Kumlar havalanacak. Gökyüzü yarılacak. Güç serbest Kalacak... The Mummy (1999)

Tarihten Kısa Korku Öyküleri 2: Esrarengiz Mezar

Korku Hikayeleri

KonukYazar

15 Ekim 2012

5 Adet Yorum

5

(Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’na takribi 1550’lerde elçi olarak gönderilen “Türk Mektupları”nın yazarı Busbecq, zürafa denilen hayvanı hiç görmediği için merak eder ve görmek ister. Tekfur Sarayı’ndaki hayvanat bahçesinde bir zürafa vardır ama Busbecq’in görmek istemesinden birkaç gün önce ölmüştür. Busbecq’in merak etmesi üzerine Tekfur Sarayı’nda zürafanın gömüldüğü yer kazılır, Busbecq ölü zürafayı görür. Ayrıca kendisi Osmanlı topraklarındaki tarihi eserleri, Batı Roma ve Doğu Roma (Bizans) döneminden kalıntıları da eserlerinde naklettiğinden kadim dönemlere ilişkin de bir merakı mevcuttu. Bunlardan esinlenerek yazılmış bir hikâyedir.)

ESRARENGİZ MEZAR
1560-967/968 – Şehr-i Kostantiniyye

Elçi Hanı’nın önünde bekleyen iki yeniçeri ile toza toprağa bulanmış Lağımcı taifesinden dört nefer, oradan gelip geçen ahalinin gözünde pek bir merak uyandırmıştı. Ahşap evlerin cumbalarından, pencerelerinden alıcı kuş gibi sokağı seyreden koca karılarla, dükkânlarının önüne çıkmış esnafların dillerinde türlü çeşit dedikodu peyda olmuştu.

Elçi Hanı’nın kapıları, yasakçının desturuyla dört nefer yeniçeri tarafından açıldığında Busbecq nam sefir kapının önünde kendisini bekleyen kul taifesinin yanına gelerek aksanlı Türkî lisanda kendisini bekleyen vazifeliler olup olmadığını sordu. Yeniçerilerden çakır gözlü olanı, sefire kuşağından çıkardığı katlanmış bir varağı uzatarak paşanın izinnamesi olduğunu söyledi.

Busbecq, izinnameyi okuyup kemerine asılı deriden mamul kesenin içine tıktıktan sonra yeniçerilerle lağımcıların peşine takılarak saman arabalarının durduğu bir yere giderek boş duran bir tanesine ellerinde kazmaları kürekleri, bellerinde iplerinde olduğu halde lağımcı uşaklarıyla hep birlikte bir saman arabasının ardına atlayarak, iki sağlam yapılı beygirin sırtında meşin kırbacın şaklamasıyla yola koyuldular.

Busbecq’in, şaşkın bakışlarla pek çıkıp dolaşmaya izin verilmediği kadim kentin çoğu ahşap evleri ve çarşıları, taştan minareleri seyretmesine karşılık yıllarını bu sokaklarda geçirdiklerinden keferenin şaşkınlığını anlayamayan yeniçerilerle lağımcı neferleri kendi kendilerine söylenmekteydiler. Uzun seneler metruk kalıp, o dönemlerde hayvanat bahçesine dönüştürülen Tekfur Sarayı’nın çöplüğüne geldiklerinde, arabadan indiler. Bahçenin bostancı yamaklarından birinin göstermesiyle zürafa leşinin gömülü olduğu yere gelerek kazmaya başladılar.

Seferde ve hazerde, küffar kalelerinin altına kah donmuş toprak üzerinde kah kavurucu iklimde, köstebek misali tez zamanda lağım açmaya muktedir lağımcı uşakları, besmeleyle kazmalarını küreklerini vura vura zürafanın leşinin olduğu toprağı kısa sürede darmadağın ettiler. Neredeyse bir adem boyunu aşacak denli kazmışlardı ki leşe geldiklerini anladıklarında üstündeki toprağı üstün körü bir şekilde aldıktan sonra tamamıyla ortaya çıkardılar.

Busbecq, çukurun üzerinden eğilerek boynu masal ejderhalarını andıran zürafanın leşine ve artık toprakla karışmış, çürümüş derisine tiksintiyle baktı. Bir anda sanki başka bir şey görmüşçesine çukurda bir noktayı işaret ederek lağımcılara kazmalarını söyledi. Yeniçeriler bu hareket üzerine sefirin gösterdiği yere baktıklarında, lağımcılarla birlikte şaşırdılar. Leşin hemen altında sıra sıra tahtalar durmaktaydı.

