Eskiden iyilikle aldığımı, sonsuza dek intikam ile alacağım! Tooth Fairy - Darkness Falls (2003)

Sinemanın 25 Kötü Kadını

Korku Listeleri

YasinKarakaya

12 Ekim 2009

37 Adet Yorum

37

‘Anneler Melektir!’ ya da ‘Kadınlar çiçektir!’.. Peki ya bir anne çocuğunu kaybettiyse?..Ya da bir kadın sevdiği adam tarafından aldatıldıysa?.. Bir kadının en tehlikeli egosu su yüzüne çıkarsa?.. İşte bu gibi durumlarda bu ifadeler tepetaklak olur ve akla hayale gelmeyecek korkunçlukta kadınlar hayatı size zindan edebilir..

Korku sinemasında erkekler kadar olmasa da, kötülükleriyle ve korkunçluklarıyla nam salmış birçok kadın karaktere rastlayabiliriz. Korku sitesi olarak bu kadınlardan kötülükleriyle nam salmış 25 karaktere odaklanıyoruz ve ilgiyle takip ettiğiniz korkusitesi top-listelerine bir yenisini daha ekliyoruz. Bu çalışmada bize katkıda bulunan Murat Akçıl ve Melisa Aydın’a da ayrıca teşekkür ediyoruz.

Rahibe Jeanne (The Devils)

Kamburluğunun verdiği aşağılık duygusu, tutku haline getirdiği aşkının ulaşılmazlığıyla birleşince kıyamet çanları çalmaya başlıyor. Şeytan tarafından ele geçirildiğini iddia ederek, tüm rahibelerde hızla yayılan bir histeri salgınına neden olan kadın; korkunç ölümlerin ardından bir kentin yerle bir olmasına sebep olarak tarihe adını kanlı harflerle yazdırıyor. Vanessa Redgrave’in üstün oyunculuğuyla izleyeceğiniz en hastalıklı kadın karakterlerin başında geliyor.

Nora Carveth (The Brood)

Nefretinden küçük insancıklar yaratan kraliçe arı. Hasta zihinli bir kadının bu kadar tehlikeli ve bu denli mide bulandırıcı olduğu bir filmi zor bulursunuz.

Minnie Castevet (Rosemary’s Baby)

Sorun şu ki herkesin buna benzer sinir bozucu bir komşusu vardır. Herşeye burunlarını sokarak size istemediğiniz yardımlarda bulunurlar. Ama “car car” konuşmaktan daha fazla zararı yokmuş gibi görünen bu cadaloz, Şeytan’a tapıyorsa ve doğacak çocuğunuzu istiyorsa ne yaparsınız? Polanski’nin, filmindeki kıstırılmışlık duygusunu yansıtmakta en çok yarar gördüğü bu karakterle harikalar yaratan Ruth Gordon Oscar’ı kucakladı haliyle…

Alex Forrest (Fatal Attraction)

O, karısını aldatan tüm erkeklerin korkulu rüyası. Tek gecelik ilişkinin tüm zevkini yerle bir eden, erkeğini elde etmek için ailesini yok etmekte beis görmeyen hasta kadın tipinin klasikleşmiş bir örneği. Elinde bıçakla küvetten fırladığı ünlü sahnesiyle bile uzun süreli ereksiyon kusuru yaşatabilir. Bırrr!

Mademoiselle (Martyrs)

Filmin en sonunda çıktığı halde, tüm kötülüklerin anası olarak nefretimizi kazanan bu yaşlı kadın o kadar bencil ki, öğrendiği sırrı kimseyle paylaşmamak için kendisiyle beraber götürüyor. Suratını bir maske haline getiren yoğun makyajı, türbanı ve şık gözlüğüyle kafamızda kötülükle birleştirebileceğimiz bir karakter kendisi.

Peyton Flanders (The Hand That Rocks the Cradle)

Kadınlar söz konusu olunca nefretleri de kendilerine has oluyor. Annelik gibi dünya tatlısı bir his, çocuğunu kaybetmenin verdiği acıyla şeytani bir duyguya dönüşüveriyor. Düşük yapmasının sebebi saydığı kadını cezalandırmak için sahip olduğu her şeyi elinden almaya çalışan Peyton, bu amaçla ailenin içine sızıyor ve önüne gelen her engeli bertaraf ediyor (bazen kanlı bir biçimde). Sadece bakışlarıyla bile insanın kanını donduran bu kadına bebeğinizi teslim eder misiniz? İntikam soğuk yenen bir yemektir ama Bayan Flanders soğuk sıcak ayırmıyor.

