Dilediğin şeylere dikkat et! Djinn - Wishmaster (1997)

Sinemanın Hasta Beyinleri

Korku Listeleri

SonerYıldırım

13 Ağustos 2009

22 Adet Yorum

22

Korku sinemasında karakterler deyince akla çoğu zaman zombiler, vampirler, mutasyona uğramış yaratıklar, iblisler, hayaletler gibi doğaüstü varlıklar gelir. Ancak işin bir de diğer tarafı vardır ki buradaki seri katiller, sapıklar, ruh hastası psikopatlar bazen ilk gruptakilerden çok daha kalıcı etkiler bırakırlar üstümüzde. İşte bu liste işin diğer tarafındakilerle ilgili… Cinayet işlemeyi yaşama sebebi haline getirenlerle, çift kişiliklilerle, sadistlerle… kısacası deliliğin sınırında, hatta tam ortasındaki karakterlerle bezeli bir liste oluşturmaya çalıştım. Bunu yaparken belirli yönleriyle bu listedekilerden ayrıcalıklı bir yerde duran slasher katillerinden özellikle uzak durmaya ve listeyi çok şişirmemeye özen gösterdim. Malzemelerimi korku filmleriyle sınırlandırmayıp taşıdıkları özelliklerle içinde bulundukları filmleri korku türüne yaklaştıran karakterlerin baş gösterdiği polisiyelere de ucundan bulaştım. Oyuncu performanslarıyla ilgili bir iki kelam etmeden de duramadım. Kimi karakterleri filmdeki isimleriyle anmak filmi izlememiş olanların tüm zevkini katletmek olabileceğinden söz konusu başlıklarda isim yerine “X” kullanmayı tercih ettim.

 

Sinema tarihine yaptığım bu gerilim dolu gezide pek çok şehirden geçtim, tam on altı ihtiyaç molası verdim. Şimdi gelin o mola yerlerine bir göz atalım.

Sonu gelmeyecek gibi görünen devam filmleriyle ilk iki filmdeki güzel kurgusunu sonuna kadar sömüren Saw serisi, sürprizleri ve mide kaldıran sahneleriyle yeni bir furyaya öncülük ederken filmin ana karakteri Jigsaw ise beyazperdenin unutulmaz isimlerinden biri haline geldi. Felsefik katilimiz Jigsaw’ın akıllıca ve vahşi cinayetlerine kendince gayet mantıklı gerekçeler bulması onun ileri derecede bir ruh hastası olduğu gerçeğini bazılarımız için örtbas edebiliyor, ama etmemeli. Üçüncü filmin sonunda ölürken bile öldürmeye devam etmesi bu tanrı kompleksli adamın deliliğinin en büyük kanıtı olsa gerek.

 


Listenin en seksi konuğu… Yetenekli bir yazar, yetenekli bir provokatör, yetenekli bir katil… (Durun bir dakika! Katilin Catherine olduğuna emin miyiz?) Derdi neydi hala anlamış değilim, ancak kitaplarıyla hayatını uyumlaştırmak konusundaki ısrarcılığını iyi biliyorum. Hem Catherine olmasa buz kırıcısının bu kadar kullanışlı bir alet olduğunu nerden bilecektik?

 


Yetenekli Bay Ripley’i hatırlayanınız var mı? Hani şu cinsel eğilimleri gibi kişiliği de belirsiz olan genç adam… “Bir hiç olarak kendin gibi yaşamaktansa, bir başkasının hayatını çalarak önemli biri gibi yaşa,” sözünün ondan daha iyi bir temsilcisi olmasa gerek. İnsan en kötü karakterlerle bile biraz olsun empati kurar, en azından suçlu bir hayranlık duyar; Tom Ripley içinse bunların kırıntısını dahi hissetmek zor. Saç baş yoldurtacak derece itinalı, soğuk ve sinir bozucu. Burada olmasının sebebi de tam olarak bu.

