Buradan tek bir çıkış yolu var... ve ben o yoldan geliyorum! SIMON SAYS (2006)

Spoorloos

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

04 Eylül 2011

6 Adet Yorum

6

The Vanishing
Yönetmen: George Sluizer
Senaryo: Tim Krabbé (roman), George Sluizer
Imdb Puanı: 7.9/10
Yapım: 1988, Hollanda/Fransa Süre: 107 Dakika
Oyuncular: Bernard-Pierre Donnadieu, Gene Bervoets, Johanna ter Steege, Gwen Eckhaus

Genç çift Rex ve Saskia, ulusal bisiklet yarışını izlemek üzere Amsterdam’dan Fransa’ya doğru otomobilleriyle yolculuğa çıkarlar. Saskia’nın bazı kabusları vardır ve devamlı olarak kendisini, boşlukta uçan altın bir yumurtanın içinde görmektedir. Görünen o ki klostrofobiktir. Bir yandan gülüşen bir yandan didişen çift, bir dinlenme istasyonunda durur. Keçi sakallı garip bir adam (adının Raymond olduğunu sonradan öğrendiğimiz bu adam kolu kırılmış numarası yapmaktadır) bu ikiliyi izlemektedir. Saskia bira ve kola almak için markete gider ve bir daha geri dönmez. Telaşlanan Rex etrafta Saskia’yı aramaya koyulur. Yabancı bir ülkede Fransızca konuşan insanlara derdini anlatmaya çalışır ve eline oldukça şüpheli ipuçları geçer. Saskia, en son kahve alan yabancı bir adamla görülmüştür ve her iki elinde meşrubat olduğu halde bu yabancı adamla beraber uzaklaşmıştır. Rex yere düşmüş bira ve kola kutusunu görür ama olay içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir çünkü anlaşıldığını göre o Saskia’yı deliler gibi aradığı sırada (ki artık gerçekten yok olmuştur) Saskia zaten burnunun dibindedir.

Spoorloos”, Tim Krabbé’nin “Altın Yumurta” adı romanından uyarlanmış bir psikolojik gerilim. Biz aynı öyküyü başka bir filmle tanıyoruz. Bir aralar televizyonlarda sıkça gösterilen Jeff Bridges, Kiefer Sutherland ve genç Sandra Bullock’lu “The Vanishing (1993)” zannedilenin aksine Spoorloos’un remake’i değil, aynı romanın başka bir sinema versiyonu. O yüzden anlatım tarzları ve yorumları farklı (93 yapımı film görsel olarak daha karanlık, duygu istismarına daha yatkın, daha kriminal ve özellikle finali daha anlaşılır). İki filmi de izlemiş birisi olarak, sıcak gerilimi daha az olsa da Spoorloos’u tercih ettiğimi belirtmeliyim. Bunda en büyük neden, özellikle karakterlerin Hollywood klişelerinin dışında durması, hayatın içinden çıkmışçasına doğal görünmeleri. Avrupa filmlerinin tercih nedenini bu özellikler oluşturuyor zaten.

Evet sıcak gerilimi az ama Spoorloos oldukça sinir bozucu bir film. Karanlık doğasını tamamen insan zihninin korkutucu boyutlarıyla besleyen, görsel olarak ise bunun tersi günlük güneşlik sahnelerle bezeli geleneksel janrın dışında bir gerilim. İnsanın tüylerini diken diken eden hususların en önemlisi, filmin Rex’e değil, gayet normal görünüşlü gizli psikopat Raymond’a odaklanması, öykünün merkezine onu yerleştirmesi. Kafasına koyduğu kötülüğü planlarken aşama aşama kaydettiği alıştırmalar ve deneme/yanılma yöntemiyle kurguladığı küçük planların daha sonra nasıl kullanılacağını ayırdına varmak ve bu garip davranışların ne anlama geldiğini bilmek, izleyici açısından hayli sıkıntılı. Yönetmenin Hitchcock’iyen bir tavırla suçluyu en baştan göstermesi, filmi “katil kim” sorusundan çok “olacak şey ne zaman olacak” eksenine taşıyor. Özdeşleşmemiz gereken ama yönetmenin özellikle geri plana taşıdığı Rex’in dinmez inadı ve umutsuz arayışları esnasında, kimliğini bildiğimiz Raymond’un görüş alanında olduğunu farketmek ve Rex’i kaçınılmaz sondan uzaklaştıramamak, yönetmenin biz seyircilere reva gördüğü huzursuzluklardan bir demet sadece. Sadece dört karakter (sapık Raymond, yaslı Rex, kaçırılan eski sevgili Saskia, Rex’e arayışında sabırla yardımcı olan yeni sevgili Lieneke) ve sadece tek suç (onun da ne olduğunu filmin sonuna kadar bilemiyoruz) ancak bu kadar iyi bir yönetimle koca bir film haline getirilebilirdi.

