Her şey başlangıçta son bulur... The Butterfly Effect (2004)

Stake Land

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

31 Ekim 2011

5 Adet Yorum

5

Yönetmen: Jim Mickle
Senaryo: Nick Damici, Jim Mickle
Imdb Puanı: 6.6/10
Yapım: 2010, ABD Süre: 98 Dakika
Oyuncular: Nick Damici, Connor Paolo, Kelly McGillis, Danielle Harris, Michael Cerveris, Sean Nelson, Bonnie Dennison

Artık güzel bir korku filmini, izlemeyi bırakın yazmak bile mümkün değil. Hal böyleyken gore’un sınırsızca kullanıldığı bir korku-komediye daha hazır mıyım diyordum ki ismine aldandığım Stake Land, olanca ciddiyetiyle beni şaşırttı. Doğrusunu söylemek gerekirse ben bu filmi isim benzerliği taşıdığı “Zombieland (2009)”in vampirli versiyonu zannettim. Yine bir yol filmi, yine Woody Harrelson’la benzerlikler taşıyan bilge savaşçı ve yine bu bilge adamın koruyucu kanatları altına giren çaylak oğlan… Hatta anlatıcı vazifesi gören çaylağın üst sesi bile aynı diyebilirim. Gelgelelim Stake Land’in derdi, davası tamamen farklı.

Seyircisine ne sunacağını, daha ilk sahnede korkunç bir bebek cinayetiyle belli eden filmin anlatıcı konumundaki karakteri Martin (Connor Paolo), bir vampir istilasıyla cehenneme dönen kaotik bir dünyada hayatta kalabilmek için Beyefendi (Mister) lakaplı gizemli bir savaşçının (Nick Damici) koruyucu kanatları altına giriyor. Yeni bir başlangıç için tek umut olan “Yeni Cennet” adı verilen kuzeydeki yerleşim bölgesine doğru zorlu bir yolculuğa çıkıyorlar. Mister, Martin’in babasının son sözlerini yerine getirmek amacıyla genç adama hayatta kalmanın yollarını öğretiyor yol boyunca (hem de uygulamalı olarak). Her yol filminde olduğu gibi gidişatları süresince çeşitli karakterlerle karşılaşıyorlar. Üstelik yollarındaki tek düşman vampirler değil. Asıl dehşeti, bu istilayı fırsat bilerek güçlenmiş bir tarikat oluşturuyor. Kardeşlik (Brotherhood) adlı bu klanın üyeleri (ki insanlar) kendileri gibi düşünmeyen diğer herkesi yok etmeye güdümlenmiş dindar psikopatlardan oluşuyor. İnsanlığın çirkin yüzünü sembolize eden tarikat her ne kadar dinden imandan bahsetse de ayakta kalabilmiş birkaç yerleşim bölgesindeki masum insanların üzerine vampirleri salıyor, eşkiyalık yapıyor, tecavüz ediyor ve hatta cinayetler işliyor. Bilmem bu tutum size tanıdık geldi mi! Ben sanırım en son “The Mist (2007)”de buna benzer keskin bir din eleştirisine rastlamıştım. Stake Land’in eteğinde dökeceği çok taşı var bu konuda. Zaten filmi benzerlerinden ayıran en büyük fark alt metinlerinin bu kadar güçlü olması. Genel olarak sol görüşlü bir film olan Stake Land’in, Romero’nun son zamanlardaki zombi filmlerinde vermekte zorlandığı ve hatta çoğunda teklediği “insanın insandan büyük düşmanı yoktur” felsefesini rahatlıkla işlemesi ve turnayı gözünden vurması hanesine artı puan olarak yazılıyor. Onun dışında Amerikan hükümetine duyulan yoğun güvensizlik, vampir istilasından sonra tası tarağı toplayıp kendi k*çını kurtarma derdine düşen Amerikan Başkanına sarf edilen ağır eleştirilerle belli ediliyor. Filmin bir diğer esprisi de “Yeni Cennet” diye addedilen bölgenin Kanada olması. Bilirsiniz Kanada, ABD’ye göre daha demokratik, daha serbest ve refah düzeyi daha yüksektir. Irkçılık ve suç oranı daha düşüktür. Bu nedenle koyu Amerikan vatandaşları Kanada’yı aşağılar. Filmin Kanada’yı cennet olarak göstermesi, Amerika’nın Güney bölgelerini (ki ırkçılığın en yoğun olduğu yerlerdir) tamamen kaybedilmiş ve vampirler tarafından ele geçirilmiş olarak aktarması bir tür demokrasiye özlem olarak yorumlanabilir. Diğer yandan geri kalan dünyada ilk kaybedilen bölge olarak Ortadoğu’nun adının geçmesini tipik Amerikan paranoyasının filme yansıması olarak değerlendirdim ben.