 


Stanley Kubrick hayranlıklarını her fırsatta dile getiren Oscar’lı Coen’lerin Oscar’lı filmlerinin Oscar’lı psikopatı Anton Chigurh, düz kesim küt saçları, süt içme merakı ve şiddete bakış açısıyla Alex De Lorge’un mizah anlayışı arındırılmış 2000’ler versiyonu gibi. Onu farklı kılan şeyler ise işine verdiği ciddiyet (evet, adam öldürmek onun için bir meslek) ve kullandığı cinayet aleti- Elinden düşürmediği oksijen tüpüyle kurbanlarının ciğerlerini bir daha oksijen çekemeyecek hale getiren bir adamdan bahsediyoruz burda. Her ne kadar bu işlere girmesine para faktörü önayak olmuş gibi görünse de, aslında parayla sadece yazı-tura atıp insanların hayatta kalıp kalmamasını belirleyecek kadar ilgileniyor. Başka bir deyişle, Anton diyor ki: Para bahane, cinayet şahane!

 


Bir Stephen King uyarlaması olan filmde, daha eşi tarafından aldatılmanın şokunu atlatamayan yazar kahramanımız bir de onu hikayesini çalıp kendi adıyla yayınlamakla suçlayan gizemli bir yabancıyla uğraşmak zorunda kalıyor. Yabancının suçlamaları zamanla gayet ikna edici tehditler haline geliyor. Sonra da olan oluyor, torba doluyor. En iyisi, tencereden dumanı tüten bir mısır koçanı daha alalım ve çenemizi kapatalım.

 


Joker maskesinin altını Jack Nicholson kadar doldurmuyor belki, ama Heath Ledger hayatını adadığı (mecaz yapmıyorum) bu role Nicholson’ınkinden çok daha karakterli ve akılda kalıcı bir yorum katıyor. Batman Batman olalı böyle zulüm görmedi, desek yeridir. Kötülük için kötülük yapan ve Gotham’ı bir korku filmi haline getiren bu adamın ağzının iki yanındaki kesiklere dair sunduğu nedenlerden hangisinin doğru olduğunu bilemeyecek olmak ne kadar üzücü… Şakacı şey!

 


De Palma, Psycho’ya; kadın kılığına girip cinayet işleyen katilimiz ise Norman Bates’e selam duruyor. Kamera açılarının izleyiciyi germeye yettiği film, görüp görebileceğiniz en hastalıklı beyinlerden birini barındırıyor. Filmin sonunu tahmin etmeniz bile dehşete düşmenize engel olamıyor.

 


Oburluk, açgözlülük, tembellik, kibir, şehvet, haset, öfke. Ve bu yedi ölümcül günaha layık yedi ölümcül ceza. Andrew Kevin Walker’ın senaryosu makine gibi işliyor. John Doe’nun uzun vadeli planı da öyle… Hafife alınmaması gerektiğini filmin sonunda hem Brad Pitt’e, hem de biz izleyicilere nasıl öğretmişti ama! John Doe olmasa Jigsaw diye biri olur muydu, biraz şüpheliyim.

 


Kimine göre bir başyapıt, kimine göre ucuz bir kandırmaca… Aja’yı dünyaya tanıtan filmi göklere çıkaran da var, yerin yedi kat dibine sokan da… Ancak ruh hastamızın izleyici de bıraktığı etki hemen hemen herkeste aynı. Cecile De France ve Philipp Nahon’un performanslarıyla şaha kalkan film hakkında ne kadar az konuşursak o kadar iyi.

 


Tikli mi tikli, takıntılı mı takıntılı, tam bir obsesif… Yaşadığı şehrin en ünlü şirketlerinden birinin milyoner sahibi olması onu bütün psikopatlardan farklı kılıyor, ancak filmdeki diğer karakterlerden değil… Bize Amerikan Sapığı olarak sunulan kişi Patrick’ti, ama tek dertleri Doyce isimli bir restoranda akşam yemeği için yer ayırtmak olan arkadaşlarının Patrick’ten farklı olduğunu kim ileri sürebilir ki? Bu filmi gördükten sonra kartvizitinizi başkalarına gösterebiliyorsanız ne mutlu size.

 


Tanrım, o nasıl sondu öyle! Mangold’un filmi Agatha Christie’nin 10 Küçük Zenci’si tadında, söz konusu hastamız ise adeta bu listedeki herkesin… Biliyorum, filmi izlememiş azınlık için susmam gerekiyor. Ne de olsa İsmi Lazım Değil’i bilen iyi biliyor.

