Hepimiz ara sıra deliririz! Norman Bates - Psycho (1960)

Sweet Home

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

10 Nisan 2013

4 Adet Yorum

4

Sûîto Homu 
Yönetmen: Kiyoshi Kurosawa
Senaryo: Kiyoshi Kurosawa
Imdb Puanı: 6.8/10
Yapım: 1988, Japonya, 100 Dakika
Oyuncular: Nobuko Miyamoto, Shingo Yamashiro, Ichiro Furudate, Fukumi Kuroda, NOKKO, Jûzô Itami

Bir TV belgesel ekibi öldükten sonra daha da ünlenen ressam Ichiro Mamiya’nın duvar freskini görüntülemek için 30 yıldır kullanılmayan Mamiya Malikanesi’nde araştırma ve çekim yapmak istemektedirler. Yapımcı dul Kazuo, yönetmen yardımcısı Akiko, Kazuo’nun yeni yetme kızı Emi (ki babasıyla Akiko’nun arasını yapmaya çalışmaktadır), sunucu ve sanat tarihi uzmanı Asuka ile kameraman Taguchi’den oluşan bu ekip önce yetkililerden gerekli izni alamaz. Görünen o ki evin üzerinde uğursuz bir efsane dolaşmaktadır. Nihayetinde anahtarı alırlar ve bu yıkıldı yıkılacak malikaneye girerler. Bir anne ve bebeğinin resmedildiği “Home Sweet Home” imzalı devasa freski bulurlar fakat görünen o ki bu fresk odadaki tek resim değildir. Diğer duvarlarda açığa çıkan, bebeğin yandığı ve küçük bir sandıkla gömüldüğü diğer sahneler tüm ekibi ürpertir; özellikle de Asuka’yı. Yakınlardaki bir gaz istasyonunda görevli yaşlı Yamamura Akiko’yu Mamiya Malikanesi hakkında uyarır ama çok geç kalmıştır. Yanlışlıkla özgür kıldıkları intikamcı bir ruh Asuke’nin bedenine girer, duvarlarda uzayan gölgeler canlanır ve dehşetengiz ölümler olur. Akiko bir yandan evdeki gizemi açığa kavuşturacak bir yandan da ruh tarafından kaçırılan Emi’yi geri almaya çalışacaktır.

Sweet Home beklediğimden iyi çıkan, grotesk Uzakdoğu filmlerinden ayrı bir yerde konumlanmış, gerilim ve gore’u ustaca harmanlayan iyi bir film. Japonlar gurur, şeref, haysiyet duygularıyla çevreledikleri yaşamlarının izlerini filmlerine ister istemez yansıtan bir halk; bir yerinden gelenek, görenek, anane fışkırmayan filme bu coğrafyada rastlamak çok zor. Özellikle de kadınların toplum içindeki rolü başlı başına bir problem; aile bütünlüğüne verilen değer neticesinde yüklenilen sorumluluklar maalesef hep kadınların sırtında. Hal böyle olunca Japon filmlerinde “yuvayı dişi kuş yapar” sözünün tezahürü genelde hastalıklı bir telaffuzla sergileniyor. Erkek karakterler hırçın mizacının sınırlarında dolaşıp özgürlüğün tadını çıkarırken, kadınlara hep gözyaşı, suskunluk ve ketum bir tutum reva görülüyor (tecavüzleri bunun dışında bırakıyorum). Bu anlamda bahis konusu filmden de istem dışı okumalarla ayrılmak neredeyse imkansız. Daha önce buralarda bahsettiğim Hausu’da olduğu gibi, kadın karakterlerin yuva olgusunu sembolize eden bir evle giriştiği çetin mücadele anlatılıyor Sweet Home’da. Başkarakterin ve günü kurtaracak kahramanın kadın olması bilinçli bir tercih gibi görünüyor. Akiko (Nobuko Miyamoto) her ne kadar güçlü bir karakter olarak verilse de dul Kazuo ile evlenmesi konusunda mahalle baskısını soluğunda hissediyor. Çünkü Kazuo bir erkek ve kıçını toparlayacak bir kadına sahip olması zorunlu, aksi söz konusu değil. Ve en yakınındaki herhangi uygun bir kadın bu erkeğin arzularına ve ihtiyaçlarına cevap vermek zorunda! Hele o kadının çocuksuz olması toplum açısından kabul edilemez bir şey; bir Japon kadınının varoluş sebebi anneliktir. Film kesinlikle feminist iddialar taşımasa da bu düzenin dışına çıkmayı göze alan iki kırılma noktasıyla beğenimi kazandı. İlkinde Akiko tüm Japon erkeklerinden intikam alırcasına basiretsiz Kazuo’ya girişiyor, sert bir dille olmasa da onu vurdumduymazlıkla suçluyor. İkinci ve daha önemli devrim niteliğindeki söylem ise filmin çözüm kurgusunda ortaya çıkıyor. Bu ve benzeri filmlerde (hatta batılı filmlerde dahi) intikamcı ruhun karşısına ona paralel özellikler taşıyan bir kahraman konur. Filmimizdeki gibi kaybettiği oğlunun yasını tutan intikamcı bir anne hayaletin önüne yine kendi çocuğunun hayatını savunan bir anne figürü yerleştirilmelidir. Buradaki heroin ise hem bekar, hem çocuksuz hem de dahil olmadığı bir aileyi sahiplenip savunuyor. Bu tutum, kan bağına ihtiyaç duymayan alternatif bir aile formülü önerisinden başka birşey değil ve dönemine göre hayli yenilikçi olduğundan göz dolduruyor.

