İnanmadığın şeyler seni öldürebilir Urban Legend (1998)

Tarihten Kısa Korku Öyküleri 5: Yılan Mabudenin Ehramı

Korku Genel

Korku Hikayeleri

KonukYazar

27 Şubat 2015

0 Adet Yorum

0

mabude1

(Not: Bu öykü yazılırken Robert E. Howard’ın “Çanaktaki Tanrı” (The God in the Bowl) adlı öyküsünden ilham alınarak yazılmıştır. MBY)

7 Şubat 1517-15 Muharrem 923
Sultan Selim Han’ın Kâhire’ye girip “Yusuf Nebi Tahtı”na oturmasından iki gün sonra

(Kâhire – Eyâlet-i Mısır)

Burçlarının üzerinde Osmanlı sancaklarının dalgalandığı Kahire’de, sokak savaşlarından kalma dumanlar kasırların ve evlerin üzerinde tütmeye devam etmekteydi. Korkulu Arap kabilelerinin cirit attığı çöle adım atan Osmanlı ordusu, develeri hörgüçlerine dek kuma gömen mahallerden, çekirgelerin karıncaların çeri cem edip insana, hayvana hücum ettikleri yerlerden geçerek Mısır Çerkezleriyle cenge tutuşmuş, Ridaniye Ovası’ndaki zaferin ardından galebe çalmıştı. Bu cenk esnasında onların sultanı Melik Tumanbay, bir bölük zırhlı, demir tolgalı atlı asker cem edip, yıldırım hızıyla Osmanlı ordugâhına bir baskında bulunmuşsa da, Hadım Sinan Paşa’nın hayatına mâl olan kuvvetli bir müdafaa karşısında tutunamayarak geri çekilmişti.

Ridaniye Cengi’nin ardından Çerkezlerin ve Arapların bir kısmı Melik Tumanbay’ın ardından çöllere kaçmış, bir kısmı ise Kahire şehrine kapanarak tıpkı asırlar evvel olduğu gibi Mansura şehrinde Haçlılara karşı icra ettikleri sokak savaşlarının bir diğerini Osmanlılara karşı icra etmişlerdi. Sultan Selim Han’ın cümle Çerkez beyini affedeceğini duyurmasına karşın üç gün süren şiddetli bir şehir savaşından geri durmayıp, şehrin yıkımı ve binlerce insanın ölümü pahasına direnmişlerdi. Vezir Yunus Paşa’nın iki bine yakın yeniçeri cem edip girdiği Kahire’de kadınlar dâhil insanların çatılardan neft ve zemberek ile saldırdığı, buna mukabil Osmanlı erlerinin de kendi zemberekleri ve daha ziyade tüfenkleri ve toplarıyla şehrin yarısını harabe eylediği kanlı bir savaş vuku bulmuştu. Neticesinde Osmanlı ordusu şehre hâkim olup Melik Tumanbay’ı yeniden çöllere kaçmak mecburiyetinde bırakmışlardı. Sultan Selim Han böylelikle törenlerle, toylarla Kahire’ye girip “Yusuf Nebi Tahtı”na oturmuş, Mısır’a hâkim olmuştu ancak kâh Nil Nehri havalisinde, kâh çöllerde Memlukler cengi bırakmamışlardı.

mabude3

İşte o vakitlerde, Kahire’nin dışında bir kasır yıkıntısının avlusunda, Ridaniye cenginde kaybettikleri Florina Beyi Yunus’un acısıyla muazzep kapu halkından dört muharip hasır örtülerin üzerinde oturmuş beklemekteydi. Cengâverlerden Rumeli giyimli birisi göğsünü yumruklayarak konuştu: “Beyimizın kanını aramak bize düşerkena yeniçerinin yaptığı iş midır more? Tumanbay’ı kuvalamak varkena kasır gülgesinda avrat gibi uturmuş kalmışız!” Sipahi cebesine bürünmüş olanı şehri çepeçevre saran çadırları gösterdi: “Sultan vermiş emır, kıprayamaz bir kimse etmedan müsaade! Çıkar isen ulırsın firari, utır utırdıgın yerda iş açma başımıza! Zemberekçi Musa mert adamdır, ben paşaya kadar çıkar kunuşurum dedı.” Kapıya daha yakın oturan ve giyimi sığır çobanlarına benzeyen, bıyıklarını düzelterek: “Salmazlar bizı be! Sultanın varkene bu kadar askeri ne salacaklar? Bize mı kalmış koca Florina Beyinın kanını üdetmesı?”

