Cehennemde yer kalmadığında, ölüler yeryüzünde yürüyecek!. Dawn of the Dead (1978)

The Changeling

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

28 Mart 2012

3 Adet Yorum

3

Yönetmen: Peter Medak
Senaryo: William Gray, Diana Maddox (Russell Hunter’ın öyküsünden)
Imdb: 7.3/ 10
Yapım: 1980, Kanada Süre: 107 Dakika
Oyuncular: George C. Scott, Trish Van Devere, Melvyn Douglas, John Colicos, Barry Morse, Madeleine Thorton-Sherwood, Jean Marsh

27 Kasım, New York’un kuzeyi… Karlı bir ormanlık yolda, bozulan arabalarını iten bir aileyle açılır film. Anne, baba ve tek çocuktan mürekkep bu aile her ne kadar tatilleri fiyaskoyla sonuçlansa da mutludurlar. Baba, John, yol kenarındaki bir telefon kulübesinden servise telefon ederken, her şey bir anda gelişir. Aksi yönlerden gelen iki araç kaygan yolda çarpışır; o sırada kartopu oynayan anne ve kız araçların altında kalarak, babalarının gözü önünde can verir.

İşte filmimizde sonradan gelişecek gizemli olaylar, başkarakter John Russell’ın bu belirttiğim kaybının neden olduğu ağır yası üzerine kurgulanacaktır.

Aslında başarılı bir müzisyen ve akademisyen olan John Russell’ı bir sonraki sahnede, yağmurlu bir günde sokakta yürürken görürüz. Yağmurdan ıslanan sokaklar, adamın melankolisini sembolize eder sanki. John’ın saçları hafif dağınıktır ve çizgilerini derinleştiren sert bir ifade yerleşmiştir yüzüne. Eski mutlu halinden eser yoktur. Aktör George C. Scott, karakterinin sessiz yasını başarıyla sunacak yetenekteki oyunculuğuyla tüm film boyunca adımlarını takip etmemizi sağlayacaktır. Ölümün ardından neler olmuştur, neler yaşamıştır; aktör sadece duruşuyla verir bunu. Islak sokakta dairesine doğru yürürken, yolculuğumuza eşlik eden fon müziğini duyarız. Ken Wannberg’in piyano ağırlıklı (John karakteri piyano çalmaktadır zira) depresif ve tekinsiz müziği olacakların habercisi gibidir.

Bir zamanlar yuva olan apartman dairesi anlaşılan onun için artık yaşanılamaz bir hale gelmiştir. Eşyalar toparlanmış, koliler hazırlanmıştır. John evin eski, dayalı döşeli halini hatırlar ve aniden bir flashback yaşar. Eskilerden gelen bu sıcak hatırada John piyano çalarken kızı gelir ve onu selamlayarak elindeki “küçük kırmızı topu” babasına atar. Yerden zarifçe sekerek John’ın ellerine gelen top adamı gördüğü rüyadan uyandırır. Top aslında hizmetçinin taşıdığı kolilerin birinden düşmüştür!

Olayın üzerinden 4 ay geçmesini takiben John, Seattle’a dönerek, mezun olduğu fakültede ders vermeye karar verir. Arkadaşı Robert ve eşine anlattığı kadarıyla aklını kaçırmamak için her şeyden uzaklaşmak adına kendine bağlanacağı bir iş bulmak için bu yolu seçmiştir. Fakat dostunun kızına (kendi ölen kızının yaşlarındadır) özlemle baktığında işinin çok zor olduğunu anlarız. Dostunun eşi, bir arkadaşının kiralık ev konusunda John’a yardımcı olabileceğini söyler. Tarihi eserleri koruma kurumunda çalışan bu arkadaş Claire Norman’dır ve John’a önereceği ev, adamın hayatında kilit noktası olacak “malum” malikanedir.