Lağımcı uşakları elleriyle yerdeki toprağı kenarlara doğru süpürerek leşin büyükçe bir tahta zemin üzerine gömülmüş olduğunu gördüler. Yeniçerilerden biri bostancı yamağına bu tahtaların ne olduğunu sorup kendilerinin de bilmediğini duyunca her biri meraka düştü. Busbecq, tahtalarının çürümüşlüğünü ve altlarının boş olup olmadığını hesaba katmadan çukura atlar atlamaz, üzerindeki beş kişinin ağırlığını çekemeyen tahta zemin muazzam bir çatırdamayla birlikte üstündekilerle karanlık boşluğa doğru çöktü.

Kendilerine emanet edilen sefirle, lağımcı uşaklarının dipsiz çukura düşmeleri üzerine yeniçeriler, bostancı yamağına birkaç kişi daha çağırarak düşenleri çıkarmalarında yardım etmelerini söylediler. Bostancı yamağı bahçelere doğru koşarken yeniçeriler çukurun dibine doğru seslendiler. Lağımcı uşaklarının seslerini duyunca yaşadıklarına kanaat getirdiler. Lağımcıların beraberlerinde getirdiği halatları, yardıma gelen bostancı yamaklarının yardımıyla aşağıya sarkıtarak hem elçilerin hem de sefirin çıkmalarını sağladılar. Çukur fazla derin olmadığından hiç biri yaralanmamıştı. Lakin her birinin ağzında bir laf vardı ki aşağısının çürük et gibi koktuğuydu. Sefir Busbecq, kör karanlığa rağmen aşağıda gözlerinin elverdiği ölçüde bazı duvar yazıları ve şekiller gördüğünü, bunları incelemek istediğini söylüyordu. Eski bir uygarlığın tarihi izlerini merak eden sefirin bu isteği, yeniçeriler ve lağımcı yamakları için fazladan mesai ve uğraşılacak bir sürü şey anlamına geliyordu. Sadrazam paşanın emri de açık olduğu için önce lağımcı odalarına ardından yeniçeri odalarına haberci gönderildi. Busbecq’in isteği üzerine eski yazılardan ve Rum padişahlığının tarihini bilir kimselerden ihtiyar bir Rum olan Alexios dahi çağırıldı. Aşağı inip çıkmaları kolay olsun diye lağımcı uşakları oracıkta halatları kullanarak bir merdiven yapmışlardı.

Rum Alexios gelene kadar, içeride bir tehlike olup olmadığını, çöküp çökme ihtimalinin olup olmadığını görmek için önden meşalelerle iki lağımcı uşağı indirilmişti. Lağımcı uşakları içeriyi gezip geldikten sonra içeride büyükçe bir kemerli geçit olduğunu, ağzının duvarla örülmüş olup üzerinde taştan mermer bir kitabede gavurca yazılar olduğunu söylediler. Mermer kitabenin etrafına ise sayısız haç ve nazar muskasının çakılı olduğunu, birkaç Hristiyan putunun da geçidin iki yanına yerleştirilmiş olduğunu da söyleyince Sefir Busbecq daha da meraklanmıştı.

Alexios dedikleri Latin ve İspanyol keferesinin lisanlarıyla birlikte Türkçe’yi ve Arapça’yı ana dili Rumca gibi konuşurdu. Galata Limanı’na girip çıkan gemi yüklerinin hesabını tutar, elinin altında türlü çeşit kitap bulundurur bir alim kişiydi. Yaşı doksana dek ermekteydi ki tevellüd ettiği vakit Sultan Mehmed Han-ı Sâni nam-ı diğer Fatih Han’ın hayatta olduğu ayandır.

Gün akşama dönüp etraf kararırken, doksanlık kefere Galata balyoslarının süslü arabalarına benzer ama daha ufak, iki atın çektiği bir arabayla Tekfur Sarayı’na gelerek kendisiyle birlikte gelen iki yeniçerinin yardımıyla indi. Kamburundan dolayı iki büklüm, suratı gerdek yorganı gibi kırış kırış, iki sağlam değneğe tutuna tutuna yürüyebilen bir koca kişiydi. İçeriyi gören lağımcı uşaklarıyla konuşup, Sefir Busbecq’ten bir miktar Venedik dukası aldıktan sonra beline bir ip bağlayıp aşağıya sarkıttılar. Ardından iki yeniçeri, kazmalarıyla birlikte lağımcı uşakları ve Sefir Busbecq, halat merdivenden aşağıya indiler, birkaç bostancı yamağını da ne olur ne olmaz diye çukurun başına diktiler.

