Ölüm kasabanıza geldi Şerif! Sam Loomis - Halloween (1978)

Sinemada Lovecraft’ın İzleri – 1

Korku Sinema

Sine-Makale

YasinKarakaya

15 Temmuz 2010

7 Adet Yorum

7

Howard Philips Lovecraft, eserleri sayesinde korku sineması için oldukça zengin bir esin kaynağı olmuştur. Hem birebir uyarlamalar, hem eserlerinden esinlenmeler, hem de Lovecraft’in kurgu dünyasında yarattığı ögelerden aktarmalar, özelikle korku ve bilimkurgu sinemasında kendine yer bulmuştur. Lovecraft’in sinemada bıraktığı bu izler çalışmanın ana konusunu oluşturacaktır. Çalışmanın içerisinde, Lovecraft’in eserlerinden uyarlanan, onun üslubunun izlerini taşıyan ve yazarın kurgu dünyasına göndermelerde bulunan sinemanın kısa tarihi ele alınacak, örnekleri ile incelenecek ve Lovecraft’in kısa biyografisine yer verilecektir.

Öncelikle birinci bölümde; yazarın hayatı kısaca anlatılacak, yaşadığı dönemin eserleri üzerindeki etkisi ve yazım üslubu ele alınacaktır.

İkinci bölümde; 1963 yılından günümüze kadar geçen zaman dilimi içerisinde Lovecraft izleri taşıyan sinemanın kısa tarihi üç farklı döneme ayrılarak anlatılacak; bunun yanı sıra yine bu bölümde, Lovecraft Sineması içerisinde yer alan önemli yönetmen ve oyuncular hakkında kısaca bilgi verilecek, uyarlamaların dışında kalan ancak Lovecraft’in etkisinin hissedildiği bazı filmerden de bahsedilecektir.

Lovecraft uyarlamaları üzerine değerlendirmeler bölümünde ise; yazarın eserlerinden Sinemaya uyarlanan 1985 yapımı ‘Re-­Animator’ (Herbert West: Diriltici) ve 1992 yapımı olan ve Türkiye’de gösterime girmeyen olan ‘The Resurrected’ filmlerinin analizi yapılacaktır.

BÖLÜM 1. H.P. LOVECRAFT ÜZERİNE

Lovecraft’in Hayatı

Howard Philips Lovecraft 20 Ağustos 1890 tarihinde Rhode Island’daki Providence kasabasında dünyaya geldi. Dönemin şartlarına göre geç bir yaş olarak kabul edilen otuzlu yaşlarında evlenen Winfield Scott Lovecraft ve Sarah Susan Philips Lovecraft çiftinin tek çocuğu olan Lovecraft, 1893 yılında babası Chicago’da bir otel odasında delirerek akıl hastanesine kapatılana kadar anne ve babası ile normal bir hayat sürüyordu. Şehir şehir gezerek takı vb. aksesuarlar satan baba Scott Lovecraft, yine bu Seyahatlerinden birinde geçirdiği bir sinir krizinin sonunda hayatının geri kalan 5 yılını Providence’da yer alan Butler Hastanesinde geçirmeye mahkum oldu. Bu olay sonunda Lovecraft ve annesi ile teyzeleri Lillian Delora Philips ve Annie Emeline Philips’in yanına taşındılar. W.S. Lovecraft, akıl hastanesine yatmasından tam 5 sene sonra, 1898 yılının Temmuz ayında hayatını kaybetti. Aynı evde teyzeleri ve annesi ile birlikte yaşayan Lovecraft, en kuvvetli bağı, yine onlarla birlikte yaşayan büyükbabası Whipple Van Buren Philips ile kurmuştu. Büyükbaba Philips, Lovecraft için mükemmel bir baba figürüydü. (1)

