Uzayda çığlığınızı kimse duyamaz... Alien (1979)

Silent Hill 6: Downpour

Korku Genel

Korku Oyun

Fatih Yürür

28 Ekim 2012

0 Adet Yorum

0

KÜLLERİN İÇİNDEN… YENİDEN!

PC ya da konsol başında sabahlama alışkanlıklarımızın mimarlarından Silent Hill, serinin son halkası olan Downpour ile biz koca koca adamlar için, uykusuz yeni geceler inşa etmeye devam ediyor. Peki bu devamlılık bizi ne kadar mutlu ediyor? Downpour, bizi eskisi kadar heyecanlandırıyor mu? Birileri en sonunda Silent Hill kasabasının malzemeden çalınmış altyapı çalışmalarına mantıklı bir açıklama getirebilecek mi? Bunların ve daha fazlasının cevabı, dumanı halihazırda tütmekte olan yazımın içinde, münferit karanlık köşelerde sessizce sizleri bekliyor!

Her devam oyunu ile, kronolojik bir hatırlatma merasimi yapmaktan bıkmış olsam da, “ilk Silent Hill oyunundan bu yana dile kolay tam 13 sene geçmiş.” diyerek kısa soluklu ve biraz da duygusal bir nostalji yapmak isterim izninizle. Girintileri ve çıkıntıları ile ayakta durmak için direnen, hatta bunu yaparken çoğu zaman sadık oyuncu kitlesine fazlasıyla radikal gelebilecek trend hamlelerine baş vurmaktan çekinmeyen bir seri oldu Silent Hill. Serinin azılı hayranlarının pek çoğu gibi, benim de ilk 3 oyunun ardından seri ile ilişkim zayıflamaya başladı. Sinema film(ler)i ve çizgi romanlar sayesinde, iyiden iyiye yaşayan bir evren haline gelen Silent Hill serisinin en büyük sorunsalı ise hiç kuşkusuz, incelikten yoksunlaşmaya ve kendini tekrar etmeye başlayan yan hikayeler sebebi ile iyice –ve amaçsızca şişmanlamasıydı.

İşte Downpour’un iddiası da burada ortaya çıktı. Serinin efsanevi müziklerine imza atan Akira Yamaoka’nın kotarmaya çalıştığı The Room sonrasında toparlanamayan; Homecoming ve Origins gibi oyunlar ile de, oyun severlerden gerekli alakayı göremeyen seri, Shattered Memories ile birlikte dirilme emareleri gösterse de; SH de hemen her korku/gerilim/ adventure örneği gibi, çağın modasının bir köşeye iteklemeye başladığı serilerden biri haline geldi. Tabi çağın yönelimlerine boyun eğmek her zaman tutarlı sonuçlar doğuramayabiliyor. Buna en yakın örnek olarak, yine ilk üç oyunu ile efsane mertebesine erişen, daha sonra işin aksiyon kulvarına yönelirken ipin ucunu yavaş yavaş kaçırmaya başlayan Resident Evil’ı işaret edebiliriz. RE, halihazırda aksiyon tandansı ile yakın ilişkisini sürdürse de, Silent Hill serisi, Downpour ile birlikte “öze dönüş” namelerini mırıldanmaya başlıyor ki oyunun belki de en büyük kozu, yeni nesil oyunculara yaranmak adına ruhunu satmaktansa, kendisine gücenen eski topraklardan özür dilemek için yola çıkmış bir ekibin elinden çıkması!

Silent Hill: Downpour’un geliştirici koltuğunda oldukça taze bir firma olan Vatra Games var. Bu sebeple “öze dönüş” beklentilerinin ne ölçüde karşılanabileceği konusunda büyük soru işaretleri çaktırdılar oyun severlerin kafalarında. Bir de serinin en önemli itici güçlerinden biri olan Akira Yamaoka’nın Shadows Of The Damned‏ projesi için ekipten ayrılması, yeni oyunu adeta öksüz bıraktı! Daha önce Mafia ya da The Suffering gibi oyunlarda çalışmış genç dehaların yer aldığı Vatra Games, serinin orijinal atmosferini vaad etmesine rağmen, oyun severlerde ön yargı topakları oluşturacak kayıplar ile yola çıktı anlayacağınız.