Lağımcıların tarifine birebir uyan bir dehliz önlerinde uzanıyordu. Neredeyse bir salon kadar geniş ve taşlarla örülü duvarlar, tam karşılarında taşlarla örülmüş kemerli geçit durmaktaydı. Geçidin tam ortasına mermer bir levha duruyor, üstünde tuhaf yazılar okunuyordu. Yanına yöresine nazarlık ve haç işareti çakılmış, geçidin önüne birkaç tane Hristiyanî melek ve aziz putları yerleştirilmişti.

Alexios önce duvarlara bakınıp sonra heykelleri ve geçidi inceledi. En son levhaya bakındıktan sonra nazarlıkları incelemeye başladı. Busbecq, Türkî lisanda burasının ne olduğunu sorunca, kendi aksanıyla:

“Tekfur Sarayi’ndan kalma gibi durur ama daha eski. Hazreti İesous’dan altı yüz sene sonrasina ait gibi. Haçlar ve putperest nazarliklari, melek ve havari heykelleriyle ayni yere konmus. Levhada eski Grek lisanında “Ruhunu seven duvarin ardindakinden korunsun, Prenses Evgenia’nın lanetli bahtini hatirinda tutsun” diye yazilmis.”

Lağımcı uşaklarının geçidi barut fıçılarıyla kısa sürede açıp geçidi ortaya çıkarabileceklerini, ardından hazine olduğunu düşündüklerini söylemeleri üzerine Sefir Busbecq içeride ne olduğunun kendisini de meraklandırdığını söyleyerek istediklerini yapmalarını söyledi. Her biri çukurdan çıktıktan sonra lağımcı uşakları barut fıçılarını tedarik etmeye gittiklerinde, sefir ve Alexios yeniçerilerle beraber dehlizin tepe bahçedeki köşkün birinin ön bahçesinde kurulan sofraya oturarak bostancılarla birlikte yemek yediler. Yemek esnasında dehlizin varlığı kulağına dek geldiğinden dehlizden ne çıkacağını merak eden Sadrazam Damat Rüstem Paşa da maiyetinden birkaç kişiyle birlikte Tekfur Sarayı’na gelmişti. Yemek esnasında Busbecq, Rum Alexios’a Rum Padişahlığı’nın tarihinde Prenses Evgenia isminde birinin geçip geçmediğini sorduğunda ona çok eski bir kitapta yazılanlara göre, Evgenia nam Rum prensesinin doğurduğu gayrimeşru bir çocuktan ötürü onunla birlikte ölüm cezasına çarptırıldığını söyledi. Dönemin halkı arasında söylentiler ise çocuğunun bir hilkat garibesi olduğunu söylüyordu.

Lağımcı uşakları geldiği zaman dehlize inerek barut fıçılarını döşedikleri zaman, Sadrazam paşa, Sefir Busbecq ve beraberindeki yeniçerilerin de lağımcılarla birlikte inmesine müsaade etti. Sadrazamın aklından geçen olası bir Bizans definesinin üzerine konmak, servetine servet katmaktı. Muhayyel altınlarının kokusunu alıp bahçeye vasıl olduğu da rivayetler arasındadır.

Lağımcıların fitilleri ateşlemesiyle yeri göğü inletip zemini sallayan bir patlamanın ardından sefir, yeniçeriler ve lağımcılar ellerinde meşalelerle dehlize indiler. Yıkılmış duvarın ardında sonsuz gibi görünen karanlığa doğru uzanan taş merdivenlerden başka bir dehlize indiler. İki tarafta da paslı demirlerle ayrılmış taş hücreler uzanmaktaydı. Hücrelerin içinde duvarlara zincirlenmiş iskeletler ve yerdeki kurukafalar, meşalelerin ışığında tuhaf bir huzursuzluk hissi vermekteydiler. Asırlar sonra boş dehlizde yürüyen ayakların altında fare ve yılan kemiklerinin çatırtıları duyulmaktaydı.

