Ölüm kasabanıza geldi Şerif! Sam Loomis - Halloween (1978)

Saka Kuşu

Korku Genel

Özel Dosya

BurakBayülgen

30 Mayıs 2012

0 Adet Yorum

0

ARP’IN SESİNDEN…

Bilim Kurgu, Fantazya ve Korku Akademisi tarafından da “En İyi Fantastik Albüm” seçilmiş olan Sylvia Woods’un The Harp of Brandiswhiere, Keltik arp için yazılmış, dünyayı arpı sayesinde kurtaran efsanevi bir kahramanın hikayesini anlatmaktadır. Efsanede kötü büyücüler de yer edinir, sihirli arpçılar da. Sylvia Woods’un Amerika’da Keltik arp üzerine yaptığı yoğun çalışmalar (bu çalışmalar bir arp merkezi kurmaya ve keltik arp satışına kadar uzanmaktadır) arpın büyülü ve sihirli bir dünyada yer edinmiş bir enstrüman olma özelliğiyle özdeşleşerek The Harp of Brandiswhiere Süit’ini günümüz dinleyicileri için melodileştirmiştir. Tarihin en eski telli enstrümanı olarak bilinen arpın mistisizmini Kilise de kullanmıştır:

Tarihsel kayıtlardaki karanlık yüzyıllardan sonra, lirin müjdelediği üç kenarlı Medieval arp Batı Avrupa medeniyetinde yeniden ortaya çıktı. 4.yy’da keşişlerin vokalinin müjdelediği Gregoryan ilahileri Kilise’de tapınma ayinlerinde kullanılıyordu. Keşişlerin seslerine eşlik etmesi için arp tercih edilen bir enstrümandı. Arp, erken kilisenin izin verdiği nadir enstrümanlardandı. Üflemeliler, vurmalılar ve çıngıraklar Şeytan’ın enstrümanları olarak değerlendiriliyordu. (ALISON VARDY)

Efsanelerde yer edinmiş, her coğrafyaya ve kültüre mal olmuş, büyülü ve sihirli atfedilen bir enstrümanın Dünya haritasını yırtıp atarak çıktığı yolculuğunun uğrak yerlerinde Johann Sebastian Bach’ın klavsen için yazdığı Goldberg Varyasyonları’nı klasik arp ile yorumlayan genç sanatçı Sylvain Blassel gibileriyle de karşılaşacağız. Aynı yorumcunun yine klasik arp ile yorumladığı piyano için yazılmış Franz Liszt’in Transcendental Works’üyle de…

Anıtsal müziğinin yan anlamda fantastik olarak nitelendirilişinin üzerine bir de eserin doğası gereği, hiçbir ekleme veya çıkarma yapılmadan Goldberg Varyasyonları’nın arpa uyarlanabilişine ve icra edilebilişiyle…

Keltik arpın ve repertuarın aracı olduğu, bir kültürün kökenlerini araştırmak üzerine çıkılan kişisel keşfin Ortadoğu’ya kadar uzandığı herkes için ayrı olan deneyimlerle…

Zaman makinesine atlayıp geriye döndüğümüzde, bardlar, troubadorlar aracılığıyla ağızdan ağza aktarılan ve arpın eşlik ettiği hikayelerle…

Saraylarda kralların önünde bizzat bu enstrüman ile çalınan, mistisizminin yanında soylulaşan melodilerle…

Sylvia Woods – The Harp of Brandiswhiere, The Harper’s Vision

YERYÜZÜNÜN ARMONİSİ…

Anonim eser The Fairest Nymph, Orlando Gibbons’un bastığı tuşlarla, mitolojik figürün salt kendisine olan bir yüceltmenin aksine Nymph’lerin hareketlendirdiği doğanın dünyevi izlenimine olan bir yüceltmedir.

İlahi ile dünyevi arasında bir gidiş-geliş oluşturan, mevsimlere bahşedilen insan sesleri, kuş cıvıltılarını taklit eden flüt sesi, bir semi-operanın içinde hem dünyevi olanı temsil eder, hem de kendi ilahi katında dünyevi olanı yorumlar. (Henry Purcell’ın The Fairy Queen’i)

Arpa, sihirli doğasının yanında dünyevi bir armoni bahşetmek için dünyevi bireyler olarak Nymph’lere yahut folklörün herhangi bir öğesine dünyevi bir ilgi duymak yeter ki fantastik müziğin izinde olmak ne Pan’a, ne de Oberon’a aittir.