Edebiyata olan merakını fark eden büyükbabasının verdiği kitaplar ile tüm vaktini okuyarak geçiren Lovecraft, 6 yaşına geldiğinde kendi şiirlerini yazmaya başlamıştır. W.V. Philips’in, kendi yazdığı gotik korku hikayelerini torunu ile paylaşmasıyla beraber Lovecraft’in hayal gücü farklı yönlerde ilerlemeye başlar. Lovecraft bu hikayeleri dinlemekten büyük keyif alırken, annesi bu hikayelerin onun psikolojisini derinden etkileyeceğini ve onu üzeceğini düşünmektedir. Lovecraft’in çocukluğu sürekli hastalıklar ile boğuşarak geçer. Boğuştuğu bu hastalıkların neredeyse tümü psikolojik sorunlar ve yaşadığı ruhsal çöküntülerdir. Çevresindeki birçok yakını, bu sıkıntı ve çöküntülerin, ona hayatının geri kalanına akıl hastanesinde devam eden ve sonunda orada ölen babasından kalan birer miras olduğunu düşünüyorlardır. 8 Yaşına kadar geçen sürede neredeyse sadece bu hastalıklar ile boğuşur. Bu yüzden okula giderek edinmesi gereken bilgilerin ve eğitimin büyük bir kısmını evde okuduğu kitaplardan edinmek zorunda kalır. Bu süre içerisinde özellikle kimya ve astronomiye olan merakı iyice artar. 1899 Yılında düşük tirajlı bir süreli yayın olan The Scientific Gazette’yi yaratır. Sadece yakın arkadaşları ve çevresindeki insanlara dağıttığı The Scientific Gazette, 1907 yılına kadar çıkmaya devam eder. Yine aynı dönem içerisinde, 1903 yılında, The Rhode Island Journal of Astronomy dergisini çıkarır. (2)

1907 yılına kadar sürekli çıkan bu dergiyi de sadece kendi çevresine dağıtır. 1893 Yılında Lovecraft, eğitim hayatına Hope Street Lisesi’ne yazılarak geri döner. Bu dönemde Lovecraft, geceleri uyku zorluğu çekmeye başlamıştır. Karanlık çöktüğünde ve uykuya dalmaya çalıştığı her anda, kendi deyimiyle ‘gecenin kasveti’ tarafından saldırıya uğrar.

1904 yılında büyükbabasının ölümü Lovecraft’i derinden etkiler. Ölümün ardından ortaya çıkan karışıklıklar ve aile varlıklarının doğru kontrol edilememesi yüzünden; Lovecraft, annesi ve teyzeleri ile birlikte oturdukları evlerinden taşınmak zorunda kalırlar. Bu maddi sıkıntılar ile birlikte Lovecraft’in hayatında sinir krizleri baş göstermeye başlamıştır. Bir yandan bu sıkıntılar ile baş eden Lovecraft, bir yandan da okuldaki eğitimini tamamlamaya çalışmaktadır. Üniversitede astronomi alanında eğitim görmek isteyen Lovecraft, asla bu amacına erişemez. Astronomi okumak için tamamlaması gereken derslerin en önemlisi ileri matematik dersidir ve Lovecraft bu derste asla başarılı olamaz. Okuduğu liseden hiçbir zaman mezun olamaz ve bu da onun astronomi okuma hayalinin sonu olur.

1908’e kadar bazı kısa hikayeler de yazan Lovecraft’in asıl ilgi alanı ilk dönemlerde sadece şiir yazmak olur. Bu süreç içerisinde iyice içine kapanan Lovecraft, evden bile dışarıya neredeyse hiç çıkmamıştır. Çevresindeki insanlar ile iletişim kurmayı keser ve sevgi ile nefret arası bir bağ kuran annesi ile konuşur hale gelir. Devam eden bu sıkıntılı süreci bozan şey Lovecraft’in The Argosy isimli dergiye yazdığı mektup olur. Dergide yayınlanan bu mektup Amatör Basın Yazarları Derneği Başkanı Edward F. Daas’in dikkatini çeker. Daas, Lovecraft’i kendi aralarına katılması için davet eder. 1914 yılında bu daveti kabul ederek Amatör Basın Yazarları Derneği’ne katılan Lovecraft, 1918 yılına kadar sürekli denemeler ve şiirler yazmaya devam eder. 1917 yılında The Tomb ve Dagon gibi daha iyi kurgulanmış öyküler ile bilimkurgu ve korkuya geri döner. Bu süre zarfında Lovecraft hala içine kapanık bir hayat sürmektedir. Modern korku ve bilimkurgu edebiyatının önemli yazarlarından Neil Gaiman, Lovecraft’in bu yalnızlığını şu şekilde tanımlamaktadır:

“O, yaşadığı dönemin insan kalabalıklarının arasında sıkışıp kalmış, yalnız ve iletişim kuramayan, narin bir uzaylıydı.” (3)