Dehlizin sonunda döne döne aşağıya inen merdiven basamakları üzerinden dünyanın tekinsiz dehlizlerine doğru uzandılar. Vardıkları zindanlar, dizlerine dek su altındaydı. Asırların etkisiyle yosunlara ve tarif edemedikleri eciş bücüş sürüngenlere mesken olmuş suyun çevrelediği taş duvarlar da yosunlara boyun eğmiş, meşalelerin ışığında kasvet saçmaktaydılar. Bizans sancaklarının gökte dalgalandığı devirlerde döşeli taşların ve demir parmaklıkların arasında güçlükle nefes alıyorlardı.

Koridorun sonunda büyükçe bir mahzene geldiklerinde, tam ortada taştan bir lahitin bulunduğunu gördüler. Üstüne kadim zaman ejderlerinin ve putlarının tasvirleri kazınmış, kara mermerden, tuhaf görünüşlü bir lahitti. Lahidin kapağı, paslı zincirlerle, zemine çakılmış demir kazıklara bağlanmıştı.

Lağımcılar kazma darbeleriyle çoktan ölmüş zincirleri kırdıktan sonra lahidin kapağını zorlayarak açmaya muvaffak oldular. Tüm mahzeni dolduran küf kokusunun eşliğinde lahidin içinde boylu boyunca uzanmış çürümüş kadavraları her biri ayan beyan görmekteydi. Biri kadın öteki ise bir bebek ölüsüne benzeyen kadavralara meşaleleri yaklaştırarak baktılar. Kadının siyah saçları bellerine kadar uzanıyor, çürümüş etlerine rağmen bir zamanlar cümle Bizans soylusunun gönlünü çelmiş olabileceğini her biri tahmin edebiliyordu. Üzerindeki süslü elbiselerle ve üzerindeki işlemeli kumaşlarla, parlak siyah saçlarıyla sarayları dolaşan, gemilerin güvertesinde mehtabı seyreden o yaşayan güzellik, şimdi çirkin ve kasvetli bir korku abidesine dönüşmüştü. Busbecq, onun ihtiyar Rum’un bahsettiği prenses olabileceğini düşündü ki yanında yatan bebek cesedini gördüğü anda hakkındaki söylentiyi düşünerek korkuyla titredi.

Bebek cesedi olsa da normal bir insana benzemeyen bebeğin sanki bir ihtiyarmış gibi sakalları vardı, çarpık çurpuk elleri ve ayakları, biçimsiz gözleriyle bir hilkat garibesi olduğu aşikardı. Meşalelerin ateşinde onun suretini gören yeniçeriler bir ağızdan üç kulhüvvalah okurken, ekserisi Ermeni tebaasından seçilme Lağımcı uşakları da istavroz çıkardılar. Demek ki Bizans’ın küflü söylencelerinde bahsi geçen o acayip bebek söylentisi doğruydu.

Bir anda nereden estiği bilinmez bir rüzgar meşalelerin alevini söndürdüğünde Busbecq dahil her birinin tüyleri diken diken olmuştu. Yeniçerilerden birinin sesi çınladı:

“Bu uğursuz yerden bir an önce çıkalım, başımıza bir iş gelir!”

Lağımcı uşaklarından gedikli birisi, Ermeni ağzıyla:

“Korkmayin zo! Ben çok gördü bu oyunlari! Define saklayip mezar hirsizini def etmek için rivayetler uydurup üstüne de hilkat garibesi kemikleri koyorlar. Her define başında oluor. Ka Engürüs’teki vakayı hatirlarsiniz uşaklar?”

Bir başka lağımcı uşağı meşalesini yakmaya uğraşırken söylendi:

“Hatırlamam zo? Fi tarihinde, Engürüs vilayetinin hududlarındayiz. Küffar kalelerinden birini muhasara edeorlar, biz de lağim kazoruz. Bir an geldi, kaleye yaklaşoruz dedik, kazmayi vurduğumuz yerden bir cenaze çıkti, kalbinde kazık ağzinda sarmısak duroor. Yine vurduk kazmayi yine çıkti bir kazikli cenaze! Kazmayi vurdukça cenaze çıkoor, kazma vurdukça upir cesedi çıkoor. Dedik bu işin sonu hayır olmaz zo kapattik lağımi. Sonradan kaleye sancak diktiler, seneler sonra hanin birinde demlenooruz keferenin biri demesin mi kalelerden birinin dehlizine upirlere hortlaklara benzettiğimiz cenazeleri kasten gömdük, bunu gören lağımcı erleri korkudan daha ilerisini kazamadılar, kapatıp savuştular diye. Kefere kismi Şeytan akıllı oloor, kasten biraksinler ka bu garaibin cenazesini!”