O esnada yıkıntının dışından bir ses duyuldu: “Florina Beyinin kapuları? Yoldaşlar, orada mısınız? Sipahi İbrahim?” Sipahi giyimli olanı ayağa fırlayıp sağa sola bakındı. Yıkıntının önünden kıvrılıp geçen yolun üstünde zemberekli yaylarla mücehhez dört yeniçerinin ve elleri bağlı halktan bir Arap’ın dikilmekte olduğunu gördü. O yana doğru el edince zemberekli yeniçeriler, “selamünaleyküm” sesleriyle kasır harabesine girdiler. Sipahi İbrahim, hiç oturmadan sordu: “Süyle be Musa. Ne demıştır paşa bizım kan meselesina?” Zemberekçi Musa, muzaffer bir eda ile: “Paşa ile cenge tutuşmuşuz, Kahire’ye girerken zembereklerimizin maharetini göstermişiz. Yiğitlerinin öç isteğini geri çevirecek değil ya? Çıktık otağına vardık, el etek öptük. Müşkülünüzü arz ettik. İlkin müsaade vermedi. “Padişahın bunca kulu, askeri, silahı dururken Tumanbay’ın peşine düşmek size mi kaldı?” dedi. Ben de: “Paşam, padişahımızın muzaffer askerinin vaziyeti dünyaya ayandır. Amma Tumanbay da çöle kaçmıştır. Ejder ağızlı toplarla, tüfenkle çölde eğleşen atlı, develi düşman üzerine varılır mı? Yorana dek kaçıp ilk gaflet anında baskın verip tozumuzu havaya savururlar! Hem merhum Yunus Bey’in kapu halkı yerini de bilmektedir.” deyince müsaade etti. “Tumanbay buradadır diye kırk türlü yer söylerler. Firari olmadığınız müddetçe müsaadem vardır, gidin arayın!” dedi.”

mabude2

Sipahi İbrahim kulaklarını ve gözlerini gösterdi: “Baht işte! Biz intikamın gareziyle girdık Kahire’ye gürdük süslü bir sandık taşıyarak deve sırtında kaçıp kaybolan bir Türk köle! “Vadi-üs Hayye tarafında buluşulacak!” demesinı işıtmesem Tumanbay hala kayıptı! Yul üzerinde hem kılıç artığı Memluklere kılıç üşürürüz hem de Tumanbay ile birlikte hazinesinı da ele geçirirız! Gün akşam ulsa da düşelım more peşlerıne…

Zemberekçi Musa bıyıklarını düzelterek: “Sonra ben Vadi-üs Hayye’yi de sordurdum, ne yandadır diye. Kılavuzluk eder diye bu köleyi aldım. Lisan-ı Türkî ile Lisan-ı Çerakîse’yi az çok anlarmış. Vadi-üs Hayye’yi sordum, bilirim ama oraya kimse gitmez diye olmazlandı!

“Niye ulmazlandı? Eski beyına etmek istemez mı hayınlık?”

“Ondan değil. Orası biraz uzak sayılırmış ama çölün içlerine yakın olduğundan kaybolan kervanlar haricinde kimsenin yolu o tarafa düşmezmiş.”

Elleri bağlı olan Arap lafa girmişti birden dili döndüğünce: “Vadi-üs Hayye Türkî; “Yılan Vadi”. Mekân şerir ve melun! Kafile, kervan uğramaz! Ehram-ül esved! (Siyah piramit) Mabude-i Hayye!”

Zemberekçi Musa: “Tumanbay’ın aklına hayran kaldım. Kimsenin korkup gelmeyeceği yere saklanmak iyi hile. Siyah ehram diyor, bir puttan bahsediyor. Kesin kaybolup gitmeden yakalarız!”