Alucarda (Alucarda)

Şeytanın kızı Alucarda (Alucard’ın dişisi; Dracula’nın tersten okunuşu) lezbiyen aşkının verdiği ateşle tüm dünyayı yakacak gibi görünüyor. Bu delici bakışlı ve gürültücü genç kızın elinden koca bir manastır kurtulamıyor.

Mrs. Carmody (The Mist)

Stres altındaki toplumları eline alan batıl inançları sembolize eden bu karakter, tüm film boyunca envai çeşidini gördüğümüz canavarlardan bile daha tehlikeli. Komşularının zor durumunu kendi çıkarları için manüpile eden bu kadın, insan doğasının en çirkin yüzünü bu kadar çarpıcı aktardığı için bile bu listeye girmeye hak kazanmıştır.

Julia (Hellraiser I, II)

Kocasını aldatan kadın profili birçok filmde incelenmiştir. Fakat Julia gibi, ölen sevgilisini öteki taraftan getirmek için ona taze bedenler sunan kadın tipine rastlamak gerçekten zordur. Aşkla hırsı mükemmel bir kombinasyonla karıştıran Julia, ikinci bölümde aynı yöntemle ve daha kanlı sahnelerle geri geliyor ve terörünün borusunu öttürüyor.

Ivy (Poison Ivy)

Zehirli sarmaşık sürüngen bir bitkidir; sarmaladığı bitkiden beslenen ve konağını öldürmekten çekinmeyen bir parazittir. Bu garip huylu bitki evinize sarışın bir çıtır olarak gelirse ne olur? O ailenin köküne kibrit suyu dökülür. Ivy dayanılmaz cazibesiyle evin reisini baştan çıkarmakla kalmıyor, evin aklı karışık lezbiyen kızını bile ağına düşürüyor.

Margaret White / Carrie’nin annesi (Carrie)

Aşırı dinci yapısıyla kızına hayatı zehir eden bayan White, cinselliğin her türlüsünden nefret ediyor. Yazık ki bu tavrı Carrie’nin ergenlik sancılarına denk geliyor. Psikolojik işkenceye fiziksel müdahaleler de ekleyince, egosu böcek gibi ezilmeye çalışılan Carrie’nin direnciyle karşılaşıyor. Kızının bir günah tohumu olduğunu haykıran, sinema tarihinin en tehlikeli annelerinden olan bu kadının en sonunda haklı çıktığını söyleyebilir miyiz?

May (May)

Derin bir psikopatlık öyküsü, yalnız ve antisosyal zavallı kız May’in vücudunda hayat buluyor. Gerçek arkadaşlık konusunda kafası karışık ve biraz da tuhaf bir genç kadının hikayesi bize Frankenstein’ı hatırlatsa da o bile May kadar acımasız değildi herhalde. Oyuncak bebeği ile birlikte yaşayan May, bir süre sonra bir türlü bulamadığı ideal arkadaşını kendisi yapmaya! karar veriyor ve görmezden gelinip itilip kakılmanın bedelini çevresine fazlasıyla dehşetli bir biçimde ödetiyor..

Marquise Isabelle de Merteuil (Dangerous Liaisons)

Herşeye sahip, zengin ve aristokrat bir kadının canı sıkılmaya görsün. Hemen ortalığı karıştırıveriyor nitekim. Klasik bir romandan uyarlanan filmde, kadınların tehlikeli tabiatlarının hayli eskilere dayandığını görüyoruz. Ellerini hiç kirletmeden, uzaktan yaptığı müdahalelerle insanları kukla gibi kullanan Marquise Isabelle de Merteuil, o kadar başarılı ki istediği her şeyi yavaş yavaş elde ediyor. Bu uğurda ölümler, mevki kayıpları, düellolar, tecavüzler ve toplum dışına itilmeler olabiliyor ama olsun. Hanımımız entrikalı zihnini bir yere kanalize ediyor ya, gerisi önemli değil. İşte bu nedenle günümüzde pembe dizilerle (aşk, ihanet, nefret, entrika!) kadınların bu hisleri söndürülüyor da erkeklerin başına bela olmuyorlar. Bir şekilde tatmin olmaları ve zihinlerindeki örümcekleri boşaltmaları lazım. Yoksa… Alimallah!

