Annem bana bunu asla yapmamamı söylemişti. The Hitcher (1986)

Stephen King : Korkunun Kralı!

Biyografiler

Korku Sinema

YasinKarakaya

13 Ağustos 2008

12 Adet Yorum

12

Stephen Edwin King 21 Eylül 1947’de Portland Maine’de doğdu. King ailesi çok sıradan bir aileydi, ta ki aile reisi Donald King sigara almak için evden dışarı çıkana kadar. Gidiş o gidiş. Baba King bir daha evine geri dönmedi.

Küçük Stephen, annesi Ruth ve evlat edinilmiş ağabeyi David’le beraber eyaletler arasında göçebe bir hayat sürdürdü. Stephen King yazarlık kariyerine 12 yaşındayken başladı.

Ağabeyi ile beraber Dave’s Rag isimli bir fanzin hazırladılar ve 5 sente satmaya başladılar. Ardından 1962’de lise arkadaşlarıyla beraber People, Places and Things Volume 1 isimli 18 hikayeden oluşan bir okul dergisi çıkardı. Burada Stephen King’in ilk 8 hikayesi yayımlandı. Bir yıl sonra King’in amatör yayın organı Triad and Gaslight Books, iki kısımdan oluşan Star Invaders’ı çıkardı.

King’in bir hikayesinin kendine ait olmayan başka bir dergide ilk yayımlanışı 1965’de gerçekleşir. Comics Review’da “I Was A Teenage Grave Robber”ı yayımlanır. Küçük Stephen’in yaptığı işlere bakılacak olursa onun şu anki başarısı daha iyi anlaşılır. O gerçekten edebiyata ve hayal dünyasına gönül vermiş bir çocuktur. Nightmares and Dreamscapes (Rüyalar ve Karabasanlar) kitabının önsözünde yazdığına göre Stephen King’in korku dolu bir çocukluğu olmuş. En ufak şeyden korkan biriymiş. Tren raylarına attığı bir taşın bir trenin kaza yapmasına sebep olacağını düşünerek günlerce uykusuzluk çekmiş. Tenis toplarının patlamasından korkarmış. Stephen King’in romanlarıyla insanları korkutma çabasının başkalarını kendine benzetme isteğinden kaynaklandığını düşünebiliriz. Stephen King okurlarının bir süre sonra King gibi paranoyalara kapılmalarının en canlı göstergesi ise her sabah aynada gördüğüm insandır.

1966’da Stephen King liseden mezun oldu ve Maine Üniversitesine burs kazanarak girmeyi başardı. O yıl “The Long Walk” isimli romanını bitirdi. Kitabını verdiği ilk yayınevinden ret cevabı gelince buna çok üzüldü ve kitabı başka yayınevlerine vermektense görmeyeceği bir yere kaldırdı.

Yazdığı kısa hikayelerden Glass Floor’un yayımlanmasıyla 35 dolar kazanınca kısa hikayelerine devam etme kararı aldı. Üniversiteden yüksek bir dereceyle mezun oldu. Bu arada Dark Tower serisinin ilk tohumlarını bir kütüphane masasının üzerindeki yeşil kağıda attı. Kara Kule serisini sonra yazmak üzere inanılmaz büyüklükteki hayal gücünün raflarından birine kaldırdı. Bir benzin istasyonunda çalışmaya başladı.

1971 senesinin en şanslı hanımlarından biri Tabitha Jane Spruce olmalı. Gerçi çirkin bir adamla evlendi ama o gelecekte dünyanın en ünlü ve en zengin yazarlarından biri olacaktı. King aynı yıl Hampden Akademisinde öğretmenliğe başladı. O aralar Stephen King, 16 yaşındaki Carrietta White isimli telekinesis gücüne sahip bir kızın hikayesini kaleme alıyordu. Hikaye uzamış ve roman halini almıştı. Ama King yazdıklarından memnun kalmadı ve onları buruşturarak bodrumdaki çöp kutusuna attı. Eşi Tabitha çöp kutusundaki kağıtları çıkardı, okudu ve kocasını devam etmesi için gaza getirdi. 1973’de King romanı bitirerek yayınevine gönderdi. Carrie’den (Bu kitap Türkiye’de ne alakaysa “Göz” ismiyle yayımlandı. Kitapta gözle ilgili en ufak bir imge yok!) 200.000 dolar kazanınca King öğretmenlikten istifa ederek tüm gücünü ve zamanını yazarlığa verdi.

