İnanmadığın şeyler seni öldürebilir Urban Legend (1998)

Sessiz Kuzular: Antibodies Üzerinden Taşra ve Şehir Karşılaştırması

Korku Sinema

Sine-Makale

BurakBayülgen

02 Temmuz 2012

0 Adet Yorum

0

Antibodies (2005) Filmi Üzerinden Taşra ve Şehir Karşılaştırması

Taşranın hakim muhafazakarlığında Kuzuların Sessizliği oyununu oynatacak bir polis varsa eğer, onun şehir ile olan sarsıntılı önyargıları, döneminin en sapkın katilinin cıvıldamasına kendi “içeri”sinden ön ayak oluşturacaktır.

Taşranın polisini ilgilendiren, katliamların şehir fenomenine dönüşmesinin medyatik olarak yansıması, halkın gözünde ne derece büyütüldüğü yahut gündemi ne derece meşgul ettiği değil, kendi otoritesi’nin hüküm sürdüğü taşradaki, kendi masum vatandaşının bu katliamlarda kurban olarak yer alıp almadığıdır.

Katilin kime konuşacağı ve neler itiraf edeceği şehirli emniyet teşkilatının gözünde fenomen dalgalarını yaratacak önemli veriler oluştururken, katilin sadece beş cinayetten sorumlu olduğu için küçümsediği Jack The Ripper ve hiçbir cinayeti kendi elleriyle işlemediğinden dolayı eleştirdiği Charles Manson, şehir fenomeninin kültürel olarak en çok tartışılan isimleriydiler. Katil, eldeki kanıtlarla bu isimlerle aynı statüde yer alacağını kesinleştirmişken, bu fenomeni yayacak ve gündemi uzun yıllar sonrasına kadar uzatacak şehir insanlarına ve otoritelerine olan ilgisini yitirmişti. Onun alaycı ve kışkırtıcı olarak konuşacağı taşra polisi, kendi fenomeni için en ideal araçtı çünkü bir fenomenin şehir insanları arasında modern deşifrelerle korkudan çok gelişigüzel ve bazı yerlerde hayranlık uyandıran kültürel bir obje olarak çözümlenmesi ancak ve ancak genel kanıya hükmeden kültürel çözümlemelerden çok, kendi gizli saklısıyla, kendi şüpheciliğiyle ve kendi hegemonyasındaki bir taşra söylemiyle kırılabilirdi. Katil zaten şehir fenomenine karşı ironisini Jack The Ripper’ı ve Charles Manson’u küçümseyerek dile getirmişti. Onun arzusu, şehirli tarafından sosyo-kültürel bir obje olarak değerlendirilmekten öte, gelenekselci ve muhafazakar platformlarda ne derece korkutucu ve iğrenç bir insan olarak algılandığını bilmekten geçiyordu.

Katliamcı Gabriel Engel’in arzusu taşrada birlik olmuş erkeklerden kendi fenomenine pay çıkartmak isterken taşranın en takıntılı adamı olan polis Michael Martens’i kullanmakta çok haklı. “İçimiz”den biri diye direten Martens, şehrin otoritesinin kanıtlarına güvenmediği sürece, kendi kayın pederinin kapısına sperm testi örneği vermediğinden dolayı silahla dayanabilir, ancak kayın pederinin şüpheli olmadığına parmak izleri, kan örnekleri, sperm gibi kanıtlarla değil, kayın validesinin “iktidarsızdır” beyannamesiyle ikna olabilir. Yine de Gabriel Engel, tüm kanıtlara rağmen Martens tarafından şüpheli görülmemesiyle yahut çekimser yaklaşılmasıyla adeta mest oluyor. Engel, Martens’in ilgi alanına işlediği onlarca iğrenç cinayetten ötürü değil, ancak ve ancak kendi taşrasının masum kurbanını şayet o öldürmüşse girebilir. Onun ötesinde Martens’in kendi söylemi, Engels’i kültürel bir obje olarak çözümlemek istemiyor bile. “Eski günlerdeki huzur” olduğu sürece umurunda değil.

Engel öyle bir noktaya takılmış olmalı ki, planı, takıntılı bir taşralının zihninde halen epeyce yer etmeli… Başvurduğu yöntem kendi konser turneleri sırasında yolunun taşraya düşmesi ve bu iğrenç deneyimi sırasında taşranın kendi gelenekleriyle patlak verecek kaynaklar bulmak:

– Gizli flörtler, ilk buluşmalar, ilk öpüşmeler.

Tavrı da gayet açık:

– Psikiyatrların ağzından çıkan her sözcükten anlam çıkarmak için çabalamasına gösterdiği tepkiyle bir ölüm sessizliğine bürünmüşken, Martens ve oğlunun en gizli sırlarını kendi sırlarıyla aynı kefeye koyarmışçasına modern şehrin gözlüğüyle kendi kendilerini sınamalarını ve gözden geçirmelerini sağlamak.

