Işıkta Kal! Darkness Falls (2003)

Resimlerdeki Korku (Bölüm 1)

Korku Genel

Özel Dosya

wherearethevelvets

17 Ocak 2013

9 Adet Yorum

9

Neden korku filmi izliyoruz? Bundan niçin zevk alıyoruz? Korkunun estetik yansımaları nelerdir ve korku unsurları sanat içine daha önceden de dahil ediliyor muydu? Günümüz popüler kültüründe tartışılagelen, herkesin kendine özgü bir yorum getirdiği sorunsallar bunlar. Özellikle de görsel sanatlardaki korku elementlerinin estetik değeri çok tartışılıyor; çoğuna göre bunlar ilkellikten başka bir şey değil.

Bir açıdan bakarsak aslında korku en ilkel hislerimizden biridir. Bilmemekten kaynaklanan korku insanın varolduğundan beri içini kemiren bir olgudur; kültürlerin gelişmesinde, savaşlarda, sınırların çizilmesinde ve elbette dinin ortaya çıkışındaki rolü tartışılamaz. Kültürle bu kadar iç içe olan bir unsurun sanata yansımaması düşünülemez. Eğer sanat yaratıcının hislerini aktarma aracı ise; korkunun yansıtılması ve bu yapılırken bir sınırlama konulmaması da haklı karşılanmalıdır. İnsanın tabiatına ait hiçbir şey “adi” değildir.

Sinema, sanat gerçekleştirmek için insanın yarattığı nispeten yeni bir oyuncak. Korku filmlerine burunlarını kıvıranlar, gore sahneler içeren resimlere bakamayanlar ve bundan zevk alanları eleştiride geri kalmayan burnu büyük elitistler için böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Klasik resim sanatındaki bu korku dolu yolculuğumuz esnasında çeşitli dönemlerden birçok artistin eserlerine değineceğiz ve bunlardaki şiddetin adeta gore düzeyine vardığına tanık olacağız. İyi seyirler…

Gotik, Rönesans ve Barok

Resim, ilkel insanların mağara duvarlarında bıraktıkları izlerden beri bilinen bir iletişim aracı. Ben bu kadar eskilere gitmek istemiyorum. Resimleme olgusunun “sanat” olarak kabul gördüğü dönemleri yazının başlangıç noktası olarak belirlemek bana daha uygun geldi. Ortaçağ’da resim bir zanaattı; kilise duvarlarını süslemek veya elyazmalarını görsel olarak desteklemek için uygulanıyordu. Bunlar genelde dini temalardan oluşuyordu; insanlığa yararlı olması gereken dini sahneler ibret verici ama olabildiğince ruhsuz bir şekilde resimleniyordu. Bu anlamda vereceğim ilk örnek ayrıca yazımın da ilk örneği olacak. Bizans eserlerinden etkilendiği su götürmeyen İtalyan ressam Ambrogio Lorenzetti’nin 1338-1340 tarihli “Kötü Devlet Allegorisi (Allegory of Bad Government)” freskinden bir detay seçtim (Resim 1).

Resim 1

Her iki yanında alamet-i farikalarıyla resmedilmiş Zulüm, Aldatmaca, Dolandırıcılık, Öfke, Bölücülük ve Savaş; başının üzerinde uçan Açgözlülük, Gurur ve Kibir; ayak ucunda zaptedilmiş beyaz giysili Adalet ile sarmalanmış merkezdeki şahsa dikkat edelim. Tahtında sinsi bir gururla oturan, bir elinde hançer, sol ayağının altında lüksü simgeleyen bir teke bulunan, Tyrammides diye adlandırılmış bu Tiran’ın yüzünün betimleniş şekli tipik bir kan emiciyi anıştırmaktadır;  şaşı gözler, boynuzlar ve sivri dişler… Bulunduğu mevkiyi halk yararına değil kendi hırsları lehine kullanan diktatörlerin vampir şeklinde resmedilmesinin kökleri hayli önceye dayanıyormuş. (Resim 2)

