Kanımdan iç ve sonsuza kadar yaşa... Interview with the Vampire (1994)

Slender: The Arrival

Korku Genel

Korku Oyun

Fatih Yürür

04 Ekim 2013

0 Adet Yorum

0

ZANGIRDAMAYA DEVAM!!!

Bu yorgun bünyeler, gölgeye teslim olan gecenin perdah ettiği nice korku efsanelerine tanıklık etti tarih boyunca. Görüş açımız daraldıkça, beyin kıvrımlarımızın arasından kopup gelen kurgusal saçmalamacalarımızın ürünü olan nice umacının peşinden koştuk tarih boyunca. Ya da onların bizi sessizce gölgeler arasında izlediğini var saydık. Ta ki bizi kaçıracaklarına inandığımız o talihsiz gece gelip çatana kadar…

Slender Man miti, Yeti, Sasquatch, Bloody Mary, Jersey Şeytanı ya da Candyman gibi biraz daha popüler şehir efsanelerinin biraz gölgesinde kalmış olabilir fakat en az emsalleri kadar tüyler ürpertici olduğunu söyleyerek de hakkını teslim etmek gerekir. Aslında pek çoğumuz, Slender Man adınaki bu ürkütücü ucubeyle, video oyunları sayesinde tanışma şansı elde edebildik. Fakat bu uzun boylu ve kibrit çöpü kıvamındaki hilkat garibesi, uzun yıllardır özellikle kırsal bölgelerde yaşayanların hikayelerine konu olmaktan bıkmadı, bıkamadı!

Malumunuz şu günlerde, özellikle bağımsız korku oyunları büyük bir sıçrama gerçekleştirdi. Hele ki son yıllarda atmosfer ve hikaye işçiliğini elinin tersiyle bir kenara itip, çiğ aksiyondan medet uman ve hedef değiştiren dolgun bütçeli oyunlardaki artış düşünüldüğünde; indie formatındaki korku mahsüllerinin hiç olmazsa şimdilik oyunseverleri ciddiye aldığını söylemek gerekir. Elbette her güzel şey gibi bu furyanın da sonu gelecek ama bu en verimli döneminde bu oyunları deneyimleme fırsatı bulmak, keşif meraklısı oyunseverler için halihazırda tadından yenmeyecek bir eğlence vadediyor.

Bu noktada, Amnesia ve Outlast gibisinden kallavi örnekler ile birlikte, daha önce Parsec Productions ekibi tarafından hayata geçirilmiş olan Slender: The Eight Pages çıkıyor karşımıza. Kıtanın bu yakasında yer alan İngiltereli Blue Isle Studios tarafından üretilen, ailenin yeni üyesi The Arrival ise, korku severleri adrenaline boğmak için sırayı The Eight Pages’den devraldı bile! Mark Hadley’in geliştirdiği öncülünün resmi devamı niteliği taşıyan The Arrival’da ise, tıpkı yapım sürecinde iddia edildiği gibi daha fazla bölüm,bir kaç tık tepeye çıkarılmış görsel işçilik ve içerik anlamında daha zengin sayılabilecek bir hikaye yer alıyor.

UZUN İNCE BİR UCUBİĞİM BEN!

Bilenler bilir, bizim kültürümüzde de “torbalı” adında benzer bir hilkat garibesi yer almaktadır. Anlatılana göre dişi olan bu varlık ile “Dunganga” nın bir akrabalığı var mı yok mu tartışılır fakat Slender Man için, Sasquatch ile birlikte, bizdeki Torbalı’nın Amerikan versiyonu diyebiliriz büyük ihtimalle. Her ne kadar Slender Man’in vazifesi “süt içmeyen çocukları torbaya doldurup kaçırmak” gibisinden didaktik bir iddia taşımasa da…

Slender Man bu zamana kadar pek çok hikayeye, sinema filmine ve bilgisayar oyununa konu oldu. Zaten, yapımcıların da uzun boylu, siyah takım elbiseli, yüzü olmayan ve daha ziyade yeni çağın şehir efsaneleri arasında yerini almış böyle bir yaratığın ilhamından nemalanmaması söz konusu olamazdı herhalde!

Oyundaki misyonumuz ise en kaba tabirle, bu efsanenin peşinden koşturmak. Sanki başımıza açılacak belaları davet edercesine, elimizdeki kamerayla kırsalın göbeğine dalıp, Slender Man’in ardına düşüyoruz. Zaten çok kısa sürede başımıza ne tür işler açılacağının sinyalini veren anahtar hareketler de birer birer başımıza ekşimeye başlıyor. Önce ormanın kalbine yol alıyoruz. yol ortasına bırakılmış araçlar, terk edilmiş kulübeler derken hava aniden kararıyor ve kendimizi kısa süre içinde inin cinin top oynadığı izbe bir evde buluyoruz. Daha sonra da ormanın derinliklerine dalmaya başlıyoruz. Neden? Çünkü rahat batıyor ve Slender Man’in başımıza daha rahat ekşiyebilmesi için davetiye çıkarmak istiyoruz da ondan!

