Önce sahiplenecek, sonra yok edecek! Çünkü ölümü tekerleklerinde taşıyor. Christine (1983)

Splice

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

08 Ağustos 2010

6 Adet Yorum

6

Yönetmen: Vincenzo Natali
Senaryo: Vincenzo Natali, Antoinette Terry Bryant, Doug Taylor
Imdb Puanı:6.6/10
Yapım: 2009, ABD/Kanada/Fransa, 104 dakika
Oyuncular:
Adrien Brody, Sarah Polley, David Hewlett, Delphine Chaneac, Abigail Chu, Brandon McGibbon

Bir genetik araştırma şirketinde, çiftlik hayvanlarındaki hastalıkları eradike etmek ve kalitelerini artırmak amaçlı yapılan araştırmalardan sorumlu iki genç araştırmacı, Clive ve Elsa, gerekli özel proteini kodlayan bazı melez canlılar yaratmaktadır. Çeşitli hayvanların genlerini parçalayıp tekrar birleştirerek (splice), yapay bir uterusa ekmek suretiyle iki amorf hayvan yaratırlar: Ginger ve Fred. Dev ve şişman bir kurtçuğa benzeyen bu erkek ve dişi yaratık bilim dünyasında çığır açacak ve özel proteini kodlayacak yeni yavrular yapacaklardır.

Bu aşamada kritik bir dönemece gelen iki sevgili, Elsa ve Clive, sıranın insan DNA’sına geldiğine karar verir. Daha doğrusu Clive’dan daha kararlı ve hırslı olan Elsa kafasındakini gizlice gerçekleştirecektir. Şirketten gizledikleri bu çalışmada bir kadının yumurtasını kullanırlar. Çeşitli hayvanlardan (özellikle de amfibian dediğimiz çift-yaşayışlılardan) aldıkları DNA parçalarını enzimler yardımıyla insan geniyle birleştirip yapay rahme yerleştirirler. Fakat işler bekledikleri gibi gitmez, hücreler hızla bölünür, yaratık erken doğar. Bundan sonra özel hayatlarının da dahil olduğu bazı çözümsüz problemler yaşayan, etik değerlerini sorgulamaya başlayan çift, geçilmemesi gereken sınırları aşmanın hatasını pahalıya ödeyecektir.

Cube” filmiyle korku sinemasında çığır açan efsane yönetmen Vincenzo Natali, modern bir “Frankenstein” öyküsünün altından alnının akıyla çıkmış. Sanat yönetimi ve özel efektler konusunda ne denli ustalaştığını bu filmle iyice gözler önüne seriyor. Özellikle de yaratıkların deforme şekillerini oluşturmak için kullanılan efektler, neredeyse her sahnede olduğu halde hiç sırıtmıyor. Dren adlı yaratığa vücut veren Delphine Chaneac’ın sergilediği karışık hareketleri garip bacaklara aktararak yansıtmanın zorluğu bir tarafa, bu yaratığın gerçek insanlarla girdiği yakın temaslardaki (dans veya sevişme sahnesi gibi) efektler hiç fire vermiyor.

Filmi izlerken Adrien Brody hususunda önyargılarım vardı. Ben bu filme yakışmadığını düşünüyordum. Neyse ki zannedilenin aksine Adrien Brody’nin canlandırdığı Clive karakteri gerçek anlamda başrolde değil. Yani olayların akışını değiştirmiyor yalnızca destekliyor. Sadece ismi için burada olan aktör olmasaydı da film devam edebilirdi. Zira tüm konu Elsa ve Dren (yaratan ve yaratılan) arasında geçiyor. Fikir Elsa’ya ait, Clive’ı dinlemeden insan genlerini kullanıyor. Ortaya çıkan mahluku gören ve dehşete düşen Clive’ı ikna ederek Dren’in hayatta kalmasını sağlıyor. Zaten hızla değişime uğradığı, hızla geliştiği ve kısa zamanda öleceği için Dren’in izlenmesinin bir sakıncası olmadığına karar veren de yine Elsa.