Böylece zemberekçi yeniçerilerle Rumeli’nin kırk türlü yerinden gelme Florina Beyi’nin kapu halkı, yanlarına yeter erzak alıp akşam namazı kılındıktan sonra ordugâhtan çıkarak deve sırtında Mısır memleketinin ucu bucağı görünmez çöllerine revan oldular. Çöl rüzgârlı tekinsizce uğuldarken, Osmanlı ordugâhının çerağları da arkalarında gözden yitti. Birkaç kulübe yıkıntısını geçip kum tepeleri arasından kıvrıla kıvrıla uzun bir süredir insan ayağının basmadığı çöllere girdiler. Ay ışığının ve yıldızların parıltısı altında cahiliye çağlarından kalma putperest tapınaklarını, adları namları unutulmuş, cemaatleri çoktan çölün tozuna toprağına karışmış tanrı ve tanrıça suretlerini, ehramları görerek ürperdiler. Ancak Memluk atlılarının izlerini takip edebildiklerinden gönül rahatlığıyla geçip gittiler.

mabude4

Bir vakit sonra vardıkları yerler öncekilerden daha ıssız ve daha korkutucuydu ki Çerkez süvarisinin nasıl cesaret edip de bu yerlere vardığına her birisi şaştı. Uzak kum tepelerinden gelen gulyabani uğultusu dedikleri fısıltıları işiterek, cinlerin perilerin çöreklendiği tarifi nâmümkün harabelerin önlerinden geçtiler. Süleyman Aleyhisselam’ın kâfir ifritlerle cenk ettiği zamanlardan kalma bu ıssız viranelerde ya çoktan ölmüş ahalisinin tapındığı mabutların yahut o ölmüş ahalinin suretlerini taşıyan, zamanın tozuyla biçimsizleşmiş heykelleri korku ve hayretle seyrettiler.

Gecenin en kör vaktinde Arap köle tepelerin ardında görünen, sanki sırçaymışçasına ay ışığı altında parıldayan siyah mermerden inşa edilmiş bir ehramı göstererek haykırdı: “Ehram-ül esved! Ehram-ül esved!” Tumanbay’ın saklandığını düşündüklerini gören kapu halkı ile yeniçeriler, seferlerde zar zor alıştıkları deve sırtında ehramın sivri tepesinin göründüğü yere doğru ilerlediler. Derin bir vadinin ortasında dikilmekte olan siyah ehramı tamamen gören, vadiye kıvrıla kıvrıla inen bir düzlüğün başındaki tuhaf bir mabude heykelinin önüne gelip durdular. Develer görmedikleri bir şeyden huzursuzlanmış gibi böğürüp, tepinmeye başlamışlardı. Yeniçerilerden ikisi deve sırtından düşüp güç bela kendilerini kenara atmışlardı. Mecburen deve sırtından inip onları heykelin dibindeki bir başka heykel yıkıntısına bağlayıp zar zor zapt ettiler. Arap köle belden aşağısı yılan suretinde, belden yukarısı kadın suretinde olan, tehditkâr görünüşlü heykeli gösterdi: “Mabude-i Hayye. Türkân (Türkler) söyler: “Yılan Mabude, Kervan kıran!” Sipahi İbrahim diğerlerine dönerek: “Te bu Mardin yulundaki handa gürdüğümüz Şahmaran suretina benzar!” Zemberekçi Musa: “Biz yeniçeri kapısına çıkmadan evvel putperestlerin zamanlarından bahisler okumuştuk. Küffarın mabudu putu hep birbirine benzer. Yılan mabudeye demek bir vakitler orada da tapınan varmış!”