Resim 2

Tarihine baktığımızda, tüyler ürpertici öykülerle desteklenen din olgusunun belki de tamamen korkutma üzerine kurulu olduğu göz önüne alınırsa; günahkar insanları doğru yola çekmek için tehdit unsurları olarak görev yapan resimlerin revaçta olması olağan karşılanmalıdır. Bu temaların belki de en önemlisi “Ölüm Dansı (Danse Macabre)” temasıdır. Kitap kenarlarında, dini binaların duvarlarında, orada burada rastlanabilen bu temada, hayatın geçiciliği ve dünyevi statülerin ölümle beraber ehemmiyetini kaybedeceği hatırlatılıyordu cemaate. Genelde “Ölüm”ün öncülüğünde, acayip bir neşeyle halka olmuş dönen iskeletler ve çeşitli tabakalardan insanlarla tasvir edilen bu eserler, günümüz izleyicisinde dehşetten başka birşey uyandırmamaktadır. Kuzey Avrupalı ressam Bernt Notke, 1463 tarihli olduğu tahmin edilen “Ölüm Dansı” (Totentanz- Danse Macabre) adlı duvar resminde (Resim 3), ölümün kaçınılmaz azabını tadacak zümre olarak ruhban sınıfını ele almış. Gayet canlı ve gösterişli kıyafetler içindeki rahipler, piskoposlar ya da kibar hanımlar, tipik zombileri andıran iğrenç cesetlerle halaydalar.

Resim 3 (Resme Tıklayınız)

Michael Wolgemut‘un 1493 tarihli “Danse Macabre” yorumu ise daha gösterişsiz; burada sadece etlerinden sıyrılmış iskeletler var (Resim 4)

Resim 4

Mezarından yeni diriltilmiş muhtemelen (memeleri var çünkü) kadın cesedinin başında gayet havai bir şekilde dans eden kemik yığınlarına üflemeli çalgıyla eşlik eden bir iskelet var. En sağdaki iskelet tam olarak çürümemiş sanırım, yarılmış karnından sarkan barsağını sallıyor. Bir el yazması süslemesi olan bu küçük resim Tim Burton‘un “Corpse Bride” filminden bir sahneyi canlandırıyor gibi…

Yıllarca yanlışlıkla Matthias Grünewald’ın yapıtı zannedilen “Ölü Aşıklar (Das Verstorbene Liebespaar/ yklş 1470)” adlı anonim eser aynı Danse Macabre gibi “Memento Mori (Ölümlü olduğunu hatırla)” mottosunu hatırlatır niteliktedir. (Resim 5)

Resim 5

Modern zombi filmlerine benzeyen bu ürpertici tabloda evliliğin bağlayıcı hükümlerinin birini (ölüm bizi ayırana dek) fazlaca ciddiye almış bir çifti görüyoruz. Çürüyüp kahverengiye dönmüş derileri sinekler, kurtlar ve dal benzeri köklerin mekanı haline gelmiş bu “aşıklar”ın sarkastik profili insanda iğrenme duyguları uyandırıyor.

Aynı iğrenç duyguları barındıran bir başka eserin dini bir betimleme olması şaşırtıcı değildir; dinsel metinlerin bire bir temsili amaçlandığında ortaya iç organların saçıldığı bir resmin çıkması beklenen bir şeydir. O yüzden önce hikayeye bakalım: Havari Yehuda (Judas), İsa’yı 30 gümüş karşılığında Romalılar’a satar. Çarmıha giden İsa’dan af dilenmek için son defa Mesih’i yanağından öper. Yaptığı ihanetin getirdiği suçluluk duygusuyla umutsuzluğa kapılır. En sonunda dayanamayarak kendini asar. Eski inanışa göre ölü insanların ruhu ağızlarından çıkmaktadır fakat Yehuda’nın dudakları son öpücük nedeniyle bir lanetle mühürlenmiştir. O yüzden lanetli ruh kendine çıkacak alternatif bir yol bulur! Giovanni Canavesio “Yehuda’nın İntiharı (The Hanging of Judas, 1491-92)” eserinde işte bu sahneyi aktarırken elini korkak alıştırmamıştır. (Resim 6)