Elsa karakteri bu yönüyle, ölen bebeğinin ardından düştüğü felsefik çıkmaz sonucu “Frankenstein”ı yaratan (doğuran) Mary Shelley’yi andırıyor. Hırsları nedeniyle kendini Tanrı konumuna yükselten “kusurlu” insanın dramı var burada da. Ve aynen klasik öykü gibi, burada da yaratma söz konusu olduğu için dişil unsur başrolde. Uzun süren bir beraberliği olduğu halde çocuk doğurmakta çekinceleri (ve geçmişinde sorunlu bir anne-kız ilişkisi) olan Elsa, yarattığı bu melez kızı çocuğu olarak benimsiyor. Aralarında anne-çocuk ilişkisini de içeren yoğun bir bağ var. Sadece bedensel değil, zihinsel olarak da bu küçük kızla iletişime girmek isteyen kadın, ona isim vererek bir bakıma tamamen sahipleniyor. Elsa ve Clive’ın çalıştığı şirketin adı olan “N.E.R.D”, argoda “teknoloji manyağı” anlamına da geliyor. Elsa, bu ismin tersten okunuşu olan “Dren” adını vererek, bir kişiliği olmayan yaratığı “biri” haline getiriyor. Ve bu süreçte Clive’ın nerdeyse hiç rolü yok!

Aynı Frankenstein’ın yaratığı gibi Dren de tam olarak insan değil. İnsani duygularla inkomplet beden bir karmaşaya düşüyor ve durmadan evrim geçiren Dren, eksikliğinin farkına varabildiği için bunalım yaşıyor. Bu kompleks ne kadar bastırılmaya çalışılsa da en sonunda patlak veriyor tabii ki. Dren’in instabil durumunu tahammül edilemez sınırlara gelene kadar göz ardı eden Elsa, geç de olsa doğa kanunlarına karşı duran eserini yok etmeye çalışıyor.

Filmde oldukça rahatsız edici sahneler var. Ginger ve Fred’in kan revan içinde kavga ettiği sahnenin grafik şiddetinin yanında, iğrenme ve acıma duygusunu arsızca sömüren (Argento’nun Jenifer‘ını hatırlatacak tarzda) bazı cinsel temaslar mevcut ki gerçekten asab bozucu. Zaten film başından sonuna kadar karanlık, öz-yıkımcı ve nihilist bir atmosferde seyrediyor. Her ne kadar görselliğin altı çizilse de filmin alt metni daha baskın. O yüzden film, bildik bir bilim-kurgu/korku izlemek isteyen izleyici için hayal kırıklığına neden olabilir.

Görüntü kalitesinin yüksekliği ve yönetmenin derdini anlatabilme başarısı bir yana bırakılarak oyunculuğa değinildiğinde vasat bir sonuçla karşılaşılacaktır. Oyuncular filme fazla bir şey katmıyorlar. Kendileri olmasa da olurdu zira bu tür filmler yönetmen filmi olarak tariflenir. Oyunculuk namına, bu enkazın altından sağ çıkarak dikkat çekmeye hak kazanan tek kişi, Dren’i garip bir hüzünle canlandıran aktrist Delphine Chaneac gibi görünüyor.

Genel olarak baktığımızda eli yüzü düzgün bir film. Olaylar belli bir mantık çerçevesinde ilerliyor ve kendine göre bir mantık tutturup onun dışına çıkmıyor (aslında halen genlerimizi tam olarak çözümleyebilmiş değiliz. Gen haritası tamamen çıkarılamadan DNA parçalarının melezlenmesi, hele ki bir bilgisayar tuşuna basacak basitlikte gerçekleştirilmesi sadece bir hayal). Zaten konunun var olabilmesi için bazı imkansızlıkları gözardı etmemiz gerekir; hayal etmek olmasaydı bilim-kurgu asla var olamazdı. Son zamanlarda, hasta insanlara yedek organ sağlayacak, beyni olmayan ve sadece laboratuvar şartlarında yaşayan, hastanın kendi genlerinden kopyalanmış organizmaların hayali kuruluyor. İşin etik yönü halen tartışılıyor. Kimse sonucun nereye gideceğini bilmiyor. Yeni korkumuz “duplikasyon” ve olaya başka yönden yaklaşan, kusursuz genlerle yaratılan sipariş insanları anlatan “GATTACA (1997)” gibi filmler Splice’ın temellerini atmıştı bile.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (6 Yorum)

YORUM YAZ