Stephen King 27 yıl içinde hepsi de bestseller olmuş 47(!) kitap armağan etti okurlara. Tabii bu rakama bazı hikaye kitapları, bazı derlemeler ve Richard Bachman takma ismi altında yazdıkları da dahil ama yine de korkunç bir rakam olduğu bir gerçek. (Richard Bachman; King’in daha acımasız olduğu kitapların yazarıdır. King bu mahlası kitaplarının sadece King imzasından dolayı satmadığını kanıtlamak amacıyla edinmiştir. Türkçe’de King imzasıyla yayımlanan Bachman kitapları: Falcı, Azrail Koşuyor, Düzenleyiciler ve Ateş Yolu) Stephen King’in çok büyük bir hayranı olduğum söylenemez. Sanırım çoğumuz hayranlıklarımızı müzisyenlere duymayı daha çok seviyoruz. Ancak Stephen King bağımlısı olduğum da bir gerçek. Kitaplarının tuhaf bir çekiciliği var. Ne zaman “artık başka yazarlar okumalıyım” desem bir anda okumadığım bir King kitabına kaptırabilirim kendimi. Bu yüzden en çok sevdiğim yazar olmasa da en çok kitabını okuduğum yazar King’dir.

Sinemaya uyarlanan eserleri..

Bir öyküyü kitaptan alıp beyazperdeye taşımanın en dertli tarafı, o kitabın yazarını ve okurlarını memnun etmeye çalışmaktır herhalde. Kitabın özünü bozmasanız bile kendi kafanızdaki filmi yaparak çoğu okurdan “o karakter öyle değildi”, “şu bölüm nerede”, bazen de düpedüz “bu film kitaba sadık değil” şeklinde esef dolu tepkiler almayı garantileyebilirsiniz. Sonuçta bir öykü beyazperde de, kağıt üstünde durduğu gibi durmuyor (yoksa orada bırakılırdı zaten). Yazıyla sinemanın dilleri ve öykü anlatma biçimleri tamamen farklı olduğundan, bazen kitaptaki temalara sadık kalabilmek, benzer bir atmosfer yaratabilmek için öyküyü ciddi şekilde değiştirmek mutlak bir gereklilik halini bile alabilir: Kitaba ölesiye sadık olmasına karşın sinemasal açıdan pek de cevher niteliği taşımayan yığınla öykü var. Diğer taraftan, Ridley Scott’ın “Blade Runner”ı gibi sadakat konusunu kafasına takmadan, epey serbest bir şekilde uyarlanmış başyapıtlar da… Ya da Stanley Kubrick’in Stephen King uyarlaması “The Shining” gibi başyapıtlar. . .

Bazı yazarların beyazperdeye uzanma macerası talihlidir: örneğin canlı diyaloglarına dokunmadığınız ve iyi oyuncular bulduğunuz sürece, Elmore Leonard’a bu konuda güvenebilirsiniz. Çoksatan kitaplar yazma ve her tür fantastik öyküye bilimsel ve mantıklı görünen açıklamalar getirme konusunda usta olan Michael Crichton’ın macerası, daha inişli çıkışlı, çoğunlukla da inişli bir grafik çiziyor. Onu listelerin başında yapayalnız bırakmaya yüreği elvermeyen John Grisham ve Tom Clancy’se, sinemaya uyarlanmasını sabırsızlıkla bekleyecek bir halet-i ruhiye yaratmasa da ünlü bir kadroyla iş yaptırabilecek kitaplara imza atıyorlar. Çoksatan kelimesiyle epeydir haşır neşir olan Korkunun Kralı Stephen King’i sinemaya uyarlamaksa, öteden beri riskli bir iş olarak kabul edilir.

Özellikle 80’lerin sonlarında, Stephen King’i sinemaya uyarlamanın pek de parlak sonuçlar üretmediği kanaati yaygındı. Yazarın kitaplarının bu kadar uzun süredir bu kadar çok kişi tarafından okunmasını sağlayan özellikleri sinemaya taşımanın çok zor olduğundan sıkça bahsedilirdi, öyle ki Stephen King okuru olmayan çoğu izleyici için King’in büyük şöhretinin sebebi bir muammaydı. “Firestarter”, “Silver Bullet” ve “Graveyard Shift” gibi filmlerse, aslında King’in dünyasının sinemaya çok uygun olduğunu düşünenleri bile tereddüde sürükleyebilecek filmlerdi. Doğrusu yazarın kendi eserlerinden yapılan uyarlamalara karşı memnuniyetsizliğini bizzat belirtmesi de işleri pek kolaylaştırmıyordu. Sözün özü, Stephen King’in sinemaya uygun malzeme olmadığı düşünülüyordu.