Resim 6

Asılan bir adamın tipik ifadesini, kasılan ağzından sarkan diliyle gösteren Yehuda’nın cesedini görüyoruz burada. Havarinin ruhu karnı yararak barsakların arasından ait olduğu Şeytan’ın kollarına uçuyor. Şeytan’ın apışarasındaki yüz kanları emiyor (hayalgücüne bakar mısınız?). Geride kalan organlardan kalbi, akciğerleri, mideyi ve kan akıtan ince barsakları kolaylıkla seçebiliyoruz! Ben her zaman bu tür yorumların tıbbi gerçeklerden esinlendiğini düşünürüm. Barsaklardaki flora bakterilerinin çürümeye katkısı dolayısıyla ölümden sonra bedende ilk açılan boşluk karın bölgesidir.

Ortaçağ’da Avrupalılar Gotlar (Ostrogotlar, Vizigotlar)’dan korkuyorlardı. Bunlar yerli halktan daha iri, daha sarışın ve daha acımasızdılar. Sadece kıyım için köylere geliyorlardı ve taş üstüne taş bırakmıyorlardı. Kendileri gelirken kültürlerini de yanlarında getirdiler; sivri çatılar, koyu karanlık süslemeler ve acayip yaratıklarıyla Avrupa mimarisini değiştirmekle kalmadılar, kelime havuzuna “Gotik (Got’lara özgü)” sıfatını da eklediler. O yüzden Ortaçağ’a hakim olan Gotik sanattan verilen örnekler, Güney Avrupa’nın sıcakkanlı ülkelerinden çok Kuzey Avrupa’dan çıkmıştır. Rönesans’ın Kuzeyli temsilcileri bu Gotik etkiyi üzerlerinden atamamışlar ve eserlerinde hayal gücünün sınırlarını zorlayan grotesk yaratıklara yer vermişlerdir. Güneşten daha az istifade edebilen Kuzey Avrupa, karanlık, soğuk, kar, kış, yanlarında ölümü ve kaosu getiren iri yarı bir ırk… tümü göz önüne alındığında kitlesel bir hezeyan yaratmak için gerekli ne kalıyor ki? Neticede, bu bölümde vereceğim örneklerin neredeyse tamamının Kuzey Avrupa kökenli olmasına şaşırmamalı.

Kaldığımız yerden devam edelim. Yine kuzeyden, Flaman ressam Hieronymus Bosch, Rönesansın kuzeyli temsilcisi olduğu halde resimlerindeki antik korku objeleri gözden kaçmaz. Çok ünlü “Dünyevi Zevkler Bahçesi (The Garden of Earthly Delights) Triptiği’nin (1490- 1510) “Cehennem” (Resim 7) bölümüne bir göz gezdirdiğimizde korkunç bir kabusun etkisiyle sarsılırız.

Resim 7

Tablonun üst bölgesine bir yandan Gotik, diğer yandan Romantik olarak nitelendirebileceğimiz karanlık bir manzara yerleştirilmiştir. Cehennemde acı çekenler karınca ordusu gibi görünmektedir burada. Resmin tam ortasında tüm resme hakim olan beyaz figür, bir ağaç adam, genel atmosferdeki anal fiksasyonu destekleyecek şekilde arka tarafını izleyicilere açmıştır. Şapkasının üzerinde Lovecraftian bir yaratık durmaktadır. Biraz daha aşağıda sağda tahtına kurulmuş mavi renkli Şeytan, kuş-balık karışımı ağzına anüsünden kırlangıçlar çıkan bir adamı tıkmaktadır. Yuttuklarını biraz sonra içine dışkılanan ve kusulan bir deliğe çıkaracaktır. Yumurtalar, kuşlar, kesici aletler, dikenler ve dallar arasında karman çorman olmuş çıplak bedenlerin her biri için başka öyküler bulabilirsiniz. Aynaya bakarak kendi güzelliğine hayran kalan ve siyah bir gölge tarafından baştan çıkarılan kendini beğenmiş kadın aslında bir iblisin kıçına baktığından habersizdir. Hemen önünde bir adamın gırtlağı iki köpek tarafından parçalanmaktadır. Solda veba-doktorlarını andıran mavi yaratıklarla gargoyle benzeri iblisler bir kilise çanı çalmaktadır; çanın tokmağı bir insandır. Biraz aşağıda kırmızı mantolu bir iblis, uzun ve dikenli diliyle, bir adamın kalçalarındaki notalar üzerinde solfej çalışmakta; resmin en ön perspektifinde sağda bir adam bir domuz-rahibenin tacizine uğramaktadır. Herşey birbiri içine girmiştir ve korkan, şaşıran, şoka giren ve acıyla yüzünü kapatan insanların çıplak vücutları adeta bir yumak oluşturmuştur. Bu çok kuvvetli tablo; Ken Russell‘ın “Devils”’ini ölüm ve salgın sahneleri bakımından; Pasolini‘nin “The Canterbury Tales”ini finaldeki cehennem sahnesi bakımından beslemiştir.