Bu tavrına destek olması açısından;

– Engel kendiyle özdeşleştirdiği şehri bir taşralıya uyarlamaya çalıştı.

– Martens şehirli deneyimi yaşamak adına bir kadın ile ilişkiye girdi, Martens striptease kulübünde açık açık düşüp kalkan amirine zıt bir konumda dansçıları reddederken şehirli insanın aleni tavrına hem şaşırdı hem Engel’in mahrem konulardaki kışkırtıcılığının aksine şehrin buna müsaade eden yapısını deneyimledi.

Engel buradan sonra hedefini tam vuracak kıvama geliyordu. Gizli flörtlerin, ilk buluşmaların ve ilk öpüşmelerin şehrin müsaade ettiği alenilikten pay almaması, kendi planına hizmet etti.

Martens’in kendi oğlunu bir katil kimliğine yatkınlığıyla değerlendirmesi Engel’in özdeşleştirmesiyle bambaşka bir problem doğurdu. Şayet, kasabada vuku bulan minör bir katliam varsa, Martens’in kendi oğlunu suçlayan tavrı halen Engel’in şehir özdeşliğine yatkın değildi. Bir azarlama, ciddi bir nasihat, sert bir tavır sanki Martens’in gözünde gelecek tehlikeyi önlemek açısından yeterli faktörlerdi. Yahut, Martens’in eski huzurlu günler olarak özlemini kurduğu geçmiş, ikna edicilikle yeniden kurulabilirdi. Çünkü taşranın kendi kapalı kutusu, dışarıdan bir müdahale olmaksızın kendi sistemini yeniden rayına oturtabilecek izlenimi veriyordu. Engel’in oyunu, bizzat kendisinin de orada bulunmasıyla bu kapalı kutuyu altüst etti. Bu müdahalenin tehlikeli boyuta varmasının arkasında Martens’in öz oğlunun bir cinayet işleyip işlemediği kuşkusu kapalı kutu için çözümlenebilir bir mesele gibi duruyordu halbuki. Martens kendi öz oğlundan sperm testi istemedi ve onu vahşet eğilimli nitelendirmesine karşın şüpheli listesinde ilk baştan eledi.

Engel’in gerçekten vuku bulan cinayet mekanında bulunması şüpheli listesini en çok gizli flörtler, ilk buluşmalar, ilk öpüşmeler mahremiyetiyle yeniden gündeme getirmek zorunda kaldı ki Martens’in kendi oğlunu öldürmeye varacak denli kabarık gururu ve duruşu cinayetten ziyade öz oğlunun gizli flörtünün, ilk buluşmasının ve ilk öpüşmesinin şehirli biri tarafından mahremiyetini yitirişiydi. Martens nasıl şehirdeyken bir kaçamak yaşadığını şehrin çoklu sesinde gizleyebiliyorsa, neredeyse tek sesli taşrada kendi öz oğlunun mahremiyetinin şehirli biri tarafından bozulması, sanki onu damgalanmış, şantaja uğramış, dev bir ekranda gizli görüntüleri yayınlanmış gibi hissettirdi.

Engel’in uzun soluklu suskunluğu şehirli polis teşkilatının hiçbir işine yaramadı. Onun ağzından dökülecek her itiraf psikiyatrlar tarafından alıcılarla dinlenen ve ağzından her çıkan cümlede anlam arayan yetkililer için bir delildi kuşkusuz ancak herhangi bir trajediyi, dramı barındırmayacaktı muhtemelen. İstatistikler kadar olağan karşılanacaktı ve Engel’in Karındeşen Jack’i ve Charles Manson’u küçümsemesine destek olacak, tarihin en büyük sapığı olmasında ciddi bir fenomen kimliğini ona layıkıyla yaklaştıracaktı.

Martens için ise Engel’in ağzından dökülenler en büyük trajedi ve dramdı ki Martens Engel’in ağzından sadece tek bir kelime duymak istiyordu: “Evet”. “Nasıl” ya da “niçin”in cevapları değil. Sadece “evet”.

-*-

Kuzuların sessizliği taşranın kapalı kutusunu örten kap kalın bir muşambaysa, Engel’in uzun soluklu sessizliği, yeri geldiği zaman psikopatlara özgü lafı dolandırma, başka yöne çekme, tahrik etme yanında Martens’i ve onun ait olduğu taşra sakinlerini en derinden yaralayacak suskunluktu. Martens’in ve taşranın beklediği cevap tek bir kelimeden ibaret iken onca laf kalabalığının bir “evet” ya da “hayır”a ipucu dahi vermemesi, kendi öz oğlunu şehir merkezciliğinden fışkırarak gurur ve saflık ile öldürebilecek kıvama getirebiliyordu. Ne söz gümüştü, ne de sükut altın.

Korkusitesi için yazan Burak Bayülgen

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

YORUM YAZ