12 yıldır boş ve sahipsiz (bu yüzden tarihi eserleri koruma kurumuna devredilmiş olan), ağaçlı geniş bir bahçenin ortasındaki bu devasa ev, “Chessman Evi”, John için bulunmaz nimettir. Zira evin geniş bir müzik odası ve dahi eski bir kuyruklu piyanosu vardır. John burada münzevi hayatına devam edebilir, müzik çalışmalarına hız verirken yaralarını da sarabilir gibi görünmektedir. John’a ilk görüşte abayı yakan Claire, tarih kurumunda yenidir ve Chessman Evi’nin çalıştığı kurum tarafından neden göz ardı edildiği hakkında bir fikri yoktur tabi ki.

The Changeling”, ya da Türkçeleştirilmiş adıyla “Dehşet”, benim gözümde şimdiye kadar çekilmiş perili ev filmlerinin zirvesini temsil ediyor. Hala da aşıldığını zannetmiyorum. Belki “The Shining” önerilebilir ama onda da evin habasetinden çok, aile babasının geçirdiği cinnete bağlı bir dehşet sunulduğundan, The Changeling ile aynı kulvarda olduğu söylenemez. Peki bu filmi bu kadar iyi yapan unsurlar nelerdir? Bu filmi çocukluğunda izleyen ve büyüyüp kocaman adam olduğu halde hala bazı sahnelerini ürpererek hatırlayan kişiler bu filmde ne bulmuşlardır? Aslında tüm bu sorulara cevap bulmak çok kolay. Asıl zor olan son dönemde çekilen korku-gerilim filmlerinin neden ısrarla korkunç olmamak için uğraştığına bir cevap bulmaktır. The Changeling, kan revan sahneler, korkunç canavarlar, dayanılmaz işkenceler içeren bir film değil. Kimse kameraya “bööö” yapmıyor. Çoğu şey gösterilmeden hissettiriliyor. Bunun ne kadar zor olduğunu genç korku filmi izleyicileri anlayamaz. Tüm filme yayılan tekinsizlik hissinin ne demek olduğunu maalesef çoğu korku sever bilmiyor, çünkü son zamanlarda bundan mahrum bırakıldılar. Bence bu filmin atmosferini en çok destekleyen unsur kamera hareketleri ve değişik çekim açıları. Eğer elinizde gösterecek bir şeyiniz yoksa ve daha da önemlisi göstermeniz zaten gerekmiyorsa bırakınız kamera kendi yolculuğuna çıksın. Filmimizde iki karakter sofada konuşurken kamera tavanda bir köşeden aktarıyor sahneyi, sanki o kişiler yalnız değilmiş ve görüş açımızın kenarlarından bir şeyler sızacakmış gibi bir his uyandırıyor. Ya da yere konuşlanıp merdivenin üst basamaklarından üzerimize bir şey gelmesini izlettiriyor bize. Bazen canlı materyallerle işi biter bitmez hızla cansız objelere (mesela piyanoya) doğru hareket ederek malum uğursuz hareketi gösteriyor. Veya her sabah saat 6’da su borularından gelen korkunç sesler evde yankılanırken geniş açıyla koridorlarda, merdivenlerde huzursuzca dolaşıyor. Bazen ön plandaki karaktere odaklanmış gibi görünerek arka plandaki hareket için sizi hazırlıksız yakalıyor. Tüm film boyunca yerinde durmayan dinamik kamera “Bu evde yalnız değilsiniz, birileri sizi gözetliyor, hatta siz hiçbir şey olmamış gibi hissettiğinizde bile” diyor adeta izleyiciye. Sadece kamera açılarıyla bir filmin ne kadar farklılaştırılabileceğini kanıtlıyor.