Bu tabloya bakınca, toplu bir hafıza kaybı yaşandığı hissine kapılabilirdi insan. Çünkü ilk iki Stephen King uyarlaması, korku sinemasına iki başyapıt kazandırmıştı. İlki Brian De Palma’nın “Carrie”si, ikincisi de Stanley Kubrick’in “The Shining”i. Bu “sinemaya uygunsuz” yazarın eserleri arasında Rob Reinefın “Misery”sini, David Cronenberg’in “The Dead Zone” unu, Taylor Hackford’un “Dolores Claiborne”unu görüyoruz. “The Green Mile”ı da çeken Frank Darabon’un “The Shawshank Redemption”ı, Amerikalı izleyicilerin el üstünde tuttuğu bir film.

Bir yazarın serüveninin sinemadaki uzantısında “vasat uyarlama”yı John Carpenter’ın “Christine”i teşkil ediyorsa, o yazarın eserlerinin sinemaya uygunsuzluğundan dem vurmak bayağı zorlu bir uğraşa dönüşüyor. Nedense King’in rakibi olarak lanse edilen Dean R. Koontz’un sinema macerasına bakıp, eldekine şükretmeli (Koontz’un çok popüler romanı “Nöbet”in iki ayrı uyarlamasına göz atmak yetiyor).

Aslında 2000’e girilirken, Amerikan sinema endüstrisinin Stephen King uyarlamaları konusunda epey bir tecrübe edinmiş olduğu söylenebilir. İşe yarayan belli başlı formüller bile saptanmış durumda. Örneğin toplamı 4 – 5 saati bulan TV mini-dizilerinin, Stephen King öyküleri için uygun bir format olduğu ortaya çıktı. King, kahramanlarının iç dünyasını uzun uzadıya anlatabilen bir yazar; kendi dilini oluşturmaktan çekinmeyen iyi bir yönetmen ve çok iyi bir oyuncu kadrosu olmadığında, karakter tasarımına yeterli zamanı ayırabilen bu “uzun film” bir çıkar yol sunabiliyor.

Örneğin King’in ilk baskısında 400 sayfasını kesmek zorunda kaldığı “Mahşer”inin uyarlaması, bu tip bir TV dizisi olarak çekildi. “Sleepwalkers”a rağmen King’in tercih ettiği yönetmenlerden olan Mick Garris’in çektiği dizide, Gary Sinise, Molly Ringwald ve Rob Lowe gibi seyircinin tanımakta zorlanmayacağı oyuncular rol alıyordu. Bir virüsün insanlığı yeryüzünden neredeyse tamamıyla silmesini takiben iyiyle kötünün savaşını anlatan “Mahşer”, muhtemelen en görkemli ve pahalı şekilde çekilebilecek Stephen King öyküsüydü. Dizinin büyük ölçekli bir sinema yapımının konforuna sahip olmamasına rağmen beğenilmesi Üzerine, Stephen King imzalı mini TV dizileri sürdü.

Önce King’in orijinalini beğenmediği (ve aslında birçok sinemasever için gelmiş geçmiş en iyi korku filmlerinden olan) “The Shining”, mini dizi formatında tekrar filme çekildi. Stephen King sonraki mini dizisi “Storm of the Century”yi doğrudan TV için yazdı. İlk olarak 80’lerde “It”le (O) başlayan bu “uzun TV filmi” mantığı, artık King uyarlamalarında güvenilir bir kale haline gelmiş durumda. Hem de sansür sorununa ve aralara reklamların gireceği düşünülerek her bölümün kendi içinde “perdeler halinde yazılması, çekildiğinde de belli bir uzunluğu aşmaması gerekliliğine rağmen.