Müziğin taklit ettiği doğa ve doğanın koynundaki canlılar, ‘kültür’ ile aralarındaki ayrımdan doğan insanın kendisi için bir öngörü oluşturur: Doğaya egemen olduğunu kanıtlamaya çalışan insan ne kadar doğaya yakın yahut doğaya (geri) dönmüş olursa, koynundaki canlıların notalara adapte edilebilen melodik seslerini yavaş yavaş işitmeyi başarabileceğini kabul eder. Halbuki doğaya geri dönen müzik, ‘kültür’ değildir. Müzik sadece ritme dönüşür ve ritm kendini sadece kuş seslerine, ağaçların hışırtılarına, mevsimsel olaylara (gökgürültüsüne, yağmur sesine) bırakır. Müzik susar. Doğa konuşur yeniden.

Nymph’lerin hareketlendirdiği doğa fantastik hayal gücüyle perçinlenen gözlemlerden, doğanın kendisine değil, ‘kültür’e ulaşmalıdır. ‘Kültür’ taklit ettiği müddetçe kuş sesi flütün ezgisiyle ta Öte’lere, mitlere yaraşır.

İnsanoğlu, öte (alemler) üzerine dünyevi yaratımlarının herbirinden motivasyon alarak, müziğe ulaşılamayan ve ulaşılamamış bir kattan yeryüzüne inen bir sanat muamelesinde bulunur. Gibbons’ın dünyevi yüceltmesine araç olan müziğin salt kendisi, ‘kültür’ün Tanrı katında eşdeğer tuttuğu bir sanattır da. Yüceltmede araç olan melodi, motivasyonundan bağımsızca Tanrısal kata ait olmayı öngörür. ‘Kültür’ ise müziğin bir sanat olarak kendisini Tanrısal statüye layık görür: Nymph’in şekillendirdiği doğaya ve manzarasına duyulan dünyevi şükran duygusu… Motivasyonunu da yeryüzünden Tanrısal kata davet etme isteği… Tanrısal kata atfedilen, melodinin kendisi kadar (Tanrısal kattakine eşdeğermişçesine) müzik aracılığıyla yüceltilen de her neyse, odur.

-*-

Debussy’nin Midi D’un Faune eserini açan flüt, yahut Syrinx’te solo flütün eşliğe gerek duymadığı o tını, çok ses ile tek ses arasında Tanrısal katı yakalamaya çalışan dünyevi sınırı ‘kültür’e yükler. Keşişlere eşlik eden arpın ilahi statüsüne özerklik atfeder. O arpa bir misyon yükleyerek, Tanrısal katından çekip alır ve dünyevi kaderiyle baş başa bırakır. Flütün mistisizmi de yeryüzünde arar ilahiliğini ve Faune’un Öğleden Sonrası gibi fantastik hayallere kanalize olur. Syrinx’te flüt, kültürün Tanrı katındaki konumuna inandığı ölçüde müziğe, flütün kendisine ve de bestecisine de dünyevi egosunu hatırlatır.

Pan’ın flütünün Apollon’un liriyle olan düellosuna kayıtsız kalmalıdır Midi Du’n Faune çünkü bir öğleden sonrasında yer edinen flütün, somut ile fantazya arasında mekik dokurken, tersten çalınma düellosuna ihtiyacı yoktur. Apollon’un lirini ve Pan’ın flütünü yeryüzü çoktan ödünç almıştır bile… Düello, diyaloga ve kendi içinde kehanetler üreten monologlara dönmüştür.

-*-

Geleceğe dair fantastik müzik kehanetleri, elektronik platformda icra edilirken minimalleşen müziğe aldırmaksızın ilkelleşmektedir. Steve Roach’un icra ettiği müzik veya Mortiis’in ilk solo kayıtlarında icra ettiği müzik gibi (Era I olarak dönemselleştirilen). Bu iki isim, geleceğe ait ilkel müziği yapmaktadırlar. Biri edebiyat ve özellikle Tolkien bazlıdır. Bir diğeri daha totemdir. Müziğin teknolojik bir sanata dönüşeceği hakkında korkutur bizi ancak müziğin ilkelleştiğini sorgulatmaz. Halbuki müzik güzel bir şekilde ilkelleşiyordur.