Filmin atmosferinin bir diğer yapı taşı daha önce de söz ettiğim Ken Wannberg’in piyanosundan süzülen sakin ama ürpertici notalar kuşkusuz. Özellikle de gizli odadaki eski müzik kutusunun ezgisiyle ilerleyen müzik, insanı karanlık noktalara çeken bir efekte sahip. Sadece bu film için değil, tüm korku filmlerinde önem verilmesi gereken bir elemandır müzik ve birkaç dâhiyane dokunuşun filmin kalitesini nasıl artırdığını son zamanlarda birkaç örnekte gördük. The Changeling’in müziği bana göre korkudan çok melankolik bir yapıya sahip. Sanki John’un yas sürecini cisimleştiriyormuş gibi geliyor bana. Yağmurda düşen damlalar, gözyaşları ya da intikamcı ruh imgeleri tüyler ürpertici notalarla birbiri içinde eriyor adeta.

Filmin oyunculuğu ve kadrosu tabii ki kalbur üstü. Ama biliyorsunuz korku filmlerinde genel geçer aktörlük kuralları işlemez. Yani işin dramatik yönünü başarıyla aktaran oyuncu işin korku kısmına tam olarak hâkim olamayabilir. Belki de yönetmenin becerisidir bilemiyorum, burada tüm yönlerden tatmin edici, üstelik abartıya da kaçmayan, minimalist bir oyunculuk sergileniyor. Kayıp sürecini atlatmaya çalışırken türlü maceralara gönülsüz sürüklenen olgun bir adam, John rolünde George C. Scott takip etmesi ve özdeşleşmesi kolay bir karakter yakalıyor. Gizemi araştırma sürecinde bir tür side-kick vazifesi gören Claire rolündeki Trish Van Devere ile aralarındaki kimyayı açıklamak çok kolay, çünkü gerçek hayatta karı-kocalar! Aslında bir İngiliz filmi gibi soğuk olsa da birkaç duygusal sahneyle “insani” boyut kazandırılan filmde dikkat çekmek istediğim iki sahne var. Biri, kaydedilen sesleri dinlediğinde Claire’in tepkisi. Nedense bu sahne bana çok gerçek gelir; dehşetle açılan gözler değil, “Aman Tanrım” nidaları değil. Gerçekten iç yaralayıcı bir durum vardır zira. İkinci olarak Claire’le yaptığı at gezintisi sonrası, ölen kızının da atlardan çok hoşlandığını acıyla anımsayan John’un, sabah yatağında katıla katıla ağladığı sahne çok gerçektir. Filmde duygular fazla belli edilmese de, karakterlerin insan olduğunu hatırlatan ve onların gerçeklik duygularını maksimuma çıkaran iki küçük andır bu bahsettiklerim.

Mekân kullanımına gelirsek, filmde Chessman Evi diye anılan malikanenin dekor, dış çekimlerde gösterilenin ise dev bir maket olduğunu duymak şaşırtıcı olabilir. Ben gerçek bir evin içinde çekim yapıldığını zannetmiştim. Filmi izlerken hiçbir yapay his oluşmuyor çünkü. İşte yönetmenin mucizesi böyle ince ayrıntılarda yatıyor. Halbuki günümüz filmlerinde mekânın dekor olduğunu anlamamak mümkün olmuyor; öylesine çiğ sunuluyor gözümüze. Filmin bir diğer ilginç yönü ise olayların neredeyse tıpatıp aynısının yazar Russell Hunter’ın başından geçmiş olması. Evdeki gizli odanın bulunma şekli dahil olmak üzere tüm sesleri deneyimleyen ve bunlara tam olarak bir açıklama getiremeyen yazar başından geçenleri film için kağıda dökmüş. Ben sürüyle odası olan devasa bir evde gizli bir odanın keşfedilme sürecine bayılırım bir filmde. Hatta bu filmdeki gibi gizli bir kapının bulunma şekli, onu açınca karşımıza çıkan daracık merdivenlerin götürdüğü bir tür mini oda; orada yoğun bir toz örtüsü altında küçük bir tekerlekli sandalye (ki sonradan türlü hınzırlıklar yapacaktır), üzerinde “C. S. B.” harfleri olan 4 Ocak 1909 tarihli bir günlük ve müzik kutusu… Yazması bile tüyler ürpertici. Zaten filmin en büyük başarısı izleyiciyi korkutabileceği sahneleri isabetli bir şekilde aktarması. İyi değerlendirilememiş, haybeye gitmiş, fiyaskoyla sonuçlanmış, direkten dönmüş korku materyalleri yok. O yüzden korku severler arasında efsaneye dönüşmüş korkunç anlar konuşulur filmle ilgili. En ünlüsü merdivenlerden zıplayarak inen “küçük kırmızı top” sahnesidir ve eşi benzeri yoktur. Ama bana sorarsanız filmin doruk noktasını medyum sahnesi teşkil ediyor. Olayların açığa kavuşması bakımından da çok önemli bir kilit nokta olan bu sahnenin inandırıcılığı, ilginçliği ve patlama noktası, bir yönetmene korkunç sahne inşa etme hususunda ders verecek nitelikte. Medyumun oyunculuğu bile harika; boşluğa dikilmiş, devamlı açık kaldığı için hafifçe yaşarmış gözler, otonom hareketler, çöken omuzlar ve hipnotize edici ses… Kâbusunuz olabilir. Benim zihnimin korku filmi arşivinde daha iyi bir medyum sahnesi yok!