Yukarıda dışkılama sahnesi demişken; Reformasyon sırasında din adamlarına karşı saldırgan ve rahatsız edici içeriklere sahip resimler, gravürler ve metinler sıklıkla üretiliyordu. Genellikle Papa’nın kendisi olmak üzere tüm rahipler Şeytan’la anlaşma yaparken ya da Şeytan’ın kendisi olarak resmediliyorlardı. Ya da 1500’lerden kalma bu anonim kitap baskısındaki gibi “skatolojik” sahnelerle taçlandırılıyorlardı (Resim 8 )

Resim 8

Burada rahip kılığındaki Şeytan yuttuğu bedenleri “insan dışkıya” çeviriyor. Bu dönemde Katolik din adamlarının Şeytan’ın dışkısı şeklinde yorumlandığı yerler de olmuştur. Yine “The Canterbury Tales”i hatırlatıyorum.

Neyse… Alman ressam Albrecht Dürer’de de yukarıda bahsettiğim bu gotik unsurlara çokça rastlanır. 1498 tarihli “Resimlerle Kıyamet (Apocalypsis cum Figuris)” adlı 15 tahta baskı serisinin iki örneğine bir göz atarsak; dini konuları işlemesine rağmen aslında döneminin endişe ve korkularını yansıttığı gözden kaçmayacaktır. Dönemin basit insanı ekinlerini etkileyecek bir kıtlıktan, eve ekmek girmemesinden, hayvanlarının kırılması ve sütün yeterli olmamasından korkardı. Üzerlerine çökecek, yeni doğanları erkenden alacak hastalıklardan, kapıları mühürleyecek salgınlardan korkardı. Kendilerinden habersiz çıkan bir savaşın ortasında kalmaktan, yağma ve tecavüzden korkardı. Ve en korktukları şey ölümdü. Dürer’in “Mahşerin Dört Atlısı” (Resim 9)

Resim 9

adlı baskısında, atların ayakları altında kalan insanların dehşetinden kaynaklanan karamsarlık duygusunu, resmin tepesindeki melek ve bulutların arasından akan ilahi ışık bile dağıtamıyor. “Babil’in Fahişesi” (Resim 10)

Resim 10

gravüründe, İncil’den bir sahneyi betimlerken yine rahatsız edici bir kompozisyon sunan ressam, Roma’yı betimlediği düşünülen kadının üzerinde oturduğu “yedi başlı on boynuzlu” Sirrush’u o kadar iğrenç betimlemiş ki insan önce bir duraklıyor. Arkada yerle bir olan Babil (Roma?) ve gökteki melek ordularının işlevi, yedi kralın (tepe veya site de olabilir) toplu olarak gösterdiği gerginlik, tabloyu bir illüstirasyondan öteye taşıyor. 1513 tarihli “Şövalye, Ölüm ve Şeytan (Ritter, Tod und Teufel)” adlı en ünlü gravürü ise (Resim 11) , birkaç yüzyıl sonra karşımıza çıksaydı hiç çekinmeden Sembolist diye niteleyebileceğimiz karanlık ve iç karartıcı bir atmosfere sahip.