Steve Roach’un ve Mortiis’in (Era I) müziği de Tanrılara eşlik etmiş arp simgesinden yola çıkar. O söylem ve kavram genişliğinin, zenginliğinin, hatta curcunasının içinde o en eski arpı arar. Doğanın kendi sesine dönüşen ilkelleşme yerine, müzikal söylemin özüne doğru ilkelleşen ve olağanüstü tınılar veren arpı arar…

YERYÜZÜNÜN KENDİ SESLERİ…

Enstrümanların fizyolojilerinden başlayarak metafiziğe uzanan melodilerin katettikleri yolculuklar, enstrümanın ses perdesinin izin verdiği ölçüden ziyade, oldukça sınırlı gözüken bir enstrümanın dünyeviliği aşan bir güce sahip olduğunu dile getirirler:

Teknik kullanımlarının yoğunluğuna rağmen, akan nehrin sesine yahut minik bir serçeye doğa tarafından bahşedilmiş sese doğru giden enstrüman çalınılışı…

İlkelleşen ve olağanüstü tınılar veren o “arp”ı yakalayan kültürler ve kültürlerin mirasları, karmaşaya değil, o arpın doğada temsil ettiği her şeye aşinadır. Vivaldi’nin Saka Kuşu’nda flüte eşlik eden yaylılar, eserin orta yerinde susmakta haklı değiller midir? Flüt artık teknik kullanımını bir saka kuşu taklidine yöneltmekle yükümlüdür. Heyecan verici olan, flüte hakim olan, teknik yeterliliğini çoktan kazanmış ellerin öncelikli amacının bir saka kuşu sesini yakalamaya çalışmasıdır.

Kültürün doğa üzerindeki hakimiyeti, kendi kuramı dahilinde doğayı taklit etmeyi yine kendi lehine çevirmek üzerine tasarlanmadı mı?… Şayet müzik susarsa, doğanın yahut üyelerinin kendi seslerinin sanatsal bir müzik olamayacağını zaten dile getirdik. Ama kuş sesini taklit edercesine müzik kuramına adapte olan bir tin whistle’ın (düdüğin), kültürün yüceltilecek bir başarısı olduğu her zaman kabul edilmek ister.

Vivaldi, eserinde flüte, kültürün yükleyebileceği tüm doğallığı yükledikten sonar yeniden yaylıları devreye sokacaktır. Sanki yaylılar flütün doğa taklidinden uzakmış gibi… Daha da heyecan verici olan yaylıların eşliğinde flüt, saka kuşunun gerçek sesine olan yatkınlığını kaybetmeyecektir. Armoni, kültürün biçimlendirdiği kurama, tüm doğaya özgülüğüyle adapte olacaktır.

Nymph’in şekillendirdiği doğaya yüceltme kadar, Saka Kuşu’nda mistisizmden de ödünç alınan flüt, Nymph’in şekillendirdiği doğanın ta kendisi oluverir. Şu an yüceltme notalarda değil, algıdadır. Algının kuş sesini seçebilmesini sağlayan kültürel kulak… Müzik, doğanın sesine doğru yol almış oldu ancak ezgi, suskunluğa teslim olmadı ve yine ‘kültür’ün ellerinden çıkıverdi.

Doğaya geri dönen müziğin ‘kültür’ olamayacağına, bir Saka Kuşu’nu canlandıran flütün tamamen ‘kültür’ olduğu karşılığı buradadır. Bırakalım gök gürültüsü, yağmur ve fırtına bir timpaninin veya bir piyano tuşunun sesiyle canlandırılmak istensin. George Winston’ın Rain (Yağmur) eserindeki tekrarlarla yağmur önce çiselesin, artsın ve nazikçe durulsun çünkü ancak kök olan arp, doğanın salt kendi sesine dönüşen ilkelleşme yerine, müzikal söylemin özüne doğru ilkelleşirse olağanüstü tınılar verir.

Doğanın kendi tınısına doğru ‘kültür’e ait bir gidişatta olan müziğin, esas kaynağı doğrudan referans göstermesi (kaynak doğanın kendi sesidir) şart değildir. Kendini doğrudan kaynağa benzetmeye çalıştığı gibi bir söylemde de bulunmaması gerekir. Doğanın kendi sesine referans vermediği gibi… Dinleyici, adeta doğanın kendi; yani kültürün elimine edildiği sesini ararken, kültürel bir varlık olarak kendisini, doğanın sesine hem ön plan hem arka plan oluşturan müzik ile özdeşleştirir.