Oyundaki yeni karakterimizin adı: Murphy Pendleton… Kendisi bir mahkum ve cezasını çektiği hapishanede keyfinin pek de yerinde olduğu söylenemez! Başka bir hapishaneye nakledilirken, nakil aracı Silent Hill yakınlarında kaza yapıyor ve genç adam kelimenin tam anlamıyla küller kasabasının göbeğine düşüyor. Kaza yerinde, ne nakil aracındaki polisler ne de mahkumlar olmadığı için, Murphy, bir süre rüya ile gerçek arasında tıkılıp kaldığına inanıyor. Hem kasabadaki diğer insanlara ulaşmak hem de üzerindeki hapishane paçavralarından kurtulmak için, Silent Hill kırsallarını arşınlamaya başlıyor…

Oyunun ilk yarım saatlik bölümünün, öze dönüş iddiasının altından kalkabildiğini söylemek ve hakkını teslim etmek lazım. Silent Hill’in ücra köşelerinde dolaşırken, karşımıza çıkıp abidik gubidik ve gizemli cümleler kurmaktan keyif alan yan karakterlerden, güzergahımızın üzerinde bir anda beliren devasa kanyonlara kadar, ilk üç oyuna dair pek çok detay bu oyunda da yer alıyor. Fakat Silent Hill’deki arayışımız, ister istemez yeni nesil gerilim oyunları ile de kaba bir kıyas yoluna gitmemizi sağlıyor.

Elbette verebileceğim en yakın örnek Alan Wake… Her ne kadar beklenen satış rakamının çok çok altına tırmanabilmiş olsa da, kendi kült takipçi profilini yaratmayı başaran Alan Wake, günümüz gerilim / adventure anlayışına da esneklik getirmeyi ihmal etmedi. Downpour’da Murphy’nin yolculuğunun kırsalda başlaması ya da karşısına çıkan notlar sayesinde, yolculuğu hakkında brif alması, bir çeşit Alan Wake etkilenimi gibi görülebilir belki. Fakat ne yazık ki hala karşımıza çıkan 30 cm yüksekliğindeki bir kütüğün üzerine çıkamamak ya da doğrudan ağaçların arasına dalamamak gibisinden bizleri kısıtlayan –ve artık oyun keyfini de kaçırmaya başlayan engeller mevcut Downpour’da

Yine de çevre etkileşimi konusunda, yapım ekibinin o kadar da cimri olmadığını belirtmek lazım. Aksiyon halinde etraftaki pek çok nesneyi tutup, hasımlarımızın kafasını karpuz gibi yarma gibisinden bir lüksümüz var! Bununla birlikte, oyun sırasında yapacağımız tercihlerin de, senaryo gidişatına ufak da olsa etkilerini olduğunu söylememiz lazım. Gerçi alternatif sonlar Silent Hill serisinin vaz geçilmezleri arasında olsa da, Downpour’da yapacağımız fiziki tercihler dışında, diyalog seçimlerimiz de hikaye gidişatına etki ediyor. Çevresel kısıtlamalara karşılık, bu türden jestler sayesinde kontrol tamamen bizim elimizdeymiş hissine kapılıyoruz.

Hemen hemen her Silent Hill oyununda olduğu gibi, kasaba etrafında başınıza tebelleş olan hilkat garibelerini gördüğünüz anda, yapmanız gereken en akıllıca şey, erkekliğinizin onda dokuzluk kısmını hoyratça kullanarak, tabanları yağlamak! Yaratıklar, özellikle klostrofobik alanlarda sizi köşeye sıkıştırmakta hiç de zorlanmıyorlar. Genel anlamda serinin önceki oyunlarının yaratık tasarımlarına göre radikal sayılabilecek bir değişiklik yok Downpour’da. Her zamanki gibi kısıtlı mermiler ve bir anda daralan mekanlar sebebi ile, kendilerine doğrudan saldırmak yerine, alternatiflere yönelmek hem bedeninizi hem de bozulmaya başlayan sinirlerinizi korumanın en önemli yollarından biri!