Tabii ki bir Stephen King uyarlamasının ille de uzun olması gerekmiyor. Tıpkı öykünün sinemaya birebir geçirilmesi gerekmediği gibi. TV dizisi formatı, Stephen King’in filme nasıl aktarılabileceği konusunda yeni bir seçenek sundu, o kadar. En iyi King uyarlamaları, hala sinema için çekilmiş olanlar. Nitekim son on yılda King’in sinema macerasının hiç de kötü gittiği söylenemez. Yalnız bu süre içinde ortaya bambaşka bir açıdan enteresan bir durum çıktı “King’den korku filmi çıkarmadığınız sürece daha emin sulardasınız” gibi bir izlenim oluştu. “Dolores Claiborne” ve “Esaretin Bedeli / The Shawshank Redemption” gibi fılmlerin de buna epey katkısı oldu.

King birçok açıdan sinemaya aktarılmaya çok uygun bir yazar. Ama edebiyattaki korku geleneğiyle sinemadaki korku geleneği arasındaki çok ciddi bir farktan dolayı, King öyküleri sinemaya aktarıldığı zaman bir nevi tür kaymasına uğrayabiliyor. “Korkunun Kralı” denen Stephen King’in dehşet hissini yaratmak için ayrıntılı anatomik tasvirlere girmesi gerekmiyor. Kariyerinin başından beri korkuyu yabancı yaratıklardan çok insanlarda, cinayetten ve kandan çok ruhsal ve sosyal eziyette aramayı tercih eden bir yazar King.

Bu eziyet hissini üslupçu yazmakla da kalmayıp zaman zaman düpedüz saldırganlaşan anlatımıyla desteklediğinde, elini fazla kana bulamadan da okuyucusunun yakasına yapışabiliyor. Sinemadaysa 70’li yıllarda şiddet sahnelerini ayrıntılı bir şekilde gösterme eğilimi başladıktan sonra, ” 80’ler tamamen bu kanlı “gore” sinemasının hakimiyetinde geçti. 80 ‘ler korku sinemasını öylesine sistemleştirdi ki, yeteri kadar kan dökülmeyen, bol tarafından konserve şoka başvurmayan, şiddeti göstermeyen filmler korku filmi olarak algılanmamaya başladı. Söz konusu eğilimin temsilcileri arasında çok iyi filmler de vardı, ama sistemleşme ve tektipleşme türün izleyicisini belli bir şekilde yönlendirdiğinden (ve bu durumda, katılaştırdığından), neye nasıl baktığını dramatik biçimde değiştirebiliyor. Sonuçta bir Stephen King filmine “korkacağı” umuduyla giden seyirci, filmin alıştığı korku sineması mekaniğine başvurmaması karşısında hayal kırıklığına uğrayabiliyor.

80 ‘lerde “gore kültürü” öylesine kemikleşmeye başlamıştı ki, aracın kendisi amaç haline gelmişti (korku sineması gibi içine kapalı ve ürünlerin birbirini derinden etkilediği türlerin yumuşak karnı bu). Üstelik kanı, bıçağı ve öldürme biçimlerini gösterme gibi bir lüksü olan sinema bu konuda yalnız değildi; korku edebiyatında da benzeri bir eğilim vardı.

Editörler, amatör yazarların gönderdiği “genç kızlara musallat olan azılı katil” öykülerinin niteliklerinden dolayı değil, sayılarından dolayı dehşete düşüyorlardı. Bu “sadece kan ve şok” anlayışının Stephen King’in doğasına hepten ters düştüğü söylenebilir. En korkutucu bulunan King uyarlamalarından “Cujo”nun çok büyük bir bölümünün kapalı bir arabanın içinde geçtiğini hatırlarsınız. Brian De Palma’nın “Carrie”si de ideal bir örnek. Mezuniyet balosundaki o meşhur domuz kanı banyosu sahnesine ve Carrie’nin bunu takiben yaşadığı parlamaya rağmen (bilindiği gibi ergenlik çağı parlaması yaşayan tele kinetiklerin yakınında bulunmamak gerekiyor), De Palma’nın filminin fiziksel açıdan değil, psikolojik açıdan vahşi bir film olduğu söylenebilir.