Gelelim filmdeki yaratıkların zombi mi vampir mi olduğuna. Nedense böyle gereksiz bir tartışma yaratılmış. Doğrusunu söylemek gerekirse Stake Land’deki vampirler gerçekten de “infekte” zombilere benziyor. Isırdıkları insanları da vampire dönüştürüyor olmaları bunu düşündürmüş olabilir ama zaten bu olgu vampir mitinin temelini oluşturur. Belki pejmürde görünümleri veya entellektüel seviyelerindeki belirgin gerilik nedeniyle kafa karışıklığı oluşmuş olabilir (belki Twilight‘ın Edward Cullen’i falan bekleniyordu) ama yanılmıyorsam “30 Days of Night (2007)”dan beri bu tür hayvani vampirlere aşinayız. Ama kimin umrunda? Ha vampir ha zombi, ne farkeder? İnsanlığı tehdit eden unsur olarak uzaylılar, tıbbi felaketler, savaş veya çılgın hayvanlar da kolaylıkla vampirlerin yerine konabilir zira filmin tasası bu değil. Daha çok insana ve insanın bu güç duruma verdiği tepkilere odaklanıyor Stake Land.

Filmin bir diğer üstün yanı ise güçlü oyunculukları. Beyefendi denen yalnız savaşçıyı canlandıran Nick Damici filmin tüm yükünü omuzlayan acımasız, sert ama geçmişinden gelen bazı darbeler nedeniyle gizli bir duygusallık taşıyan vampir avcısı rolünü hakkıyla yansıtıyor. Filmin güzelliği işte, bu olayların ne olduğu konusunda pek sır ifşa edilmiyor. Gossip Girl’den tanıdığımız Connor Paolo belki de rolünün fazla birşey gerektirmemesinden olacak, Martin rolüne pek birşey eklemiyor. İhtiyaç da yok zaten. Filmin “umut” yönünü temsil eden hamile genç kız Belle rolündeki Danielle Harris oldukça etkileyici ve acıklı bir performans sergileyerek “çığlık kraliçeliği” yolunda güçlü adımlarla ilerliyor. Michael Cerveris ise “Kardeşlik” lideri rolüyle toplistlere girecek bir kötü adam performansı sergiliyor.

Ama asıl oyunculuk dersi hiç ummadığım biri tarafından verilmiş. Tecavüz mağduru, bedbaht ama güçlü bir yaşlı kadın olan rahibe rolünü çocukluğumun güzel aktristlerinden “Top Gun” Kelly McGillis’in canlandırdığını görünce oldukça şaşırdım. Aktrist Hollywood kurallarının tamamen tersini yapmış ve daima genç kalmak için anlamsız plastik girişimleri reddederek doğal bir biçimde yaşlanmayı seçmiş. Ben kendisini tanıyamadım, jenerikte adı geçince öğrendim. Zaten çok iyi bir oyuncu olduğunu bildiğim halde nedense güzelliği oyunculuğunun önüne geçen Kelly McGillis, filmin bence en ayrıntılı, en anlamlı ve en zor performansını üstlenmiş. Onu özlemişiz gerçekten, keşke daha çok filmde karşımıza çıksa…

Eğer alt metinlere dayanan bir korku filmi yapıyorsanız, paranız da azsa atmosfer oluşturmakta bazı zorluklar çekersiniz ve genelde izleyiciler bunu hoşgörür. Fakat Stake Land’de kusursuz, yoğun bir atmosfer mevcut, iyi mi! Kuzey Amerika’nın kayalık, ağaçlı arazilerinde çetin şartlarda gerçekleştirilen bir yolculuk ancak bu kadar iyi aktarılabilirdi. Karanlık, gri ve mavi renkler hakim; soğuğu iliklerinizde hissediyorsunuz. Bir de üzerine korkunç ölümler ve yürek burkan fedakarlıklar eklenince filmin ağırlığı iyice çöküyor omuzlara.

Korkunun bazen aksiyona, bazen romantizme, bazen komediye kaydığı ama nedense hedefi tam kalbinden vuramadığı şu kurak dönemde dram sularında gezinen kaliteli bir korku filmi izlemek istiyorsanız Stake Land’i ısrarla öneririm.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.