Resim 11

Vakur şövalyeye tezat oluşturan yılan başlı ölüm ve gotik bir ucubeyi andıran şeytanın betimlenişi benim diyen korku filmlerine parmak ısırtır.

Erken Rönesans’da Protestanlığın kurucusu Martin Luther’in yakın arkadaşı olan Alman Reformist Yaşlı Lucas Cranach’ın “Kurtadam (Werwolf, 1512)” adlı tahta baskısı modern likantrofi kavramının erken bir muştusu gibidir (Resim 12)

Resim 12

Yine otosansürünü devreye sokmamış bir ressamla karşı karşıya kaldığımızı belli eden bu kompozisyonda gözü dönmüş bir yamyamın fakir bir köy evine yaşattığı dehşetle irkiliyoruz. Yakınlarının hunharca parçalanmasına tanık olan kadın arkada feryat ediyor. Kurbanların cinsiyet veya yaşı gözetilmeden avlanmış olması bir tarafa yerlere saçılan insan artıklarının mide bulandırıcı görüntüsü “shocksploitation” filmlerinden alışık olduğumuz bir hunharlık taşıyor.

Görsel sanatlarda çokça kullanılan bir tema olan San Antuan’ın Çilesi (Ayartılması) (ya da Günah’a Çağrı), Dali de dahil olmak üzere birçok ressam tarafından işlendi. Fakat bence en korkuncu Alman ressam Matthias Grünewald’ın aynı adlı (The Temptation of St. Anthony) 1510-1515 tarihli sunak arkalığıdır. (Resim 13)

Resim 13

İki kapaklı bu eserde ilk bölüm herhangi bir gerilim taşımazken, Mısır çöllerinde çeşitli iblislerin tacizine uğrayan azizin resmedildiği ikinci bölüm tüyler ürperticidir. (Resim 14)

Resim 14

Grünewald’ın şeytanları Hieronymus Bosch’unkilerden de, Bruegel’inkilerden de daha gerçekçidir. Zavallı San Antuan burada saçlarından çekilerek yerlerde sürükleniyor ve sopalarla dövülüyor. Sol alt köşede kurbağa bacaklı bir cadının karnındaki fazladan meme ucu (ki cadılık alametidir) dikkat çekiyor. Yine altta grifon benzeri bir yaratık azizin elini kemirirken, kuş benzeri yaratıklar, amorf bir şekilde birbiriyle kaynaşmış ucubeler kitlesi, kollarını kaldırmış; sopayı biraz sonra yaşlı adamın etine indirecekler.

Yolumuz dönüp dolaşarak yine dine geliyor. Eski Roma’da yaşamış olan Sicilyalı Agatha bekaretini Tanrı’ya adamış inançlı bir Hristiyandır. Zengindir ve soyludur. Aşağı tabakadan gelen Romalı kaymakam Quintianus’un aşk teklifini inançları dolayısıyla reddeder. Refüze edilmenin intikamını almaya niyetlenen ezik Quintianus, zavallı kadına işkence eder; onu bir geneleve satar, puta tapmasını emreder. Fakat Agatha çektiği acılara rağmen Hristiyanlık’tan dönmez. Bunun üzerine canlı canlı memeleri kesilerek şehit edilir! Evet! Daha sonra azizelik statüsüne erişen (ve komiktir ki meme kanseri azizi olan) Agatha’nın bu iç gıcıklayıcı kaderi birçok ressamın eserine meze olmuştur. İstismarın dik alası olan bu resimlerde Agatha çoğunlukla, kesilmiş memelerini elindeki tepside sergilerken gösterilir (misafirlere kurabiye sunan bir kadını düşünün). Ya da Rönesans ressamı Sebastiano del Piombo’nun yaptığı gibi sıcak aksiyonun tadına varılır: “Aziz Agatha’nın Şehadeti (Saint Agatha’s Martyrdom, 1520)” (Resim 15)

Resim 15

Ben kişisel olarak bu resimlerle bildiğimiz istismar sinemasında verilen sahneler arasında ahlaki olarak bir fark göremiyorum (Resim 16)

