu amacına da ulaşmayı başarımış!

The Evil Within, kesinlikle yanlış zamanda kapımızı çalmış bir oyun. Özellikle korku trendlerinin tazelendiği böyle ilginç bir dönemde, korku – aksiyon evliliğinin altından kalkmakta zorlanan bir yapısı var gibi görünüyor. Yine de bu eksileri gerilim severleri korkutmasın! Her şeye rağmen deneyimlenmesi gereken bir gerilim çeşnisi var önümüzde. Büyüyen beklentilerimize cevap vermesi tartışmalı da olsa, mutlaka değerlendirilmesi gereken bir yapım. Eğer meselenin sanatsal boyutuyla ilgileniyorsanız kesinlikle es geçmemeniz gereken bir ürün duruyor karşınızda! Gönül rahatlığıyla bu kabusa dalabilirsiniz… Peki ya yukarıda saydığım tüm eksiler?

Dedim ya! The Evil Within bir kabus! Kabusların mükemmel olması gerekmez!

Korkucu.com için yazan Fatih Yürür

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Yürür

Tüm Yazıları
1987 yılının, diş takırdatan bir Şubat gecesinde, garip bir kapsül ile dünyaya düşmüştür bu kişi. Nitekim yıllar sonra gerçek ailesinin dünyalı olduğunu, uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlayacak, ama uzaylıların iyi tarafını alıp, kalan bütün enerjisi dünyalı olmaya harcayarak gezegen hayatına adapte olacaktır. Üniversite yıllarına kadar neler yapıp ettiği ile ilgili hafızasında net anılar yoktur (atmosferin yan etkisi) fakat yirmili yaşlarının civarını fazla hızlı yaşamıştır. Kocaeli Üniversitesi’nde, Görsel İletişim Tasarımı öğrenimi gördüğü süreçte, kah müziğe dadanarak, kah sinema üzerine yazılar yazarak, kah grafik tasarım işine bulaşarak, kah da çizgi hikayeler kaleme alarak oradan oraya savrulmuş ve bünyesi karman çorman olmuştur. Hangi kulvarda olursa olsun hikaye anlatmayı sever, kitleyi bulursa coşar, bulamazsa da kalbi kırılır ama hissettirmez. Sinemanın, müziğin, edebiyatın, mizahın, çizgi romanların ve tiyatronun her türünden tarifi tanımsız bir keyif alması, bilinen en önemli özelliklerindendir. Aynı “demokratik tavırlarını” yeme-içme alışkanlıkları, giyim kuşam ya da İngiliz usulü mimari tasarımlar konusunda gösterememesi ise büyük bir talihsizliktir.

YORUM YAZ