Jenifer (Jenifer / Masters of Horror)

Mükemmel bir vücutla birleşmiş mide bulandırıcı bir surat. Sadece temel arzularıyla yaşıyor; yemek ve seks. Bir erkeğin hayatını mahvettikten sonra, diğerine geçen bir beden sömürücüsü ve yamyam. Gerçekten asap bozucu bir karakter.

Amanda (Saw)

Amanda: Saw serisinde üzerinde en çok durulması gereken isim. Şu ana dek serinin hiç bir bölümüne kendi hayatını kurtarmak için bir başkasını bu kadar tereddütsüz öldüren bir karakter görülmedi. Amanda aslında vicdani duygulara sahip olmayan katıksız kötü kadın profiline çok uyuyor. Hedefi ve ideali yolunda yapamayacağı kötülük yok. Kaldı ki “kurban-katil” (Amanda – ölümcül tuzak” karşılaşmasından itibaren kendisine de yöneltilen kötülüğün kaynağına (Jigsaw) duyduğu takıntılı hayranlık ve bu idealdeki misyon ile de teyid ediliyor. Hatta üzerine aldığı misyonun kurallarını dahi hiçe sayacak kadar kötü biri Amanda. Çünkü onda hayatta kalmak uğruna sunulacak en iyi ihtimallerde dahi tanıyacağı bir şans unsuru yok.

Marie (Haute Tension)

Cinsel yönelim bakımından hafif arızalı platonik bir aşka dissosiyatif kişilik bozukluğu eklenirse “Marie” olur. Genç ve güzel bir kız, kan gölünün içinde… Romantik dönem edebiyatçılar bile bu kadarını hayal edemezdi.

Vera Cosgrove (Braindead)

Oidipus kompleksini yaşayan her erkeğin korkulu rüyası ve başından atamadığı bir gerçek; dominant anne. Ama buradaki vaka işi azıtıyor. Normalde de pek matah bir kadın olmayan Vera Cosgrove, yetmemiş gibi bir de zombiye dönüşüyor. Tüm şehri etkisi altına alacak bir salgının ilk domino taşını deviren bu zalim kadın hiçbir şey olmamış gibi oğluna uyguladığı psikolojik işkenceye devam ediyor. Özellikle klimatik finalde doğurduğu çocuğunu yeniden rahmine alması, en hayalperest zihinlere bile “çüş” dedirtiyor.

Core (Trouble Every Day)

Kocası tarafından tavan arasına hapsedilmiş olan Core, yasaklanan bedenin ve hazların sembolü adeta. Masumiyet ve erotizmin aynı bedende bir araya geldiği, doğal haliyle bile herhangi bir erkeği baştan çıkarma konusunda tartışmasız başarılı olacağını hemen anlayabileceğiniz bu tehlikeli kadın tavan arasında kilitli iken bile yeterince güvende değil, onun çekim alanına giren erkekler. Sebebi de şu: onun doğasında ( yada bir sebepten dolayı ona kazandırılmış olan doğasında) cinsellikten alacağı hazların açılımları çok farklı yerde sonuçlanıyor, onun karanlık içgüdüsü birlikte olduğu erkeğe karşı cannibalistik hazlar beslemesine sebep oluyor: Şöyle ki ısırmak, koparmak, kan ve et tadını almak ve karşısındaki acı içindeyken bunu farklı algılarcasına mutlu olmak onun bu konudaki sapkın yönü. Aslında katıksız bir yamyam olmasına rağmen olağanüstü çekiciliği ve masum görünüşü ile bu yönünü farkında olmadan gizleyebilen bu karanlık kadın için söylenecek tek söz: Ne aç ne tok ona hiç bir şekilde asla yaklaşmayın, öpmeyi bile aklınızdan geçirmeyin.

Yabancı Kadın (À l’intérieur)

Yine intikam isteyen bir kadın ve yine kaybedilmiş bir bebek söz konusu. Göze göz dişe diş diyen bir manyak ortalığı kan gölüne çeviriyor. Fakat buradaki yabancı kadın işini kadınsı yollarla, uzun uzun plan yaparak geçirmiyor; daha erkeksi yaklaşıyor olaya, yani bizzat icraate geçiyor. Dolayısıyla genelde erkek karakterlerden beklediğimiz güçlü bir yapıya sahip. Kaybettiği bebeğinin yerine koyacak yeni bebek isteyen bu kadın istediğini elde etmek için önüne geleni gebertiyor. Efendim? Bebek daha doğmamış mı? Olsun, onun da bir çaresi bulunur…