Resim 16

Sıradaki resim bilinmeyen bir Alman ressam tarafından gerçekleştirilmiş bir portre. 1550 tarihinde yapıldığı düşünülen bu grotesk eser Macar asilzade ve süvari olan Gregor Baci’ye ait (Resim 17)

Resim 17

Kimine göre bir mızrak turnuvası sırasında kimine göre Türklere karşı savaşırken yaralanan bu şahsın tıbbi olarak yaşaması bir mucize. Sağ gözünden giren ve ensesinden çıkan mızrakla beraber hayatını sürdürmüş olan Baci’nin portresi ne için yapılmıştır ve hangi amaca hizmet etmiştir bilmiyorum ama bu portreye sahip olmak isteyen kolleksiyonerlerin sanatsal kaygılar taşıdıklarını zannetmiyorum (Archduke Ferdinand II taşımıyormuş mesela). Resme dönersek, oldukça naif ve gösterişsiz olduğu göz önüne alınırsa yüksek ücretli bir ressama sipariş verilmediği belli oluyor. Sağlam gözün, kafa içinde artan basınç nedeniyle dışarıya uğraması ve kanaması bir dehşet gösterisi gibi işlenmiş. Bana “House of Wax (2005)”daki en ünlü ölüm sahnesini hatırlatmadı değil (Resim 18)

Resim 18

Yaşlı Pieter Bruegel‘in 1562 tarihli tablosu Ölüm’ün Zaferi (The Triumph of Death), “danse macabre”nin izinden giden ayrıntılarla doludur (Resim 19) , fakat buradaki iskeletler biraz daha invaziv tavırlılar galiba. 

Resim 19

Bir istila, bir salgın gibi dalga dalga akan iskelet ordusu, hoş bir kır toplantısı yapmakta olan tasadan uzak kibar hanım ve beylerin üzerine kabus gibi iniyor. Kılık kıyafetlerden dönemin kaymak tabakasından oldukları belli olan bu insanlar, ölümün zengin fakir ayırmadan herkese gelebileceğini geç de olsa farketmiş gibiler. Sağ alt köşede hala olanların farkına varmamış olan iki aşık, serenadlarına devam ederken, çalgıcının değiştiğinden bihaberler. Bir soytarı korkuyla tavla masasının altına saklanmaya çalışırken cesur bir şövalye kılıcını çekiyor. Ölüm, kemikleri tek tek sayılan atının üzerinde tırpanını sallıyor, sıra olmuş iskeletler, önlerine kalkan yaptıkları tabutlarla safları yarıyorlar. Yaşlı/ genç, zengin/ yoksul, asil/ köylü ayırmadan tüm canlılar karanlık bir hücreye tıkılırken arkada iskeletler ellerindeki ağlarla göldeki bedenleri avlıyorlar. Kadınlar kemikten bedenlerin tacizine uğruyorlar. Sağ alt köşedeki kral bile çaresiz, ömür saatinin son kum taneleri dökülmekte. Fıçı fıçı altın sikkeler artık değersiz. Aç bir köpek, ölü bir bebeğin yüzünü koklamakta. Bu dehşetengiz kaosun tek kazananı var. Bunu belli edercesine, sol üst köşedeki iskeletler ölüm çanlarını çalarak zaferlerini tüm dünyaya ilan ediyorlar.

Sırası gelmişken belirtmek istiyorum. Bu zaman sürecindeki görsel sanat eserleri dini temalardan beslenmiştir. Eski ve Yeni Ahit’te Şeytan ve iblislerden bahsedilmesine rağmen nasıl göründüklerine dair ayrıntılı bir açıklama yoktur. Mesela melekler söz konusu olduğunda “kanatlı bir aseksüel varlığın” betimlenmesinde görsel seçenekler sınırlıyken, şeytani varlıkların tasarımı tamamen ressamın hayal gücüne dayanmaktaydı. Eh, kendine saygısı olan her ressam doğaçlama yapabileceği alanlarda eser vermek isteyeceğinden korkunç varlıkların bu kadar çeşitli ve renkli olması işten bile değildir. Hatta ressamlar korkunç sahneleri çizmekten neredeyse lezzetli bir haz almaktadırlar. Bu durumda, bir ressamın iyi nasıl bir sanatçı olduğunu anlayabilmek için, kendini daha özgür ifade edebildiği “korkunç yaratık tasarımları”na mı bakmalıyız?

