Ölüm kasabanıza geldi Şerif! Sam Loomis - Halloween (1978)

Tarihten Kısa Korku Öyküleri: BAŞKA BEDEN

Korku Hikayeleri

KonukYazar

03 Mart 2012

8 Adet Yorum

8

1879 – Pera

Gözlerini açtığında gördüğü ilk şey üzerinde bir örtünün örtülmüş olduğuydu. Boydan boya üzerine örtülmüş pis görünen ve kokan örtü tüm vücudunu kaplamaktaydı. Aklını toparlayamıyor, nerede olduğunu hatırlayamıyordu. Hiçbir şey hatırlamıyordu. Vücudunun uzuvlarını yeni yeni hissediyordu, hissetmediği tek yer bedeninin üst-sol tarafıydı. Saçlarından gelen kokuyu, tuhaf kaynağı belirsiz baharatımsı bir kokuyu, ve örtünün üzerindeki pis kokuyu anımsamaya başladı. Üstelik bulunduğu yerde ölüyü bile diriltebilecek ölçüde domuz yağı kokmaktaydı.

Bilinci yerine gelmişti ama hatırlayabildiği tek şey yakın geçmişiydi, bu örtünün altına ne şekilde ve ne zaman getirildiğini anımsayamıyordu. Benli Katya adıyla anılan, asıl kimliğini kendisinin bile unuttuğu namlı bir kantocuydu. 1856 Kırım Harbi sırasında köyünden koparılıp İstanbul’a dek gelmiş, önce temizlikle sonra sesiyle kantolarda boy göstermeye başlamıştı ve genç yaşına rağmen oldukça maharetliydi. Onu seyretmeye gelen paşazadelerin, uğruna bıçağa tabancaya davranan kabadayıların haddi hesabı yoktu. Örtü altında uyanınca böyle birden bire yine bir külhanının kendisini kaçırttığını düşündü. Öyle ya sekiz kere bir kabadayının yahut paşazadenin kapatması olmuştu şimdiye kadar.

Peki ya bu kirli örtüler altında saklanmalar neydi? Haramiler mi kaçırmıştı? Uzaktan gelen konuşma seslerine uyanmıştı. Birisi, birini azarlıyor gibiydi:

“-Allah müstahakkını versin Fettah! Kör Fettah! Niye sana bıraktım ki bu mühim işi?”
“-Gecenin kör karanlığı işte efendi! Nasıl bilebilirdim ki?”
“-Ahmak herif!”
“-Bana hakaret edip durma! Senin yüzünden bu belayı başımıza aldık!”
“-Senden yegane istediğim şey alelade bir kadın cesediydi. Boğazlayıp getirecektin! Sen ne yaptın ahmak herif? Gittin getire getire Pera gecelerinin namlı kantocusu Benli Katya’yı getirdin!”
“-Sende akıl izan yok mu? Kadını boğdum diyelim cesedini nasıl buraya kadar getirecektim? Mecbur bu civardan birini bulacaktım, Yüksekkaldırım orospularından birini halledip getirecektim. Bu civarın kadınları ya fahişe ya kantocu ben ne yapayım denk getirdiğimi getirdim o da çıka çıka Kantocu Katya çıktı!”
“-İyi halt yedin! Bilmez misin be adam bu kadın namlıdır, ardında sürüyle beli tabancalı paşazade, eli bıçaklı kabadayı vardır. En son Tersaneli Laz Ali’nin himayesindeydi. Kayıkçı uşaklarıyla silahlanmış fellik fellik bunu arıyorlardır şimdi! Yağlı kurşunları yağdıracaklar üzerimize ma’azallah.”
“-Beyzade! Oldu bir kere. Karanlıkta helva yiyenin sırrını mevla bilir. Ayin gereği karanlık oda gerekiyordu, kör ışık gerekiyordu nereden görecektik tipini. Zaten bir işe de yaramadı, öldüğüyle kaldı. Beyinleri değiştirmeye uğraştık o kadar boşuna!”
“-Ben Edirne’ye gidiyorum! Şu parayı al. Beni görmedin duymadın. Eşyaları ve o geri kalan şeyi yok et! Bir hafta ortalıktan kaybol sonra Edirne’ye gel. Alipaşa Çarşısı’nda Kumaşçı Simon’u bul, o seni bekar odalarından birine yerleştirir benimde haberim olur seni bulurum.”
“-Tek başıma nasıl halledeyim?”
“-Evi yakıver gitsin! İstanbul’un yangınları meşhur, kim ne bilecek? Hadi sana kolay gelsin!”

Sesler kesildiğinde bazı şeyleri anlamış gibiydi. Kendisini öldürmek maksadıyla kaçırmışlardı. İyi de kendisi ölü değildi ki? Ölü mü sanmışlardı? Ne iş yapmışlardı ki kör karanlıklarda öldü sanmışlardı kendisini?