Asami Yamazaki (Audition)

Japon erkeklerinin kadınlar üzerindeki egemenliğine son vermek için yaratılmış gibi duran bu masum güzelin geçmişi de hiç sağlam değil. Arıza alarmı veren beyninin kıvrımlarında onulmaz yaralara neden olan bu anılar mı onu canileştirmiştir, yoksa aklıselim bir şekilde verdiği karar sonucu mu bu yola girmiştir bilemiyoruz ama yaptığı işkenceler sırasında geyşalara yakışan yüzündeki utanmaz ifade korkumuzun asıl kaynağını oluşturuyor. Masumiyet ve katliam, birlikte düşünebileceğimiz olgular değil.

Annie Wilkes (Misery)

Aslına bakılırsa kadının pek bir suçu yok. Alt tarafı eve hapsettiği favori yazarından, romanındaki karakteri öldürmemesini istiyor. Bu kadar açık! Eh, mantıksız bir inatla karşılaşan her ev hanımı bunun cezasını vermek için çeşitli yollar bulacaktır (işkencenin dozu değişebilir). Kısa boylu, şişman, orta yaşlı bir hanım olduğuna aldanmayın ve ayaklarınıza dikkat edin.

Baby Firefly (House of 1000 Corpses)

Nasıl bir aileye sahip olduğuna bakılırsa onun iyi adı gibi masum olmayacağı gün gibi aşikar. Yamyam, satanic, et ve kana susamış cani ailesi sanırım doğru bir referans olacaktır kötü kadın profilini belirleyecek unsurların etkisi düşünülürse. Uzaktan bakıldığında üzerine sinen kan ve ölüm kokusu anlaşılmayacaktır muhtemel, fakat yakınında bulunmak ölmek için geçerli bir sebep olacaktır. Ailesine oldukça bağlı bu kötü kalpli şımarık kızın içinde zerre kadar merhamet yok. Şeytani kimliğini her fırsatta belli ederken, pasaklı görünümüne rağmen çekici ve masum görünen Baby, beyazperdede algısal çeşitliliğin sınır tanımadığını da gösteriyor. Masum olmak için hiçbir sebebi olmayan kötü kız bu listeye girmeyi çoktan hak ediyor.

Catherine Tramell (Basic Instinct/ Temel İçgüdü)

Catherine Tramell sinema tarihinin en tehlikeli kadın karakterlerinin başında geliyor. Çünkü geleneksel “femme fatale” karakterinin “fatale” kısmını bizzat kendisi gerçekleştiriyor. Gizemli geçmişi, baştan çıkarıcı hareketleri ve şiddeti sevmesi erkeklerin aklını karıştırıyor; ki aklı karışmış bir erkek aynı zamanda baştan çıkarılmıştır. Sharon Stone’u bu başarılı karakterizasyonda izleyen her erkek, yatmadan önce karyolanın altını kontrol etmiştir. Buz kıracağının nerede ne zaman çıkacağı belli olmaz çünkü.

Norma Bates (Psycho)

Her ne kadar “bütün anneler melektir” denilse de beyazperdedeki bazı anneler bu tanıma kesinlikle uymuyor. Gerçek hayatta örneği bulunmayan annelerin başında ise “Sapık-Psycho” filmindeki Norman Bates’in annesi geliyor. Hayattayken aşırı korumacı tavırlarıyla oğlunu paranoyak eden ve öldükten sonra da Norman’ın hayalinde yaşayarak karşılıklı konuştuğu annesi, 1960 yapımı filmin hiç şüphesiz en korkutucu öğesi olmuştu. “Bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir” sözünü korkutucu biçimde beynimize kazıyan Norma Bates, sallanan iskemlesindeki korkunç görüntüsüyle de korku sineması tarihine geçen annelerden/kadınlardan oldu.

Pamela Voorhees (Friday the 13th)

Anneler… Tabiatın en hassas bu yaratıkları, bu durumlarını tehlikeye sokacak herhangi bir tehdit karşısında canavara dönüşebiliyorlar. Bayan Voorhees oğlunun ölümünden sorumlu tuttuğu edepsiz gençlere hadlerini bildirmek için tırnaklarını çıkaran “bedbaht” bir anne. Sonuçta cümle alem kabul ediyor ki; intikam için gözü dönmüş bir anne, maskeli bir katilden daha korkunç olabiliyormuş!

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (37 Yorum)

YORUM YAZ