Bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir... Norman Bates - Psycho (1960)

Telefonumu ve Televizyonumu Hibe Ediyorum

Kamera Arkası

Korku Sinema

YasinKarakaya

27 Mayıs 2008

1 Adet Yorum

1

Çocukluğumdan beri korku filmlerini çok severim. Aslında çocukluğumda daha çok severdim, Çünkü eskiden daha iyi korku filmleri yaparlardı. Sonra, 80’lerin ikinci yarısında slasher movie denilen, insanları kesip biçmeye ve bol bol vahşet göstermeye dayalı filmler moda oldu ve işin tadı kaçtı. Bu tarz filmlerin korku anlayışı sadece ani seslerle ve görüntülerle insanları yerinden zıplatmaya dayalı olduğu için hiçbir zaman eski gotik korku filmleri (mesela Omen, The Exorcist, Suspiria, The Fog, The Changeling) kadar etkileyici olamadılar. Bir tek John Carpenter’ın Halloween’ini bu genellemenin dışında tutmak lazım; her ne kadar slasher movie furyasının temelini attıysa da, o kendi başına ve kendi halinde muhteşem bir filmdir.

Doksanlı yılların sonunda Uzakdoğu sinemasının (Quentin Tarantino’nun ve Matrix’in katkılarıyla) Amerikalılar tarafından keşfedilmesiyle, “havada-uçarak-dövüşen-adamlar” filmleriyle birlikte Japon ve Kore yapımı korku filmleri de popüler olmaya başladı. Bunun sebebini anlamak çok zor değil. Birincisi, Japonların bin sene öncesinden başlayıp günümüze dek gelen zengin bir hayalet kültürü var. İkincisi, Japon korku filmleri hiç kan revan göstermeden, daha doğrusu hemen hemen hiçbir şey göstermeden insanı korkutmaya dayalı. Doğrudan doğruya insanın bilinçaltıyla oyun oynadıkları için çok etkileyici ve çok akılda kalıcı oluyorlar. Son olarak, Japonların yaptığı herşeyin bizde şaşkınlık uyandırması gibi, korku filmleri de belki bize olduğundan daha acayip ve daha fazla rahatsız edici geliyor.

Özellikle Hideo Nakata’nın başlattığı Ringu (Halka) üçlemesinin Batı’da kült statüsüne erişmesinin ardından, Amerikan stüdyoları derhal olaya el attılar ve bu filmlerin en popüler örneklerini, Amerikalı aktörler tarafından İngilizce olarak ve konularını biraz daha anlaşılabilir bir kıvama getirerek tekrar çekmeye karar verdiler. Genelde bu tür “Amerikanlaştırma” operasyonları berbat sonuçlar verir ama işin enteresan tarafı, bu defa çok da fena filmler ortaya çıkmadı. Hatta, orjinalleri kadar şaşırtıcı ve ürpertici olmasalar da, kendi başlarına gayet kaliteli ve başarılı filmler yapıldı.

Önce Ringu, The Ring adıyla tekrar çekildi. Baş roldeki Naomi Watts’ın sayesinde filmin ortalamanın üzerinde bir kaliteyi tutturması doğaldı; ama bence projenin en başarılı yanı, yönetmen Gore Verbinski’nin yarattığı muhteşem atmosferdi. Japon verisyonundan çok farklı ama yine de çok etkileyici bir ortamda geçen film, ufak tefek Amerikan klişelerine rağmen hiç de fena değildi. Bence tek sorun, Amerikalı hayalet kız Samara’nın, Japon hayalet kız Sadako kadar tüyler ürpertici olamamasıydı.

Bu filmin hatırı sayılır başarısından sonra Amerikan stüdyoları Japonlara iyice bel bağladılar ve bu sefer filmlerin orjinal yönetmenleriyle anlaşıp Amerikan versiyonlarını onlara çektirmeye başladılar. Ringu’nun yönetmeni Nakata, The Ring Two’yu çekti. Japon yapımı Ringu 2’yle hiç ilgisi olmayan ama yine de çok da kötü olmayan bir film çıktı ortaya. (Zaten Ringu 2 de orjinal Ringu kadar iyi bir film değildi.)

Sonra, Takashi Shimizu, kendi çektiği Ju-On isimli başka bir hayalet filmini bu sefer Amerikalı aktörlerle, The Grudge (Garez) ismiyle tekrar çekti. Film orjinalinin hemen hemen aynısıydı, hatta yine Japonya’da geçiyordu, ama başrolde ailemizin vampir avcısı Buffy’nin olması biraz acayipti tabi. Yorganların altından çıkan hayalet sahnesi, orjinalindeki kadar olamasa da bence yine de muhteşemdi.

Son olarak, Motorsiklet Günlükleri’nin yönetmeni Water Salles, orjinali yine Hideo Nakata tarafından çekilen Dark Water’ın (Karanlık Sular) Amerikan verisiyonu çekti. Başroldeki Jennifer Connelly’nin olağanüstü güzelliğine ve kaliteli oyunculuğuna rağmen film Halka’lar kadar başarılı değildi bence. Aslında Karanlık Sular’ın orjinalinde de ciddi bir tempo sorunu vardır ama filmin geçtiği binanın korkunçluğu, asansördeki kız ve musluktan çıkan saçlar sayesinde insanın bilinçaltında kendine yer bulmakta zorlanmaz. Aynı öğeler Amerikan versiyonunda nedense aynı derecede etkileyici olamıyorlardı.

Bu arada Japonların da fabrikasyon bir şekilde ve sonsuz sayıda “saçlarından suratı görünmeyen hayalet kız” filmi çekmeye devam ediyor olması artık iyice moral bozucu bir hal aldı. Çok yakında Japon hayaletleri de bize ailemizin bir parçası kadar tanıdık gelmeye başlayacak. Artık kendi kendimizi korkutmak (ve şaşırtmak) için başka şeyler arayıp bulmamızın zamanı geldi sanırım.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