Üstündeki örtüyü sıyırdı. Kapkaranlık bir odadaydı. Hissedebildiği sağ eliyle üstünü başını yokladı, çırılçıplak bir şekilde hekim sedyesinin üzerinde yatıyordu. Güç bela doğrulmaya çalışarak ayağa kalktı. Sol ayağını güç bela hissediyordu. Etrafına bakındığında kapatılmış bir bodrum camından gelen gün ışığında etrafı seçebildi. Kanlı ameliyat aletleri, bazı yazılı çizili sayfalar, duvarlara kanla yazılmış tuhaf resimler, çizimler, mumlar ve türlü çeşit tuhaf putlar ve tasvirler. Domuz yağı kokusuna da bakılırsa hikayelerdeki zalim büyücülerden birinin eline mi düşmüştü? Ne tür bir dehşetti yaşadığı? Yoksa korkulu bir düş müydü? Yerinden kalkarak odanın kapısına doğru sallana sallana yürüdü. Tahta kapıyı sessizce açarak karanlık koridora daldı. Önüne denk gelen merdivenlerden yukarıya çıktı. Ne aradığını, nereye gittiğini kendisi de bilmiyordu. Hala kafasının içi uğuldamaktaydı. Susuzluktan yanıp kavrulmuştu. Kendisini geniş bir sofada bulmuştu ki az ilerde bir aynanın duvarda asılı durduğu gözüne çarptı. Aynaya dikkatli baktığında gördüğü şey karşısında aklını kaybedebilirdi. Aynaya yakınlaşarak aynada gördüğü akse tekrar baktı.

Nasıl bir şeytanlık onu bu hale getirmişti?

Bedenin bir kısmına alt belinden itibaren başka bir kadının bedeni siyah tellerle dikilmişti. Aynada baktığı yüz kendisine ait değil, esmer bir yabancı kadına aitti. Kendi kafası ise o dikilmiş vücudun üzerinden başının yanında kanlı saçlarıyla yatmaktaydı. Alınlarında da kalın telden dikişler durmaktaydı iki başında. Hissedebildiği sağ eliyle yoklayarak başının gerçek olduğunu gördü, boynunun hemen yanında sarkmakta olan eski bedeninin, ölü halinin dikilmiş kesik başı durmaktaydı.

Gördüğü bu delilik karşısında boğazı düğümlenerek aynadan uzaklaştı. Kendini korkunç bir kabusun içinde farz etmeye başladı. Aynadan gerilerken birisine çarparak geriye döndü. Karşısında kara kuru, tıknaz, kısa boylu bir adam durmaktaydı. Adam şaşkın gözlerle kadına bakıyordu. Kadının boğazından intikam ile yardım çığlığı arasında tuhaf bir inilti çıktı. Kısa boylu adam kalbini tutarak yere yığıldı ve kıvranarak can verdi. Görüntüsüyle insanları korkutan bir heyula mıydı artık?

Ağlamaya başladı. Odalara sığamadı evden dışarı uğradı. Her gördüğüne el uzatıyor, bu korkunç rüyadan uyanmak istiyordu. Bu iki kafalı, vücudu dikişli çıplak hilkat garibesini, o kanlar içindeki ucubeyi görenler korkuyla evlerine kaçışıyordu. Pera sokaklarında kanlı bir dehşet peyda olmuştu! Gören hamilelerin çocuğunu düşürdüğü, köşebaşlarında bekleşen kaldırım kurtlarının görür görmez korku hisleriyle bellerindeki bıçakları atıp bu yoldan el etek çekmeye camilere koşturduğu, gün görmüş orospuların tövbe edip köşelerine çekilmek üzere hamamlara yollandığı, ölüden bile çekinmez kadına susamış vahşi sapıkların bile iğrenebileceği bir canlı dehşet abidesiydi! O gündüz ışığı altında bile korku salan, sallana sallana yürüyen bir gulyabaniydi. Birkaç ölümden korkmaz kabadayı ikinci başın Kantocu Katya’ya ait olduğunu gördüklerinde korkuyla ürpermiş, zaten Kırım ellerinden geldiğini bildikleri Katya’yı Kırım cazularından, Kırım meçkeylerin olabileceğinden şüphelenmişler.

O iki kafalı dehşet böyle hikayelere sebep olarak gün ortasında sokakta yürürken her nasılsa cesaret getirebilmiş bir Rum külhanının bıçak darbeleriyle yere yığılmış, cesedi tutup bir gariban mezarlığına isimsiz olarak gömdüler. Ayak bastığı sokaklardan o sene doğan bebeklerin kendisi gibi iki kafalı doğdukları, mezarının üstünden her gece iki kafalı bir gülün doğduğu gün doğanda öldüğü, mezarı civarında iki kafalı yılan bedenine bürünmüş cadının yine görüldüğü rivayet edildi konuşuldu.

Korkucu.com için yazan Mehmet Berk YALTIRIK
Lütfen isim ve kaynak göstermeden kullanmayınız.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Konuk Yazar

Tüm Yazıları
Yazılarıyla sitemize katkıda bulunan konuk yazarlarımız.

Yorumlar (8 Yorum)

YORUM YAZ