 


Dışlanmışlık, yalnızlık ve morgtan çıkma bir geçmiş… Karşınızda Miss Annie Wilkes! İntihara sürüklenen bir ruh hastasının yaşama tutunma adına elinde kalan son şey olarak gördüğü adamdan kolay kolay vazgeçmeyeceğini zaten biliyorduk, ama tüm bunları emekli bir hemşirenin yapmış olması hala tüylerimizi ürpertiyor. Annie, yazar Paul Sheldon’ın bir numaralı hayranıydı. Aynı zamanda sinema tarihinin bir numaralı kadın manyağıydı.

 


Üç soru sormak istiyorum. 1. Yamyam bir psikiyatrdan daha delice bir şey var mı? 2. Dr. Hannibal Lecter’ı gördükten sonra filmin asıl kötüsü hüviyetindeki Buffalo Bill’i umursayan var mı? 3. Hannibal Lecter’ın özel hobisini öğrendikten sonra kendi kendine, insan eti böylesine zeki bir adamı bu hale getirecek kadar lezzetli mi, diye sormayan var mı?

 


Üretkenlik konusunda ciddi sıkıntılar çeken alkolik bir yazarın geldiği son durum Overlook’u da hesaba katınca haddinden fazla gerçek. Elinde kafanıza indirmek üzere beklettiği baltasıyla Overlook’un koridorlarında dolaşan bu adamın ailenizin reisi olması ise beterin beteri! Kapı arasından sırıtan surat beyazperdenin en meşhur simalarından biri… Here’s Johnny! Replikler dillerde, alıntı ve referanslar adeta her yerde. Bir de Jack Nicholson faktörü var tabii. Sanırım Jack Torrance’ı ondan iyi kimsenin oynayamayacağına itirazı olan yoktur. Öyle ki, King-Kubrick atışmalarının bile gölgede bırakamadığı bir oyunculuktan söz ediyoruz.

 


Önceki iki başlıkta sorduğum iki soruya iki önerme sunmak istiyorum izninizle. 1. Yamyam bir psikiyatrdan daha delice bir şey varsa o şey, sebepsiz şiddeti hayat felsefesi ilan etmiş genç bir adamdır. 2. Jack Torrance rolünü Nicholson’dan daha iyi oynayacak biri olmadığına itiraz eden biri varsa bu kişinin elindeki koz kesinlikle Malcolm Mcdowall’dır. Teşekkürler derim.

 


İlk aşklar asla unutulmaz!

İnsanlardan uzak bir hayat, bastırılmış cinsellik… Tıpkı işlettiği pansiyonun odaları gibi bomboş bir dünya… O pansiyonda kalarak odaları öznelleştiren ama her seferinde oradan (bir şekilde) ayrılıp Norman’a yalnızca silik birkaç görüntü ve kullanılmış eşyalar bırakan insanlar… Daimi yalnızlığın ortasında içten içe büyüyen bir anne figürü… O figürün yok oluşu ve o yok oluşun bıraktığı devasa boşluk… O boşluğu doldurmak adına insanüstü bir çaba… Öyle ki, Norman’ın hobi olarak gördüğü, ölü hayvanların içini doldurma eylemi bile bu çabanın sonucu. O cansız bedenlerin hiçbir zaman tam olarak doldurulamayacağını bilmek ise kaçınılmaz sonun bir numaralı savunucusu…

Şimdi… Üzerine bina inşa etmek için Norman Bates’ten daha iyi bir temel düşünebiliyor musunuz? Hitchcock’un diktiği gökdelendi ayrı mesele.

Soner ‘Korkuluk’ Yıldırım // Grafik: Murat Özkan

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Soner Yıldırım

Tüm Yazıları
2 Ocak 1988’de Giresun Şebinkarahisar’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da, yüksek öğrenimini Dumlupınar Üniversitesinde tamamladı. İlk korku filmini izlediğinde (Stephen King’s It) henüz 5 yaşındaydı. Filmin etkisi ile uzun süre mazgallara yaklaşamadı. (O filmin hala bir çocuk için izlenebilecek en korkunç film olduğuna inanıyor.) İlk okulda Wes Craven ve John Carpenter ile tanıştı. Onların filmlerinden feyz alarak birçok korku öyküsü yazdı. Lisede Stephen King kitaplarına başlayınca korku, hayatının vazgeçilmezleri arasına girdi. İşi günde üç korku filmi izleyip bir korku kitabı yarılayacak kadar abarttığı zamanlar oldu. 2008 Eylülünde korkucu.com ailesi ile tanıştı ve onların arasına katıldı.

Yorumlar (22 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.