Fakat bu dönemin tek farkı mektup yolu ile kurduğu arkadaşlıklar olmuştur. Hayatı boyunca binlerce mektup yazan Loveraft’in dönemin en meşhur mektup yazarlarında biri olduğu kabul edilmektedir. Mektup arkadaşları arasında, Robert Bloch (Psycho’nun yazarı) ve Robert E. Howard (Conan’ın yazarı) gibi ünlü yazarlar da bulunmaktadır. 1919 yılında, uzun süren ruhsal bunalımların sonunda Lovecraft’in annesi de aynı babası gibi Butler akıl hastanesine yatırılır. (4)

Babası ile mümkün olamayan yakınlıktan farklı olarak Lovecraft, annesi ile her fırsatta mektuplaşmaktadır. 1921 yılında ise annesinin geçirdiği bir ameliyatın ardından oluşan komplikasyonlar sonucu ölümü, genç yazarı tekrar ümitsizliğe sürükler. Lovecraft, annesinin ölümünden kısa bir süre sonra Ukraynalı Sonia Grene ile tanışır. 1924 yılına gelindiğinde Lovecraft kendisinden yedi yaş küçük olan Sonia Gren ile evlenerek Brooklyn’e taşınmıştır. Bu yazar için yeni bir başlangıç demektir. İçine kapalı bir hayat sürdürdüğü Providence’dan çıkarak, daha sosyal bir hayat sürebileceği New York’a yerleşmiştir. Ancak evliliklerinden bir süre sonra Sonia’nın sağlık durumu kötüleşir ve sahibi olduğu şapka dükkanını da kaybeder. Lovecraft için yeni bir sıkıntı dönemi başlamıştır. Eşine bakmak zorundadır ancak; Lovecraft’in yazdığı kısa hikayeler karşılığında eline geçen para yeterli değildir. Sonia’nın hastalığı çiftin giderlerini beklenenin de üzerine çıkartmaktadır. Sonunda Sonia Greene, Lovecraft’i Brooklyn’de bırakarak ailesinin yanına geri döner. Bir süre daha Brooklyn’de tek başına yaşayan Lovecraft, ilk başlarda büyük hayranlık beslediği bu kalabalık şehrin yaşamından sıkılmaya başlar ve ardından Providence’a geri dönerek teyzelerinin yanına yerleşir. Yazar, Yaşamının son yıllarını, hayatta kalan tek teyzesi ile sürekli birinden diğerine taşınmak zorunda kaldıkları ufak dairelerde geçirmiştir.

1936 yılına gelindiğinde ise Lovecraft’in bağırsak kanserine yakalandığı ortaya çıkar. (5) Vitamin eksikliği ve yetersiz beslenme yüzünden durumu git gide kötüleşir. Hastalığı yüzünden son günlerini acılar içinde kıvranarak geçiren Howard Philips Lovecraft, 1937 yılında, arkasında binlerce mektup, yüzlerce kısa hikaye, deneme, makale ve şiir bırakarak hayata gözlerini yummuştur.

Yaşadığı Dönemin Eserleri Üzerindeki Etkisi

46 Yaşında hayatını kaybeden Lovecraft’in eserlerinde, yaşadığı dönemin ve geçirdiği zor hayatın etkileri oldukça fazladır. 3 Yaşında babasının sinir krizleri geçirerek akıl hastanesine yatırılması, hayal gücünün en büyük destekçisi olan büyükbabasının ölümü ve ardından da annesini kaybetmesi, bu sıkıntıların en önemlileridir. Babasının delirerek akıl hastanesine yatırılmasının ardından bu durum ile başa çıkamayan annesinin yazar ile kurduğu, sevgi ve nefret arasında gidip gelen garip ilişki Lovecraft’in iyice içine kapanmasına sebep olmuştur. İşte bu dönemde Lovecraft, gecelerini uykusuzluğun pençesinde acı çekerek geçirmeye başlar. Kendi tanımıyla ‘gecenin kasveti’ tarafından saldırıya uğrayan Lovecraft’in eserlerinde, yaşadığı bu korkuların etkisi fazlasıyla görülmektedir. (6)

Gençlik yıllarının başında büyükbabası sayesinde ortaya çıkan astronomi ve kimya merakı Lovecraft’in yazım tarzının şekillenmesinde ve eserlerindeki kurgu dünyasını yaratmada önemli bir rol oynamıştır. Yaşadığı dönemde kimya, astronomi ve biyoloji gibi dallarda ortaya çıkan gelişmeler ve yeniliklerin de etkisinde kalan Lovecraft, bilimdeki bu hızlı ilerlemenin insanlığın doğallığının sonu olacağını ve daha mekanik bir yaşam tarzının başlangıcını işaret ettiğini düşünmektedir.