Sonlara doğru gerçekleşen otomobil içindeki diyaloğa göre baş karakterimiz Raymond için en büyük itki yazgısına karşı koyma isteği. Yani yapmayacağı öngörülen ya da tahminen yapamayacağı eylemleri gerçekleştirme dürtüsü. Bu anlamda filmde özel önem arzeden iki sahne var. İlkinde 16 yaşındayken balkondan atladığı sahne. Raymond bunu Rex’e, kaderine karşı gelmek olarak tanımlıyor. Herkes balkondan atlamayacağını bilir. Bu yazgıya karşı koymanın tek yolu, atlamayı düşünmek değil bizzat atlamaktır ona göre. Yine, nehre düşmüş küçük bir kızı kurtarmak için köprüden atlama anısını anlatıyor Rex’e. Raymond’un kızı babasının bu hareketi karşısında çok etkileniyor ve babasını kahraman olarak görüyor. Fakat Raymond’un huzursuz beyninde başka rahatsızlıklar oluşturuyor. Ona göre kahramanlık bu şekilde olmamalı. Beyazın daha beyaz olabilmesi için siyahın da olması gerektiğini düşünüyor ve akla gelebilecek en korkunç kötülüğü yapmaya karar veriyor (ki ona göre cinayet en büyük kötülük değil). Kahraman olma yazgısına bu şekilde karşı koyarak değişik bir açıdan kahramanlığa atılmayı tasarlıyor. Kendisini bu açıdan “sosyopat” olarak tanımlıyor Raymond.

Diğer yandan Rex’in de tam anlamıyla “sağlam” olduğunu ileri süremeyiz. Ona tüm sevgisini veren anlayışlı ve anaç yeni bir sevgiliye (Lieneke) sahip olduğu halde 3 yıl boyunca Saskia’nın izini süren, her yere afişler asıp TV programlarına katılarak Raymond’un haklı ilgisine mazhar olan (bir anlamda kaşınan diyelim) Rex’in bu takıntısını bir tür “anıya hürmet” olarak zorlayabiliriz (her ne kadar Lieneke bunu yutmasa da). Çünkü filmin başında zavallı Saskia’yı, klostrofobik olduğu halde kapkaranlık bir tünelin ortasında bırakıveriyor. Zavallı kız daha sonra, oyunla karışık, kendisini asla terk etmeyeceği konusunda Rex’e and içtiriyor. Bu andı iki bozukluk parayı bir ağaç altına gömerek imzalıyorlar (Bu bozukluklar daha sonra Rex’in kritik bir karar vermesinde çok önemli rol oynuyor).

Filmi izlerken ayrıntılara dikkat etmeniz gerekiyor. Mesela filmin başı ve sonunda gösterilen, bir ot parçası gibi kamufle olan böcek; sıcak bir aileye sahip, dışarıdan gayet sağlıklı bir adam kisvesinde kamufle olan ama aslında soğukkanlı bir sosyopat olan Raymond’dan başkası değil. Aynı biçimde, Saskia’nın kehanet işlevi gören (ve son zamanlarda değişiklik göstererek ikinci bir yumurtayı olaya dahil eden) yumurta kabusu, bu kabusun Rex tarafından geç de olsa paylaşılması, ağaç dibine gömülen iki bozukluk ve gazete sayfasındaki iki yuvarlak resim çerçevesi gibi ayrıntılara da önem vermeniz gerekiyor. Mesela Lieneke tarafından terk edildikten sonra Rex’in bilgisayar ekranında beliren ve diğer tüm kadın adlarını silen “Saskia” kelimeleri, Rex’in tamamen Saskia’ya odaklandığını gösteren güzel temsillerden birisi ki tüm bu ayrıntılar filmi izlenilir kılan küçük lezzetleri oluşturuyor.

Spoorloos, insan psikolojisinin karanlık tünellerinde dolaşan, oldukça gerçekçi, pesimist finaliyle asap bozucu, yıkıcı ama doyurucu bir gerilim. Yönetimi, hikaye anlatım tarzı, kurgusu, oyunculuğu ve hatta demode müziği dahi harika. Hala izlemediyseniz özel bir gününüzü bu filme ayırın derim ben.

Korkusitesi için yazan Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (6 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.