Aslında yazım tamamen resim sanatına odaklansa da birkaç heykel örneğine yer vermeyi uygun buldum. Marco d’Agrate’nin 1562 tarihli “Derisi Yüzülmüş Aziz Bartholomew (St. Bartholomew Flayed)” heykeli ilk bakıldığında anatomik olarak kusursuz bir adam tasviri veriyor (Resim 20)

Resim 20

Kaslar ve tendonların biraz fazla ayrıntılı oyulması insanda şüphe uyandırmıyor değil. Bir de sırtındaki kumaş parçasının aslında azizin kendi derisi olduğunu keşfedince basit bir heykel zannettiğimiz eser boyut değiştiriyor. Canlı canlı derisi yüzülerek şehit edilen Aziz Bartholomew’un bu ters köşeye yatıran heykeli akla benzer şekilde derisi yüzülen insanların olduğu işkence sineması örneklerini getiriyor. İşe bakın ki birinin adı din şehitleri anlamına geliyor. Ama Martyrs istismar filmi, sanat filmi değil! (Resim 21)

Resim 21

Yukarıda da belirtmiştim; dini ya da mitolojik hikayeler anlatılmak için vardır; düşünülmeli ama şekle dökülmemelidir. Eğer birebir görselliğe aktarırsanız sakıncalı bir sanat eserine imza atarsınız. Çoğu hikaye anlatılırken herhangi his uyandırmazken gözde canlandırılmaya çalışıldığında irrite edici duygular uyandırabilir. Mesela mitolojik bir öykü olan Leda ile kuğu şekline bürünmüş Zeus’un sevişmesi birçok esere konu olmuştur. Ama siz tutup Leda’nın nasıl yumurtladığına dair birşeyler karalarsanız en nazik tabirle edepsiz olursunuz. Ovidius’un ‘Metamorphoses‘ adlı yapıtında adı geçen efsanevi Kadmos (Cadmus) Yunan Mitolojisi’nde Thebai kentinin kurucusudur. Efsaneye göre, Delfi kahinleri Kadmos’a, bir ineği izlemesini ve onun ilk çöktüğü yerde bir kent kurmasını söyler. Kadmos bunu yapar, ileride Thebai olacak topraklara gelince yorgunluktan yığılan ineği kurban eder. Tebaasını o civardaki bir kuyudan su getirmeye gönderir. Fakat kuyu Ares’e aittir ve bir ejderha tarafından korunmaktadır –ki bu ejderha savaş tanrısının oğludur. Tebaası bu ejderha tarafından parçalanan Kadmos ejderhayla savaşır ve onu öldürür. Athena’nın önerisine uyarak öldürdüğü ejderhanın dişlerini toprağa gömer ve gömdüğü topraktan baştan aşağıya savaş kıyafetlerine bürünmüş silahlı adamlar çıkar. Bu savaşçılar birbirleriyle ölümüne dövüşür ve geriye kalan sanırım beş savaşçıyla Kadmos, Thebai’yi kurar. Hollanda’nın Altın Çağı temsilcilerinden Cornelis van Haarlem bu Barok tablosunda bahsi geçen konuyu işlemektedir: “Bir Ejderha Tarafından Parçalanan Kadmos’un İki Takipçisi (Two Followers of Cadmus Devoured by a Dragon, 1588)” (Resim 22)

Resim 22

Resim sanatında görmeye pek alışık olmadığımız “gore” ile karşılaşıyoruz burada. Ejderha pembe etleri pençeleriyle kanatıyor, bir kurbanının kurtulma çabalarını boşa çıkararak yüzünü parçalıyor. Önde, yerde duran kesik bir başın boyun kısmından soluk borusu sarkıyor. Tüm figürler bir yumak gibi birbirlerine sarılmış durumdalar ve kompozisyonda biraz fazla kan var. Sol arka tarafta bu ejderhanın Kadmos tarafından öldürüldüğünü görüyoruz. Belki de ressam verdiği dehşet duygusunu, alınan intikamla hafifletmeye çalışıyor, bilemiyorum. Ama başarılı olamıyor.