1924 Yılında Sonia Grene ile yaptığı evlilikten sonra yazar, kısa bir süre için de olsa düzenli bir hayata kavuşmuştur. Eşi ile New York’a taşınırlar ve maddi olanakları göz önüne alındığında eskisinden daha iyi sayılabilecek bir hayat sürmeye başlarlar. Eşi, sahibi olduğu şapka dükkanını işletmektedir. Lovecraft ise daha önce de belirtildiği gibi artık daha sosyal bir yaşam içerisindedir. Doğup büyüdüğü kasabadan çok uzaklarda, New York gibi kalabalık bir şehirde yaşamakta, yeni insanlar ile tanışmakta ve yazarlık kariyerine yeni bir yön vermeye başlamaktadır.

Fakat bu hayat çok uzun süre bu şekilde devam etmez. Eşinin rahatsızlığı ve ardından dükkanının iflası sonucunda hayat onun için yine zorluklar çıkartmaya başlamıştır. Bir süre hastanede bakım gören Sonia Greene, daha sonra Lovecraft’i geride bırakarak Cleveland’a ailesinin yanına geri döner. İlk başta Cleveland’a karısı ile birlikte gidecek olan Lovecraft, New York’a gelerek Providence’dan yeterince uzaklaştığını düşünür, Cleveland’a gitmek ise onun için bu mesafenin daha da artması demektir ve buna cesaret edemez.

Hayatın ona verdiği bu kısa süreli mutluluk döneminin ardından Lovecraft kendini tekrar kalabalıkların arasında tek başına bulur. Eşi ile oturdukları evi terk ederek Brooklyn’in arka mahallelerinden biri sayılabilecek, çokta tekin olmayan Red Hook’da küçük bir apartman dairesine taşınır. Artık kalabalıklar ve bu koca şehir onun için korkutucu bir hale gelmeye başlamıştır. New York’a geldiği ilk zamanlarda bu şehre hayran olan Lovecraft, şimdi şehrin acımasız kalabalığı içerisinde yalnızlığı ile boğuşmaktadır. Yine bu dönemde yazdığı ‘The Horror at Red Hook’ adlı hikaye, bu sıkıntılı dönem içinde yazdığı eserlerden en önemlisi sayılmaktadır.

Yaşadığı talihsizliklerin dışında, Lovecraft’in eserlerine yön veren diğer etkenler, hayranlık duyduğu yazarlar Edgar Allan Poe ve Lord Dunsany olmuştur. Lovecraft’in, yazarlığının ilk dönemlerde yazmış olduğu, ölümü merkez alan hikayelerinde, Poe’nun etkilerine fazlasıyla rastlanılmaktadır. Bu dönemde yazdığı hikayelerde, yarattığı tüyler ürpertici atmosferlerden ve kaynağı belirsiz korkulardan, Poe’dan esinlendiği anlaşılmaktadır.

Lovecraft’in, özellikle eski ve yenilmez tanrılar üzerine yazdığı eserlerinde ise İngiliz yazar Lord Dunsany’nin (Edward Plunkett) etkileri görülmektedir.

Lovecraft kendini tanımlarken sürekli 18. yüzyıla ait olduğunu söylemiştir. Yine kendisi ile ilgili yaptığı yorumlarda, yazım tarzını ve özellikle yazdığı mektuplarda kullandığı tarzını, aydınlanma dönemi İngiliz yazarlarından Joseph Addison ve Jonathan Swift’e borçlu olduğunu söylemiştir.

Edgar Allan Poe ve Lord Dunsany’ye olan hayranlığını her zaman dile getirmiş olan Lovecraft, yazdıklarında bu iki yazarın da büyük etkisinin olduğunu açıkça kabul etmiş ve yazdığı hikayeler ile ilgili bir konuşmasında bu durumu dile getirmiştir:

“Bunlar benim Poe’larım, bunlar da Dunsany’lerim… Peki ama Lovecraft’lerim nerede?”(7)

Lovecraft’in eserlerindeki korkunç yaratıklar, aslında onun kendi iç dünyasının iblisleri olarak nitelendirebilir. Çoğu öyküsü, Lovecraft’in kendi hayallerinin ve çocukluk korkularının, ve hatta gördüğü rüyaların bir yansıması olmuştur. Aslında Lovecraft’in korkularının ve kabuslarının, onun eserlerinin en önemli esin kaynağı olduğunu söylemek mümkündür. Çoğu eleştirmen, Lovecraft’in eserlerindeki üslubu ve tasvirlerini fazla abartılı bulmuştur. Fakat yinede unutulmaması gereken, yazarın tüm hayatı boyunca yaşamış oldukları, çektiği acılar, kabusları ve yalnızlığının da en az eserlerinde yansıttığı kadar aşırı olduğudur. Ancak bu durum göz önünde bulundurularak Lovecraft’in yarattığı dünyalar daha net anlaşılabilecektir.