-*-

Doğa tınısına ulaşmaya çalışan ‘kültür’ün ilkelleşmesi, bir orijinali olmayan kopya gibidir. Doğal tınının üzerini kaparcasına ‘kültür’ün etnik kodlarından da beslenmektedir. Bu beslenmede o ilkel arpı arayan müziğin kültürel birikimine vurgu yapan bir ilkel ses her daim var olmalıdır.

Elektronik platformda ses üreten mekanizmaların bir atın dört nala koşmasını müziğe adapte etmeleri, doğanın ilkelliği kadar, atın kültürel çıkarımlarına doğru da bir kullanım biçimine yönlendirmiştir. O ilkel arpı bulmuştur artık ve bundan böyle o arpa olan bağlılığıyla, susan bir doğayı değil, bolca konuşan ve kendi akustiğiyle tınıyan doğayı irdelemeye çalışacaktır. Şayet, doğadan ödünç aldığı sesleri ‘kültür’ünün koşullarına adapte ediyorsa, Saka Kuşu’nun neden kendi sesini ‘kültür’e rahatlıkla teslim ettiği anlaşılır:

Bir at sesini yakalamaya çalışan müzisyenin “epik” (çünkü at üstünde savaşı tasvir edebilir), bir Saka Kuşu’nu yakalamaya çalışan müzisyenin “lirik” herhangi bir düşünceye atıfta bulunabilmesi…

Kahramanlığın, kahrın veya melankolinin orijinalin üzerini örtmesi, orijinali olmayan bir kopya, bir taklit gibi artık öze; doğal tınının kendisine referansta bulunmama özgürlüğü…

Vivaldi Il Gardellino Flute Concerto – “The Goldfinch”

O İLKEL ARP’A ULAŞANLAR…

Büyük Liszt’in piyanoya adapte ettiği Wagner’in Tannhauser Üvertür’ü, Das Rheingold operasından Einzug der Gotter in Walhalla’nın piyanist Mikhail Rudy tarafından adaptasyonu, Wagner’in piyanosu ile olan ilişkisini gündeme getirmiştir. Piyanonun fizyolojisi müzikal fikirler için geniş olanaklar sağlar. Wagner’in de piyanosunu her yaşadığı yere götürmesi ve müzikal düşünüşüne birinci dereceden etki eden bir enstrüman olması, günümüzde Sylvain Blassel’ın klasik arpı ile Bach yorumlamasındaki fantastik tını babında Wagner’in de fantastik tınıyı tıpkı bir dünyayı, bir mitolojiyi bünyesinde barındıran o en eski arp ile yakalamasını canlandırır gözümüzde. Grieg’in mitolojiyi sığdırdığı piyanosu, Wagner’in de mitolojiyi başlattığı enstrümandır.

Not: Yine de Wagner bir piyano bestecisi olmayı, bir piyano bestecisi olma fikrini tolare edememiştir. (Kaynak: Mikail Rudy)

-*-

Doğayı kapatacak ‘kültür’e ait olan bir doğa tınısının kuşkusuz kendi yerel coğrafyası olacaktır. Saka Kuşu’nu temsil eden flütün tüm kuşları temsil ettiği iddiası; örneğin, Rönesans bestecisi John Bull’un mistisizme ulaşan klavye dokunuşlarının, eşdeğer fantazyaya sahip diğer yerel ‘kültür’el kardeşlerini yok sayar:

Tüm coğrafyayı kapsayan, ‘kültür’e ait bir battaniyenin doğanın tınısının yerine geçmesi ve orijinali olmayan bir kopyaya dönüşerek ‘kültür’leştirmesi, Grieg’in folk efsanelerine kadar uzanmak zorundadır –ki İneğin Çağrısı, Saka Kuşu kadar yalın bir şekilde temsil edilemesin, ilkel arp her kültürün kendi kurucu paradigmasının yerine geçmiş olsun.