Fiziksel şiddet, toplumsal baskıyı ve aşağılanmayı takip ediyor (“Stand by Me” ve “it” gibi King uyarlamalarında da rastlanan, “ineklerin intikamı” tarzı sahnelerin en vahşisi bu). King ‘in romanında belki ceset sayısı De Palma’nın filmindekinden daha yüksek; ama zaten öykünün merkezi bu olmadığından, kaç kişinin öldüğü son derece önemsiz bir ayrıntı haline geliyor. King’in yetişkinliğe geçiş sıkıntılarının üstüne aidiyet arzusuyla ve lise çağı sadizmiyle tuz biber ektiği pek çok öyküsünden biriydi “Carrie” ve Brian De Palma da King’in aşırıya gitmekten çekinmeyip zaman zaman komik bir hal alan üslubuna çok iyi bir görsel karşılık yaratıyor, gelmiş geçmiş en iyi King uyarlamalarından birini çıkarıyordu.

Stephen King’in eserleri, son derece seri bir şekilde kitap çıkaran, zaman zaman “hayalet yazarlar” kullandığına dair söylentiler çıkan ve bu kadar çok satan bir yazar için şaşırtıcı bir bütünlük hissine sahip. Bunda hem dilinin, hem öyküde belli başlı triklere başvurmasının, hem de ısrarcı, dikkat çeken sembolizminin payı var… Ama yine de en büyük pay sahibi, takıntı haline getirdiği belli başlı temalar olsa gerek. Örneğin ergenlik dönemi travmasına rastladığımız tek Stephen King kitabı “Carrie” değil…

King’in birçok öyküsünde çocukluk ve gençlik çağında yaşanan iz bırakıcı olaylar ele alınır. Yetişkinlik öncesi yaşananların, yetişkinlik çağında da insanın peşini bırakmadığına sıkça rastlarız King’in öykülerinde: geçmişini hafızasından tamamen silmiş karakterleri bulunan “It”te ve “Dolores Claiborne” de olduğu gibi. Gaddarlıkla olduğu kadar pişmanlıkla da ilgilenen King’in karakterlerinin “geçmiş”le “şimdi”yi bir arada yaşadığını hissederiz çoğunlukla. Belki bu yüzden, Stephen King uyarlamalarında, kesme kullanmadan yapılan flashback’lerle aynı kare içinde hem geçmişin hem şimdinin bir arada gösterilmesi, yazarın takıntılarına uygun ve etkili bir görsel karşılık oluşturuyor (“The Shining” de ve “Dolores Claiborne”da bunun örneklerini görmüştük).

Stephen King’in “Medyum”u (The Shining) da güç durumdaki bir çocuğun (Pauline Kael’in deyimiyle “babasının annesini ve onu inciteceğinden korkan bir çocuğun”) öyküsüdür aslında… Ama Kubrick, King’in öyküsünde King’in istediğinden çok farklı yerlere takıldığından, Jack Nicholson’ın oynadığı Jack Torrence karakterinin yazar tıkanıklığı eşliğinde çılgınlığa sürüklenişini ön plana çıkarmıştı. “The Shining” belki King’in istediği uyarlama değil, ama bir King uyarlaması olduğuna şüphe yok. Yazarın iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki sınırın yok olması, çılgınlık, ölümcül bir kaygı. .. Stephen King kitaplarında sıkça karşılaştığımız durumlar üstelik “The Shining” de de geçmişle bugün bir arada yaşanır, üstelik bir otelin marifetiyle: sanki Jack ve ailesi otelin zihninin içinde yaşıyormuş gibi, otelin bütün tarihi tek bir anda birleşmiştir. Dahası “Carrie” den ve “Firestarter” dan (Tepki) sonra bir kez daha öykünün merkezinde büyük eziyet çeken, metafizik güçlere sahip bir çocuk vardır.

Stephen King büyük zorluklar çeken ve gerek ailelerinden gerekse yaşıtlarından gaddarca muamele gören çocuklar kadar, erkeklerin çok kötü davrandığı kadınlara da yer verir. “Dolores Claiborne” tamamen bu konu üzerinedir, ama “The Shining”, “it” ve “Carrie” gibi filmlerde de erkekler tarafından korkunç muamele gören kadınlarla karşılaşırız. Zaten King’in dünyası büyük ölçüde annelerden ve çocuklarından oluşan bir dünyadır; babanın ayyaş, sorumsuz ve genel olarak tehlikeli olduğu kısa sürede ortaya çıkar (ya da zaten ortada bir baba yoktur). Takıntı haline getirdiği birçok konu gibi bu da Stephen King’in kendi yaşam öyküsüyle ilgili bir durum:

“Sanırım bende zamanla oluşan bir adalet duygusu var… Annem bekar bir anneydi. Kocası onu ben iki yaşındayken terk etmişti, annem de yığınla hizmetçilik işine giriyordu. Oradan oraya sürükleniyorduk ve o zamanlar şimdiki eşit fırsat meselesi yoktu. Annesi de babası da çalışan çocuk diye bir şey henüz yokken, biz öyleydik. Annem de kadınların başkalarının pisliğini temizledikleri bir zamanda, ücretli bir çalışandı. Üstelik pek de şikayet etmezdi. Ama ben aptal da, kör de değildim. Kimin kimden faydalandığı, kimin diğer insanlara amirane tavır takındığı konusunda bir fikrim vardı. O adaletsizlik duygusunun büyük bir bölümü bende kaldı. Bugün de hala kitaplarda, varlığını sürdürüyor.”

Stephen King’in ahlaki öyküler yazdığı rahatlıkla söylenebilir. King eziyet çekenler ve zulmedenler kadar, iyilik ve kötülük kavramlarını da kayıtsız şartsız kabul eder. TV dizisi haline getirilen “The Stand”de ve zaten TV dizisi olması için yazılan “Storm of the Century” de keskin, neredeyse saf bir kötülükle karşılaşırız. Korku, zaten ahlaki şemalarıyla ünlü bir tür olduğundan, Korkunun Kralı olarak anılan Stephen King’in öykülerinin ahlaki bir çekirdeğe sahip olmaları şaşırtıcı değil. Aynı şekilde, toplumun ve ailenin yapısının bazen nasıl korkutucu bir hal alabildiğiyle ilgilendiklerinden, alegorik bir boyuta sahip olmaları da şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olmayan başka bir şeyse, korku edebiyatının ister istemez alegorik bir tür olduğunu savunan bir yazarın öykülerinde bu kadar simgesellik kullanması. King’in yazdıklarını sinemaya aktarılmaya uygun kılan özelliklerinin başında geliyor kullandığı simgeler. Bazılarının okurun zihninde yarattığı görsel etki çok büyük (King ilk başta roman olarak yazmayı düşündüğü “Storm of the Century”yi, sırf görsel simgeleri kağıt ta kalmasın diye senaryo olarak yazmış). “Carrie”nin kitabı (“Göz”) korkutucu, gaddar ve komiktir, ama üstüne domuz kanı boşalmış Sissy Spacek’in görüntüsünün etkileyiciliği, tamamen sinemanın (tabii ki iyi bir yönetmenin elinden çıkma sinemanın) gücünden gelen bir şeydir. Bu sahne, adeta filme çekilip görselleştirilmek için yalvarmış bir sahnedir. Zaten Stephen King uyarlamaları iyi yönetmenlerin eline düştüğü zaman ortaya çok güçlü, akılda kalıcı resimler çıkarabilir; işin ilginci bu resimlerin çoğunun yönetmen tarafından ortaya atılmamış, daha önce King tarafından, kağıt üzerinde tasvir edilmiş olmasıdır.

Stephen King uyarlamalarında son derece işe yarayan başka bir şey varsa, o da iyi oyunculuk. “Stand by Me”, “Misery”, “Dolores Claibome”, “The Shawshank Redemption” ve Brian Singer’ın çektiği “Apt Pupil”, gücünün büyük bölümünü oyuncularının performansından alır. Karakterlerinin iç dünyalarını tanıtamadığınız zaman, çoğu Stephen King öyküsü yokuş aşağı gitmeye başlar; çünkü King’ de aksiyon kadar motivasyon da önemli yer tutar. Bazen karakterlerin ruhsal dünyası dış dünyalarından daha aktiftir. Bir formülü bulunup öyküye geçirilemese de, bu iç yaşamı yansıtabilen iyi bir oyuncu çok şeyi değiştirir. Bakınız: Kathy Bates. Bates “Misery” deki ve “Dolores Claibome” daki oyunuyla, Stephen King dünyasının ideal oyuncusu olduğunu göstermişti. “Apt Pupil”da Ian McKellen eski Nazi subayının geçtiği duygusal safhaları bize ulaştıramasa, film bütün korkutuculuğunu yitirebilirdi.