Üslubu

Lovecraft’in hiçbir hikayesinde kadın kahramanlara rastlanmamaktadır. O’nun kadınlar ile olan ilişkisi, annesi ile arasında kurduğu dengesiz bağ ve Sonia Grene ile yaşadığı kısa evlilikten öteye geçememiştir. Bu iki ilişkinin de Lovecraft’in hayatı üzerinde yaratmış olduğu olumsuz etkinin sonucu, hikayelerinde kadın kahramanlara yer vermemesinin sebebi olarak değerlendirilebilir. Çok nadir olarak kadınların da içinde bulunduğu hikayeler yazmış olsa da bu roller her zaman hikayenin kurgusu içinde oldukça az önem taşıyan roller olarak karşımıza çıkmaktadır.

Hikayelerinde hiç kadın olmamakla birlikte, her zaman beyaz erkek baş kahramandır. Bu yaklaşımı zaman zaman ırkçılık suçlamalarıyla karşı karşıya kalmasına sebep olmuş olsa da Lovecraft, hiçbir suçlamaya cevap vermemiştir. Fakat yazdığı mektupların çoğunda bu yönünü açıkça ortaya koymuş, Amerika’da yaşayan Yahudi ve göçmen kesimine dair olumsuz fikirlerini belirtmiştir. Lovecraft kendisini saf bir Anglo-­Sakson olarak görmüş ve kendisi gibi Anglo‐Sakson olmayanlara karşı her zaman bir şüphe ile bakmıştır. Sonia Grene ile yaptığı kısa evliliğin ardından, Red Hook’da yaşadığı süre boyunca çektiği sıkıntıların en büyüklerinden biri de, farklı ırklardan göçmenlerin yoğunlukta bulunduğu bir bölgede tek başına yaşamak zorunda kalmış olmasıdır.

Lovecraft’in Anglo-­Sakson bakış açısı, yazım tarzını önemli ölçüde etkilemiştir. ‘Herbert West: Re-­Animator’’da, tekrar diriltilen iri zenci köleden bahsederken kullandığı tasvirde bu açıkça ortaya çıkmaktadır:

“Şimdi deliye dönmüş bir şekilde etrafındaki insanlara saldıran bu siyah tenli iri canavarın, daha önce hayattayken bile çok güzel olduğunu hiç sanmıyordum”.

Hikayelerinde buna benzer bir çok örnekle karşılaşılmak mümkündür. Fransız sinemacı Michel Houellebecq, ‘H.P. Lovecraft: Against The World, Against Life’ adlı eserinde, Lovecraft’in ırkçı bakış açısının, onun eserlerindeki yaratıcılığın en önemli kaynağı olduğunu savunur. Houellebecq’e göre Lovecraft’in bu ırk nefreti, onu duygusal anlamda güçlendirmiş ve diğer ırklara karşı içinde oluşturduğu korkuyu hikayelerindeki farklı korkular ile özdeşleştirerek dışavurmuştur. (8)

Devam edecek…

Korkusitesi için yazan Gökçin Onur

Kaynakça
(1) – S.T.Joshi,H.P.Lovecraft in His Time: A Dreamer and a Visionary, 1.Baskı, Liverpool: Liverpool University Press, 2001, s.17.
(2) – Joshi, s.41.
(3) – Frank H. Woodward, Lovecraft: Fear of the Unknown, DVD, Amerika, Wyrd Documentary, 2008.
(4) – Marriage & Newyork Başlığı (18.04.2010) http://en.wikipedia.org/wiki/H._P._Lovecraft
(5) – Joshi, s.384.
(6) – Early Life Başlığı (19.04.2010) http://en.wikipedia.org/wiki/H._P._Lovecraft
(7) – Shawn R. Owens, The Eldricht Influence: The Life, Vision and Phenomenon of H.P. Lovecraft, DVD, Amerika, Shawn R. Owens, 2003.
(8) – Race, Ethnicity and Class Başlığı (19.04.2010) http://en.wikipedia.org/wiki/H._P._Lovecraft

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (7 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.