Hazır etkileşimden bahsetmişken, artık etrafa biraz daha zarar verebildiğimiz gibi, giriştiğimiz her maceranın izi, elbiselerimiz üzerinde kendisini alenen belli ediyor. Bir diğer Silent Hill klasiği olan çetrefilli bulmacalar ise, seçtiğiniz zorluk derecesine göre çetinleşiyor. Optimum seçenekte bile başında zaman harcayacağınız bulmacalar mevcut oyunda. Hatta biraz daha ileri gidip, The Room’dan bu yana gördüğümüz en esaslı puzzle’ların Downpour da bizi kucakladığını söyleyebilirim.

Silent Hill: Downpour ne yazık ki teknik anlamda sınıfta kalan bir oyun. Epic Games ‘in ünlü grafik motoru Unreal 3’ün kullanıldığı oyunun grafik detayları günümüz konsollarına pek yakışmıyor. Hem kaplamaların detay seviyeleri fazlasıyla düşük, hem de oyun sırasında yükleme gecikmelerine maruz kalabiliyoruz. Her ne kadar karakter modellemeleri ortalamanın üzerinde olsa da, çevresel grafiklerin başarılı olduğunu söyleyebilmek oldukça zor. Yine de grafik detayların fakirliği, atmosferi baltalamıyor. Mevcut eksikliklere rağmen fazlasıyla tatmin edici bir Silent Hill var karşımızda. Üstüne üstlük Downpour’da, kasabanın, daha önceki oyunlarda görmediğimiz yerlerini de keşfediyoruz.

Sözün özü, bir hırs ile başına oturulduğunda yarım günden kısa bir sürede bitirilebilecek bir oyun Downpour, Her ne kadar Murphy’nin ana hikayeye mesafesi olsa da, kendi içerisinde iyi kurgulanmış bir SH öyküsü ile karşı karşıyayız. Hatta Murphy’nin hikayesine dahil olabilmek için yine optimum bir Silent Hill mitosu takipçisi olmanız gerekiyor. Bu hali ile Downpour, kelimenin tam anlamıyla oyunun eski fanatiklerinin karşısında günah çıkartmaya soyunuyor. Başarısı tartışmalı da olsa, Silent Hill hayranlarının uzak durmaması gereken bir oyun…

Korkusitesi için yazan Fatih Yürür

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Fatih Yürür

Tüm Yazıları
1987 yılının, diş takırdatan bir Şubat gecesinde, garip bir kapsül ile dünyaya düşmüştür bu kişi. Nitekim yıllar sonra gerçek ailesinin dünyalı olduğunu, uzaylılar tarafından kaçırıldığını anlayacak, ama uzaylıların iyi tarafını alıp, kalan bütün enerjisi dünyalı olmaya harcayarak gezegen hayatına adapte olacaktır. Üniversite yıllarına kadar neler yapıp ettiği ile ilgili hafızasında net anılar yoktur (atmosferin yan etkisi) fakat yirmili yaşlarının civarını fazla hızlı yaşamıştır. Kocaeli Üniversitesi’nde, Görsel İletişim Tasarımı öğrenimi gördüğü süreçte, kah müziğe dadanarak, kah sinema üzerine yazılar yazarak, kah grafik tasarım işine bulaşarak, kah da çizgi hikayeler kaleme alarak oradan oraya savrulmuş ve bünyesi karman çorman olmuştur. Hangi kulvarda olursa olsun hikaye anlatmayı sever, kitleyi bulursa coşar, bulamazsa da kalbi kırılır ama hissettirmez. Sinemanın, müziğin, edebiyatın, mizahın, çizgi romanların ve tiyatronun her türünden tarifi tanımsız bir keyif alması, bilinen en önemli özelliklerindendir. Aynı “demokratik tavırlarını” yeme-içme alışkanlıkları, giyim kuşam ya da İngiliz usulü mimari tasarımlar konusunda gösterememesi ise büyük bir talihsizliktir.

YORUM YAZ