Stephen King’in sinema macerası, “romanları ve öyküleri beyazperdeye uyarlanan adam” olmakla sınırlı değil. Bazen senaryo yazıyor “Hayvan Mezarlığı / Pet Sematary”yi kendisi senaryolaştırmıştı, “Sleep Walkers”ı ise doğrudan senaryo olarak yazdı. Bir ara öykülerinin uyarlamalarından hoşnut olmadığını, kendi çekse daha memnun kalacağını söyleyip yönetmenlik bile yaptı. Ama ne yazık ki dünyanın yakınından geçen bir meteor sonucu ayaklanıp insanoğlunun karşısına dikilen makinelerin kol gezdiği “Maximum Overdrive”, çoğu vasat King uyarlamasını aratan bir filmdi. King bu filmde kitaplarında yakaladığı hem komik hem korkunç tonu yakalamaya çalışmıştı. Bu hassas denge, ancak Brian De Palma ve George A. Romero gibi iyi yönetmenlerin elinde tutturulabilirdi. Nitekim Romero’yla King’in ortak çalışması olan ve eski EC çizgi romanlarından esinlenen “Creepshow”, birkaç bölümden oluşuyor, sadizmde ve ahlakçılıkta aşırılığa kaçarak King’e çok uygun bir kara mizah tonu yakalıyordu.

Sinema salonunda King’in adını görmekle kalmıyor, sık sık yüzünü de görüyoruz. Bir şekilde ilgisi olan filmlerde, Hitchcockvari küçük rollerle seyircinin karşısına çıkmayı seviyor. Romero’nun “Knightriders”ıyla başlayan bu sevda, “Maximum Overdrive”, “Hayvan Mezarlığı” ve “Sleepwalkers” gibi filmlerle sürdü. Hatta King, “Creepshow”un bir bölümünün başrol oyuncusuydu (aslında, tek oyuncusuydu – bütün öykü onun karakterinin üzerine kuruluydu).

Neredeyse 25 yıldır, sinema izleyicisi çeşitli şekillerde Stephen King’le haşır neşir oldu. Bazı durumlarda kimse tatmin olmadı, ancak bu arada sinema iki-üç başyapıt, birkaç tane de çok iyi film kazandı.TV dizileriyle, TV filmleriyle ve sinema filmleriyle görsel kültüre epey katkısı bulunan King’in “Desperation” (Yaratık) kitabının uyarlaması da yolda..

Sinemaya uyarlanan eserlerinin tam listesi

1.Desperation (2000)
2.Stud City (2000)
3.Green Mile, The (1999)
4.”Storm of the Century” (1999) (mini) TV Series
5.Apt Pupil (1998)
6.Sometimes They Come Back… For More (1998) (story Sometimes They Come Back)
7.Night Flier (1997)
8.Quicksilver Highway (1997)
9.Ghosts (1997/I)
10.”Shining, The” (1997) (mini) TV Series
11.Trucks (1997) (TV)
12.Thinner (1996)
13.Sometimes They Come Back… Again (1996)
14.Langoliers, The (1995) (TV)
15.Dolores Claiborne (1995)
16.Mangler, The (1995)
17.Boogeyman, The (1995)
18.”Stand, The” (1994) (mini) TV Series
19.Children of the Corn III (1994) (story Children of the Corn)
20.Shawshank Redemption, The (1994)
21.Children of the Corn II: The Final Sacrifice (1993) (story Children of the Corn)
22.Dark Half, The (1993)
23.Needful Things (1993)
24.Tommyknockers, The (1993)
25.Lawnmower Man, The (1992)
26.Sleepwalkers (1992)
27.Sometimes They Come Back (1991) (TV)
28.Golden Years (1991)
29.Misery (1990)
30.It (1990) (TV)
31.Graveyard Shift (1990)
32.Paranoid (1990)
33.Tales from the Darkside: The Movie (1990) (story Cat from Hell)
34.Pet Sematary (1989)
35.Creepshow 2 (1987)
36.Running Man, The (1987)
37.Return to Salem’s Lot, A (1987)
38.Maximum Overdrive (1986)
39.Stand by Me (1986)
40.Cat’s Eye (1985)
41.Silver Bullet (1985)
42.Firestarter (1984)
43.Children of the Corn (1984)
44.Dead Zone, The (1983)
45.Cujo (1983)
46.Christine (1983)
47.The Woman in the Room, The (1983)
48.Creepshow (1982)
49.Shining, The (1980)
50.Salem’s Lot (1979)
51.Carrie (1976)

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (12 Yorum)

YORUM YAZ