Kılıçlarını çekip zemberekli yaylarını hazırlayarak ehrama doğru yürüyüp vadiye ağır ağır indiler. Yolun sağında solan yatmakta olan deve ve at kemiklerinden mülhem tuhaf bir ölüm korkusu halini hissettiren vadide ilerlerken karanlığın içinden bir şeklin kendilerine koşturmakta olduğunu görüp ona doğru döndüler. Tumanbay’ın Çerkez askerlerinin cebesine bürünmüş bir Memluk’ün silahsız ve beti benzi atmış bir şekilde korkuyla üzerlerine geldiğini fark edince zembereklerini ona çevirdiler. Memluk bir yandan koşarken bir yandan da Çerkez lisanında: “Xehajın! (Kaçıp gidin!) Uçıjın! (Uzaklaşın!)” diye onlara haykırmaktaydı. Zemberekçi Musa, zemberekli yayını üzerlerine doğru koşturan adama doğrultup okunu gönderdi. Memluk gırtlağına saplanan okla bir iki hırıltı çıkardıktan sonra kan kusarak olduğu yere devrildi. Sipahi İbrahim, Musa’ya bağırdı: “Silahsız adamı ne uklarsın be?” Musa: “Bre anlamadınız mı? Kendi lisanında bağırıp çağırdı, arkadaşlarına sesleniyordu. Sesini kestim ben de!” Arap köle, Memlukün düştüğü yere koşturup diğerlerine de gelmelerini işaret ederken bir yandan da: “Hayye! Hayye!” diye seslendi. Köle karanlıkta kalan yerleri işaret ettiğinden birkaç tanesi yanlarındaki meşaleleri yaktıktan sonra yanına gittiler. Yerde yatan onlarca yılan ölüsünü ve neredeyse yirmi-otuz kişilik Memluk savaşçılarının cesetlerini görerek korkuyla ürperdiler. Pusatlarından, giysilerinden arta kalan kısımlara baktıklarında onlarca yılanın saldırısına uğrayarak öldüklerine hükmetmişlerdi ki yüzlerindeki, uzuvlarındaki yara izleri, yerdeki sayısız yılan leşi bu hükmü kuvvetlendirmekteydi.

Bir anda vadinin derinliklerinden sanki yankılanır gibi gelen tıslamalar ve hışırtılarla her biri sırt sırta verip karanlık vadiye beyhude yere baktılar. Meşalelerin ışığında yakamoz misali parlayan renk renk pulları ve çölün tekinsiz kumları üzerinden kıvrıla kıvrıla onlara yaklaşan çeşit çeşit yılanı gördüklerinde akılları başlarından gitti. Yeniçerilerden birinin kara ehramı işaret etmesiyle Arap köle haricindeki herkes ehrama doğru koşturdu. Yalnız Arap köle, ehram sanki daha korkuluymuş ve açık kapıları bir ejderin ağzıymışçasına yılanların olduğu yere doğru koşturdu. Yılanların üzerinden atlaya sıçraya kaçarken apansızın yere düşüp sayısız yılanın altında kıvrana kıvrana, canhıraş çığlıklarla ölmesine şahitlik ettiler.

Yılanlar bu sefer yeniçerilerle sipahilere doğru hamle etmişlerdi ancak ehramın kapılarına hiçbiri sokulamıyordu. Yılanların bir şekilde bu siyah mermerden yapıdan çekindiği için yaklaşamadıkları kanaatine vararak ehramın girişinde soluklandılar. Sipahi İbrahim, Yeniçeri Musa’ya döndü: “Kesın saklanmıştır te buraya Tumanbay! Kapıları da açmıştır unlar, ürkmüşlerdır yılandan!” Yeniçeri Mustafa iki zemberekçi yeniçeriyle iki Rumelili sipahiye işaret etti: “Siz dördünüz kapıda kalın, kimseyi geçirmeyin. Biz de kalanlarla Tumanbay’yı yakalayıp getireceğiz. Sabaha dek bekleriz, sabah olunca Tumanbay haricindeki memlukleri yem olarak kullanır yılanların arasından sıyrılır geçeriz.”

Böylece dört adam kapıda hazır beklerken, Musa, bir zemberekçi yeniçeri, Sipahi İbrahim ve diğer bir Rumelili sipahi elde meşalelerle siyah mermerden ehramın dehlizlerine daldılar. Duvarlarında yılan vücutlu yaratıklara atılan insan tasvirlerinin, yılan bedenli insanların korkunç nakışlarının bulunduğu dehlizleri ve salonları arşınlarken, arada sırada taş lahitlere ve insan kemiklerine rastlayarak dualar okuyorlar, Tumanbay’dan bir iz arıyorlardı.