Meşaleleri yakmaya çalışırlarken sanki köpek gibi tüylü bir şey Busbecq’in ayaklarına sürtünerek geçmişti ki elçi çığlık çığlığa yere yığıldığında yeniçeriler kollarına girerek sefirin düşmesine mani oldular. Busbecq kendi lisanında ayaklarına bir şeylerin sürünerek geçtiğini söylemeye çalıştıkça yeniçeriler onu teskin etmeye çalışıyordu. Sakinleşmeye başlayıp Türki lisanda ayaklarına tüylü bir şeyin sürünerek geçtiğini söyleyince oradaki herkesin korkudan tüyleri diken diken olmuştu.

Meşaleleri tekrar yaktıklarında, kısa sürede her birisini bu kez bambaşka bir dehşet hissi esir aldı. Mermer lahidin içindeki kadın cesedi ruhunu teslim ettiği andaki gibi kıpırtısız durmaktayken yanındaki hilkat garibesi cenazesi sır olup kaybolmuştu! O sakallı, eciş bücüş mumyanın, çevresi insan doluyken bu şekilde yok olup gitmesini hiç biri akıl sır erdirememişti. Her birisi o loş ve küf kokulu mahzende kafayı bulduklarını zannetti. O mahlukatın cenazesinin var olup olmadığından bile şüpheye düştüler. Yeniçeriler huzursuzca kıpırdanarak dehlizde fazla durmayarak çıkmak isteyince, bu sefer lağımcı uşakları orada kalarak saklı defineyi bulmak hususunda ısrar ettiler.

Her birisi yanındakiyle münakaşa ederken karanlığın içinden gelen ne olduğu belirsiz bir ses her birinin korkuya kapılmasına neden oldu. Hiç biri duyduğu sesin ne olduğuna anlam veremiyordu çünkü hiç birisi ömr-ü hayatında böyle bir ses duymuş değildi. Bebek ağlaması gibiydi ama zincirlik delilerin kahkahalarını andırmaktaydı. Mezarı terk ederek gündüz vakti tekrar girerek etraflıca bakınmalarının daha hayırlı olacağına hükmettiler.

Mezar odasından dışarı çıktıklarında Sefir Busbecq’in korkudan bembeyaz olmuş bir halde dehlizin öbür ucunu işaret ettiğini gördüler. Meşale alevleriyle parlayan yeşil suların üzerinden o sakallı ecinni paslı parmaklıklar ardında ateş kızılı gözlerle kendilerine bakmaktaydı. Sallana sallana dehlizin gölgelerine karışır karışmaz yine acayip bir ses duymuşlardı. Daha derinden ve daha korkunç bir sesti. Geride bıraktıkları mezar odasından geliyordu ve taş lahidin yere düşerek parçalandığını her birisi işitmişti. Zemindeki sulardan tekinsiz şıpırtılar gelmekteydi. Her biri hareketsiz olduğu halde asırlardır ölü bu dehlizde hareket eden bir şeyler vardı. Arkalarına dönüp baktıklarında kabrinden kalkmış çürümüş cenazenin sallana sallana üzerlerine doğru geldiğini gördüler.

Ağızlarında salavatlarla çığlıklarla dehlizden dışarıya kendilerini atabildiler. İp merdivenlerden en önce tırmanabilmek için birbirleriyle çekişmeye başladılar. Bunların çığlık sesleri üzerine yukarıda bekleyenler başka ipler de atarak dehlizdekileri yukarı çekmeye başladılar. Sefir Busbecq, iplerle yukarıya çekilirken baktı. Gördüğü son şey kucağında sakallı ecinni bebesiyle merdivenlerden çıkan ölü Bizanslı ve annesiyle yavrusunun gözlerindeki akıl sır ermez tuhaf ışıltılardı…

Korkucu.com için yazan Mehmet Berk Yaltırık

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Konuk Yazar

Tüm Yazıları
Yazılarıyla sitemize katkıda bulunan konuk yazarlarımız.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