EE BOZDUN AMA KARDEŞİM!

Piyasadaki benzerlerine oranla Slender : The Arrival, ucuz zıplatma yöntemlerine sırt dayayan bir oyun değil! Yani elbette bağımsız bir oyun olmasının getirisi olarak, aşmış gitmiş bir grafik işçiliği yok oyunda ama atmosfer yaratma konusunda oldukça başarılı. Diğer taraftan tıpkı Outlast’te olduğu gibi found footage konseptine sırt dayıyor fakat Amnesia ya da Outlast gibi çoğunlukla kapalı mekanlarda, dehlizlerde geçen bir oyun değil (ki bu açıdan önemli bir artısı olduğu söylenebilir).

Yine silahsız bir şekilde yola çıkıyoruz ve bu yolculukta en büyük yaverimiz ise, el kameramız. Başımıza ekşiyen tek düşman da Slender Man (çok şükür!). Ne zaman ki, ormandaki 8 kağıt parçasını bulma işine girişiyoruz işte o dakikadan itibaren Slender ile köşe kapmaca oynamaya başlıyoruz. Aslında bu gerilim ilk etapta oldukça tatlı geliyor biz oyunculara. Hele ki, kameramızı Slender’ın olduğu yöne tuttuğumuzda, elektronik aksamdaki bozulmaya ilk defa tanık olduğumuzda kalbimizi gümbür gümbür attıyor. Fakat bir süre sonra bu köşe kapmaca rutini de tek düze bir hal almaya başlıyor. Öyle ki, hepi topu bütün hedefimiz, ormanın belli köşelerinde yer alan 8 kağıt parçasını bulmak olduğundan, bir süre sonra oyunun atmosferini büyüsünü besleyen o sis perdesi de kalkmaya başlıyor.

Slender’da çevre etkileşimi minimum düzeyde. Zaten oyunun ilk kısmında aradığınız bu çevre etkileşimi, ikinci kısımda ister istemez geri planda kalıyor. Haliyle topuklarınızın gücünden medet umarak Slender’ın başınıza ekşimesine sebep vermeden ortadan kaybolmayı amaç ediniyorsunuz. Topladığınız her kağıt parçasıyla da, Slender başınıza daha fazla tebelleş olmaya başlıyor.

Sözün özü, Slender: The Arrival öncülleri kadar büyük bir iddiaya sahip değil belki ama kalibresine oranla fazlasıyla potansiyel taşıyor! Draje bir korku deneyimi yaşamak isteyenler bu fırsatı kaçırmamalı!

Korkusitesi için yazan Fatih Yürür

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Yürür

Tüm Yazıları
1987 yılının, diş takırdatan bir Şubat gecesinde, garip bir kapsül ile dünyaya düşmüştür bu kişi. Nitekim yıllar sonra gerçek ailesinin dünyalı olduğunu, uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlayacak, ama uzaylıların iyi tarafını alıp, kalan bütün enerjisi dünyalı olmaya harcayarak gezegen hayatına adapte olacaktır. Üniversite yıllarına kadar neler yapıp ettiği ile ilgili hafızasında net anılar yoktur (atmosferin yan etkisi) fakat yirmili yaşlarının civarını fazla hızlı yaşamıştır. Kocaeli Üniversitesi’nde, Görsel İletişim Tasarımı öğrenimi gördüğü süreçte, kah müziğe dadanarak, kah sinema üzerine yazılar yazarak, kah grafik tasarım işine bulaşarak, kah da çizgi hikayeler kaleme alarak oradan oraya savrulmuş ve bünyesi karman çorman olmuştur. Hangi kulvarda olursa olsun hikaye anlatmayı sever, kitleyi bulursa coşar, bulamazsa da kalbi kırılır ama hissettirmez. Sinemanın, müziğin, edebiyatın, mizahın, çizgi romanların ve tiyatronun her türünden tarifi tanımsız bir keyif alması, bilinen en önemli özelliklerindendir. Aynı “demokratik tavırlarını” yeme-içme alışkanlıkları, giyim kuşam ya da İngiliz usulü mimari tasarımlar konusunda gösterememesi ise büyük bir talihsizliktir.

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.