Grieg’in piyanosu doğanın kendisine ne kadar referans veriyor ve ne kadar bu referans keşfedilemiyorsa, müziğin ‘kültür’e ait, doğayı kapayan yapısı ortaya çıkar. Fantastik müzik o raddede artık iki dünya arasında bir yer edinecektir. Tıpkı bir ütopya gibi… Orta Dünya gibi…

Bir şeyi süslemek için gölge nasıl gerekliyse, “muğlaklık” da onu anlaşılır hale getirmek için o kadar gereklidir. Sanat, belirsiz düşünce tülünü onun üzerine örterek, hayatın görünümünü dayanılır hale getirir. (Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca)

KAOS… UYUM ve SÜKUNET…

Ritmin ve ölçünün bir düzeni gerektirerek yahut toparlayarak müzikal fikri (hatta o en ilkel arpı) uyumluluk kalıplarına yerleştirmesi, bu iki dünya arasındaki fantazyayı bile özündeki kusursuz bir görüntüye eşlik eden bir manzara fikrinden uzak tutmaktadır.

Fantastik müziğin kendi kendini temsil edebilme alanı ve bu alana insanoğlunun geçmişten günümüze yüklediği tüm vasıflar, fantastik alanın düzenli olmayan; hatta kaotik olan talihsizliğinden çıkış noktası bulmaya çalışır. Ancak fantastik müzik, bu iki dünya arasında (kültür ve doğa) vuku bulan sistemi, dünyevi olan ‘kültür’ yoluyla bir kurgu düzeni içinde dile getirir. Bu kurgu düzeninin içinde yer alan fantastik müzikal fikirler, cümleler ve sözcükler tıpkı ilkel arp gibi müzikten beklenen temel ihtiyaçları karşılar.

BİR İLTİFAT…

Artık eser adı olmaktan çıkan Saka Kuşu, musikiye ve bestecilerinin tavrına serinletici bir rahatlık vermek için kendi tınısını bahşetme fedakarlığında bulunmuştur. Bu fedakarlıkla, bestecinin kendisini, kendi konumunu ve eserlerini büyük bir ciddiyetle fark etmiştir. Artık o, prens ve prenses tablolarındaki iltifatı beklemez yaratıcısından. Kendisi, tınısını bahşederek fantastik boyutlara ulaştırdığı musikiye büyük bir iltifatta bulunmuştu zaten. Aynen Rain de (yağmur) kendi akustiğini vermişti George Winston’a iltifat ederek… Betimlenmek için eli açık dilenen bir yağmur işitmiyorum artık… Mussorgsky’nin The Old Castle’ının Viktor Hartmann’ın resimlerine iltifatı ve resimleriyle ittifakı, Saka Kuşu’nun ‘kültür’e iltifatı ve ‘kültür’le ittifakı; aynı… Kaynak, eli açık dilenmiyor, iltifatı kabul ediyor ve ittifakıyla coşuyor…

“Söylendiğine göre…” diyerek mitselleştirilen A Night On Bald Mountain, bestecinin olağan-dışı bir tablosudur, resmidir, yine de onun iltifatı betimlenmek isteyen bir yakışıklılığa olan hizmeti değil, “söylendiğine göre…”nin, yani halk arasındaki geleneksel hikayelerin müziksel bir geri dönüşümüdür, içeriğindeki temadan bağımsız olarak, başka herhangi bir kimseye iltifat etme yükümlülüğü yoktur. Bestelenen artık bir iltifatın sahte güzellikteki tablosu değildir çünkü.

William Butler Yeats’in Stolen Child şiiri gibidir bu iltifat fantastik müziğin kendisine. Loreena McKennitt’in bestesiyle periler de tıpkı o çocuk (Stolen Child; Çalınmış Çocuk) gibi, dünyevi armoniyi kendi diyarlarına çekmek isteyeceklerdir. Ne ki artık ocaktaki çaydanlığı duyacağız, yahut sandığın etrafında gezinen fareyi… Bir melodi sarmalayacak tüm bedeni, ancak… bu melodi var oldukça dünya henüz o diyardan daha fazla ağlanacak bir yer değildir. (Şiirde öyle der: Dünya anlayabileceğinden daha çok ağlamalarla doludur)

Her ne kadar fantastik müziği sayıklayıp dursam da, beni tümüyle bu ağlamaya daha fazla müsait yeryüzünden soyutlayacak olan çalınan çocuğu çağıranların diyarına kapılsaydım, Johann Sebastian Bach’ın Capriccio’su (kardeşinden ayrılmanın verdiği hüzünden adını alan) geçici bir hüzünden başka bir şey olarak atfedemezdim.

Korkusitesi için yazan Burak Bayülgen

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.