Sipahi İbrahim söylendi: “Kemıklere bakılır ise asırlardan bu yana gelmemıştır te buraya insan. Sabaha kadar bekleyip asker çağırıp üyle mi arasak?”

Zemberekçi Musa çıkıştı hemen: “Tumanbay’dan beyinizin kanını, intikamını isteyerek bizi buralara siz getirmediniz mi? Tumanbay’ın ölüsünü yahut dirisini bulmadan dönmek yok!”

“Yılanların buraya girmamasına, duvarlardaki tasvirlere bakılır ise ben Tumanbay yerina başka şeyler bulurız diye kurkarım!”

“Ahalisi ta cahiliye zamanında ölüp gitmiştir, ne korkarsın? Zaten siz Rumelililer hep böylesinizdir. Ölüden, ölülerden korkarsınız hortlar diye…”

Onların ardında yürüyen zemberekçi yeniçeri, bir sütun dizisinin ardında kendisini seyredip kaybolan bir kadın silueti görünce diğerlerinden uzaklaşarak o yana seğirtti. Tumanbay’ın cariyelerinden biri olabileceğini düşünerek diğerlerinden önce ona el koymak istiyordu. Zemberekçi Musa ve Sipahi İbrahim, arkalarındaki adamın kaybolduğunu fark edince dönüp ona seslendiler. Ancak ehramın içi kabrinde yatan ölüler misali sessizdi. Sütun dizilerinin arasına bakarlarken yerde yatan zemberekçiyle karşılaşınca başına koşturup baktılar. Zemberekçi Musa uzuvlarını yoklayıp öldüğünü anlayınca: “Bir şey sanki kemiklerini kırmış ancak ses çıkaramamış. Zehir olabilir diyeceğim ama neden saldıranın sesini işitmedik?” deyince temkinle etrafı kolaçan etmeye devam ettiler. Bir dehliz karaltısında belli belirsiz bir kadın silueti görünce duraksadılar. Geride kalan sipahiyi önden dehlize gönderdiler. Sipahi temkinle dehlize yaklaştığı sırada karanlıktan yüzüne su gibi bir şey atıldığını gördüler. Adam yüzünü tutarak çığlık çığlığa sütunlara kendini çarparken yüzünün mum misali eriyip bittiğini hayretle seyrettiler…

O esnada kapıda bekleyen yeniçerilerle sipahiler, dehlizin derinliklerinden gelen yardım isteyen çığlık sesleriyle irkilerek o tarafa doğru döndüler. Bir süre sonra Zemberekçi Musa’nın tek başına çıkışa doğru koşturduğunu gördüler. Musa, sanki delirmiş gibi gözleri yuvalarından uğramış bir halde korkuyla yanlarına geldiğinde nefes nefese kalarak olduğu yere yığıldı. Ehramdan çıkmak istediyse de kapının önünden adeta kaynamakta olan yılanlardan sakınarak duraksadı. Ancak dehlizin derinliklerinden daha önce hiç işitilmemiş türden baskın bir tıslama işitilince kendini yılanların üzerine fırlattı. Yılanlar vücuduna hücum ederken o ürkünç kahkahalarla ehramdan uzaklaşmaya çalıştı. Vücudunu ısıran yılanlara rağmen gülmesi delilikten çok korkulu bir rüyadan uyanan sevinç hali gibiydi.

Az bir zaman sonra kapıda bekleyen adamlar, Zemberekçi Musa’yı delirterek yılanların üstüne atlamasına neden olan şeyi kendi gözleriyle görme talihsizliğini yaşadılar. Dehlizin karanlıkları içinden sallana kıvrıla üzerlerine gelen bir dehşet vardı. Pullu bedeninin aşağısı yılan, belden yukarısı ise çirkin bir kadın yüzüne sahip insan sureti olan, tasvirlerini gördükleri “yılan mabude”, korkutucu yeşil gözleriyle ve çatal dilini savurarak çıkardığı ürkünç bir tıslamayla onlara yaklaşmaktaydı…

SON

Mehmet Berk Yaltırık
31 Ocak 2015 – İstanbul

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Konuk Yazar

Tüm Yazıları
Yazılarıyla sitemize katkıda bulunan konuk yazarlarımız.

YORUM YAZ