Yine Hollanda’nın altın çağından gelen bir ressama geçiyoruz; Jan de Baen. Normalde Barok ressamları coşkulu, mutlu, bulut gibi havai eserler verirler. Fakat dehşet duygusu dönemlerden bağımsız bir şekilde sanatçının dehasına yer etmiş olduğundan kariyerlerinin gidişatlarını değiştirmeyecek şekilde “sakıncalı” işlere imza atıyorlardı. Jan de Baen’in “Witt Kardeşlerin Cesetleri (De lijken van de gebroeders de Witt, 1672-1675)” adlı yağlıboya tablosu tarihi bir vakayı ele alırken şiddetin dozunu artırmakta sakınca görmemiştir (Resim 23)

Resim 23

Zaten gerçekleşen olay da öyle hafif bir tutumla aktarılacak gibi değildir ya o ayrı. Resmedilen aslında bir linç vakasıdır. Politikacı Johan de Witt ve kardeşi Cornelis de Witt, o sırada sahte bir görev nedeniyle şehir dışında olan muhafızların yokluğunu fırsat bilen ayaktakımı ve mafya tarafından hapishanelerinden dışarıya sürüklenirler ve iskele kenarında öldürülürler. Bundan sonra gerçekleşen olayları anlatmak daha da zor. Çünkü cesetlerin el ve ayak parmaklarının yanında diğer birçok uzvu kesilir. İç organları isyancılar tarafından (kimine göre önce pişirilerek) yenir. Cornelis de Witt’in kalbi, elebaşlarından biri olan gümüşçü Hendrik Verhoeff tarafından uzun yıllar boyunca sergilenir. İşte bu dehşetengiz olayı anlatan resme döndüğümüzde kasap dükkanlarında çengelde asılı olan et kitlelerine benzeyen iki cesetle karşılaşacağımızı tahmin ediyoruz. Tablonun ön planında alt tarafta, elinde bir meşaleyle keşfe çıkan ve gördüğü manzarayla midesi bulanan adamın ışığında, karanlık bir fonun üzerinde parlayan beyaz etlerin kontrastı dramatik etkiyi artırıyor. Başaşağı asılan bedenlerdeki organ eksiklikleri (kesilen parmaklar vesaire) tarihi gerçeklere dayanıyor. Akan kan nedeniyle yüzlerin tanınmaz hale gelmesi tabloyu bir portre olmaktan başka yerlere taşıyor. Madem ki çağrışım kanalarımız açık. O zaman bir erkeğin kasaplık et gibi asılıp organlarının söküldüğü (ve yendiği) “Cannibal (2006)” adlı filmi neden hatırlamayalım? (Resim 24)

Resim 24

Son olarak sinir bozucu bir esere değinmek istiyorum. Alman heykeltraş Leonhard Kern’in “Kadın Yamyam (Menschenfresserin, 1650)” adlı fildişi biblosu herkesin evinde sahip olmak isteyeceği bir süs eşyası değil (Resim 25)

Resim 25

Burada bir anne görüyoruz. Ayaklarının yanında uzanan bebeğinin gözleri önünde eline geçirdiği bir bacağı ürpertici bir yüzle ısıran kadın yamyamın imgesi kabuslara malzeme çıkaracak nitelikte.

Yazımın ilk bölümü burada bitiyor ama sırada sanatçıların tutkuyla cayır cayır yandığı Romantizm geliyor; göstergesi olarak “Yasalara karşı duran aristokrat erkek kahraman”la beraber…

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

(Daha önce SanatLog.com’da yayınlanan yazının Korku Sitesi için değiştirilmiş şeklidir)

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (9 Yorum)

YORUM YAZ