Yukarıda dediğim gibi bu tür filmler amaçlamasa dahi Freudyen önermeler taşır. Fazla uzatıp kafanızı şişirmek derdinde değilim ama araştırmalar sonucu üzerindeki gizem perdesinin aralandığı kalorifer kazanının hem evin kalbini hem de dişil olan malikanenin rahmini simgelediğini söylemek zorundayım. Bu sobaya düşen, atılan çocukların ya da bir nedenle içeriye yapılacak zorunlu bir yolculuğun da ana rahmine geri dönüşü sembolize ettiğini artık siz anlayın.

Adı tanıdık gelen (Kurosawa soyadı Japonya’da yaygın herhalde) yönetmen Kiyoshi Kurosawa’yı Cure (1997), Tokyo Sonata (2008) ve en çok da Pulse (2001) ile tanıyoruz. Bu filmden sonra Japonya’da başarılı korku filmlerine imza atan Kurosawa’nın tekniğinin kusursuzluğu daha Sweet Home zamanında kendini belli ediyor. Ama filmin yapımcısı (aynı zamanda korkunç bir makyajlar yaşlı Yamamura’yı canlandıran) Jûzô Itami’nin bilinçli olarak rol çaldığı aşikar.

Konudan uzaklaşmış gibi olsam da değinmek istiyorum: çektiği toplumsal gerçekçi komedilerle Japon sinemasının önemli bir şahsiyeti olan Itami yönettiği (evet aslen yönetmendir) filmlerin başrolünde genellikle karısı Nobuko Miyamoto’yu oynatır; o nedenle bu filmin de başrolü eşinindir. Değişken oyunculuğunun etkisiyle dramdan komediye, korkudan aksiyona kadar her türlü rolün altından kalkabilecek bir yeteneğe sahip olan Nobuko Miyamoto’yla Jûzô Itami’nin dillere destan aşkı, bir tabloid gazetede Itami’nin genç bir aktristle yaşadığı evlilik dışı ilişkinin haber edilmesiyle yıkılır. Jûzô Itami haberi yalanlar, gururuna yenik düşer ve geride bir intihar notu bırakarak yüksek bir apartmandan atlayarak canına kıyar.

Melodram bir yana; Nobuko Miyamoto’nun bir korku filmine göre (özellikle de 80’lerden gelen bir Japon filmine göre) fazlasıyla kaliteli ve derinlikli rol yapma yeteneği, filmin diğer oyunculuklarının abartılı ve grotesk yavanlığını göz ardı etmemizi sağlıyor. Ki benim Japon korku filmlerinde yaşadığım tek yabancılaşma efektinin bu kalitesiz oyunculuk olduğu düşünülürse, Miyamoto’nun olduğu sahnelerden ne kadar haz aldığımı tahmin edebilirsiniz.

Tek bir keyboarddan çıktığı kuşku götürmeyen filmin bu soundtrack’inin aynı adlı video game’den araklandığını düşünebilirsiniz. Evet, aynı tarihte piyasaya sürülen bir oyun var ve bu iki üründen hangisinin uyarlama olduğu belli değil. Oyunun da film kadar ürpertici olduğu söylenmişti ama (gördüm çünkü) sanırım dalga geçiyorlar!

Gelelim asıl meseleye… Sweet Home tam bir görsel şölen. Geleneksel Japon korku filmi dokularıyla 80’lerde altın yılını yaşayan modern batı korku normlarını bir potada eriten, nadide bir hibrid var elimizde. “Gerçekten özel” efektlerden “The Exorcist (1973)” ile tanıdığımız Dick Smith sorumlu ki bu işbirliğinin ürünü yol, su ve bilumum eriyen bedenler olarak geri kazandırılmış filme. Canlanan gölgeler oldukça başarılı temsil edilmiş (hatta çoğu filme örnek teşkil etmesini talep ediyorum); duvarlarda dans eden parmak gibi uzantılar dokunduğu herhangi bir vücut parçasını lava döndürüyor. Bu gore sahneler et yemeğini ne kadar sevdiğinizle orantılı bir etkileyicilik taşıyor belki ama Dick Smith (bence) finaldeki çözüm sahnesinde ustalığını konuşturuyor; sizi sarmalayan korku ve iğrenme duygularını bir tek gözyaşıyla hızla acıma duygusuna dönüştürebilen oldukça güçlü ve sarsıcı bir sahne bu bahsettiğim. Hayaletin konsepti gerçekten zaman ötesi bir beceriyle yansıtılmış ekrana. Sadece efektler değil, film ilerledikçe tekinsiz bir atmosfer tarafından ele geçiriliyorsunuz. Şunu diyebilirim ki Asuka’nın saçlarını yıkadığı sahnedeki mesmerizm, ensemdeki tüyleri öyle bir diken diken etti ki kirpiler utanır.

Ha şimdi sıkıysa izlemeyin de görelim…

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (4 Yorum)

YORUM YAZ