The Changeling yönetmeni Peter Medak’ı bir çırpıda korku sineması efsaneleri içerisine sokan bir film. Sadece yukarıda saydığım pozitif yönlerini bir kenara bırakın, birçok filmde yapılan atıflar için bile izlenmesi gerekir. Bu filmi deneyim haznenize eklerseniz, üzerine izleyeceğiniz her “yeni” perili ev filmi sizde yavan bir tat bırakacak ve siz de “Aaa bak bu sahne de The Changeling’den esinlenilmiş” diyeceksiniz. Ya da esinlenme başarısını bile gösteremediği için çoğu filmi küçümseyeceksiniz. Bazıları filmin sonunu anlamsız bulsa da ben hiç de öyle görmüyorum. Ayrıca filmin başta perili ev öyküsüyken sonradan bir tür polisiye-gizem hikâyesine evrilmesi kimisi için sıkıcı olabilir. Ben yine böyle düşünmüyorum. Hem bu polisiye bölüm olmasa “Ring” ya da “Ringu”daki kuyunun keşfedilme öyküsü de olmayacaktı.

Kimler bu filmi izlememeli:

1– Korku/gerilim filmlerinden hiçbir zaman hoşlanmamış olanlar.
2– Eski korku filmlerinden haz etmeyenler.
3– Uzun ve ağır kanlı bir gerilimden hoşlanmayanlar.
4– İzlediği korku filminde kan ve vahşet görmek isteyenler (özellikle bu grup, film konusunda ciddi hayal kırıklığına uğrayabilir).
5– Bünyesini video klip mantığıyla çekilmiş, hızlı kurgulu, dijital filmlerle terbiye edenler.
6– Korku filminde sanatsal dokunuşlara fazla önem vermeyenler.
7Twilight fanatikleri (bu son grup hiçbir korku filmini izlememeli).

Bunun dışındaki herkese ısrarla önerilmesi gereken, izlenmezse eksikliğinin hissedileceği, hafife alınmaması gereken bir klasiktir “The Changeling”.

Changeling: “Değiştirilmiş Çocuk” diye çevirebileceğimiz folklorik öğe. Kuzey Avrupa’da eskiden bazı köylüler yeni doğmuş bebekleri kaçırarak yerlerine kendi deforme yavrularını bırakan bazı cinlere inanırlarmış (bu bırakılan cin yavrularına changeling denir). Filmin konusuna yönelik bir sürprizi barındırdığından bu konuda bilgi vermeyi uygun buldum.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (3 Yorum)

YORUM YAZ