Eskiden iyilikle aldığımı, sonsuza dek intikam ile alacağım! Tooth Fairy - Darkness Falls (2003)

Pinpon Topları (Günümüz)

Korku Hikayeleri

MuratÖzkan

26 Nisan 2009

7 Adet Yorum

7

Sahte bir canlılıkla az önce delicesine yağan yani eskilerin dediği gibi göğün dibi delinmiş tabirine tamamen uygunluk gösteren yağmur sularının işgal ettiği asfaltta gökyüzünde ruhların uçuşması gibi, insanı donduran ve ansızın yakalasa çok uzaklara savuracak rüzgarın soğuğuna eşlik eden şiddetinde nereden gelip nereye gittikleri belli olmayan kasvetli, gri bulutların hemen altında gözlerimi hafifçe yukarı kaldırıp bu manzaranın kısa bir süre seyrine koyuldum trafik ışığına takıldığım anda, kimbilir belki onlar da özgürlüklerine gidiyorlardı böyle delice, ya da belki de hüzün götürmeye bir yerlere.

Ard arda çalınan kornalar, insanların koşturmacası o kalabalık, çiftlerin arasındaki uyumsuzluk gözlerimin önünde sadece kısa bir anda olup biten bu şeyler, bir geleceğimiz olmadığını tıpkı geçmişimizin de artık yok olmuş olduğunu bilen benim gibi az sayıda insana özgü bir bakış açısı ile içinde bulunduğum durumun, vücudumu üzerimdeki kalın paltoma rağmen saran soğuk havanın ve beni sırıl sıklam ıslatan yağmurun tadını çıkarmaya koyuldum. Az öncesine kadar hızlıca attığım adımların giderek daha yavaş atılır olmaya başlamış basit bir yağmurun, biraz şiddetle esmeye başlayan bir rüzgarın bile insanların hayatında ne denli önemli bir sorun olduğuna dair önümde akıp giden sahneyi bütün içtenliğimle izlerken herkesin rolünü hakkı ile oynadığını görerek hayranlık içinde kendimden geçerek içime derin bir nefes çektim, çocukluk anılarım geldi aklıma daha 8-9 yaşlarında küçük bir çocukken bile ne kadar da severdim böyle havaları, yalnız başıma uzun uzun yaptığım yürüyüşleri, hayatın , hayat dediğimiz şeyin soğuk bir havaya,biraz sert esmeye başlayan rüzgara ve birkaç damla yağmura teslim oluşunu ölüşünü yaşamayı ne de severdim.

Her şey ölüyor gibi görünüyordu gözlerime,

Ama yaşamak için ölmek gerekiyor….

Ve artık benim yaşayabilmek için öldürmem.

Nasıl da yiyip yutarcasına, bir esriklik içinde yalnızlık ve hüzün havasını solur, paltoma sarınıp yağmur, fırtına demeden yapraklarını dökmüş düşmanca bir doğa içinde gece yarılarına kadar gezip dolaşırdım. Daha o zamanlar, tek başıma ama her şeyin yudum yudum tadını çıkararak ve şiir dizeleriyle dolup taşarak; bazen bu dizeleri evde yatağın kenarına oturup mum ışığında not ederdim! Evet, geride kalmıştı hepsi, kadeh içilip boşaltılmış, onu yeniden dolduran çıkmamıştı. Yazıklanılacak bir şey yoktu, geçip gitmiş hiçbir şeye yazıklanmamak gerekiyordu. Yazıklanacak tek şey şimdi’ydi , bugün’dü, yitirdiğim, sadece edilgen bir tutumla katlandığım, bana ne armağanlar sunmuş, ne beni fazla sarsmış bu sayısız saatler ve günlerdi, ama tanrıya şükürler olsun, istisnalar yok değildi; seyrek olarak öyle saatler yaşıyordum ki, beni sarsıntılarla karşı karşıya bırakıyor, bana armağanlar sunuyor aradaki duvarları yıkıp yolunu şaşırmış ben’i yeniden dünyanın yaşam dolu yüreğine taşıyorlardı. Üzgün, ama ruhumun derinliklerinden gelen bir dürtüyle söz konusu yaşantılardan sonuncusunu anımsamaya çalıştım. Bir konsere gitmiştim, orkestra eski ustalardan birinin olağanüstü güzellikte bir eserini çaldı, tahta üflemeli sazlar tarafından yavaşça icra edilen parçanın iki ölçüsü arasında öbür dünyanın kapısı önümde yeniden aralandı ansızın, gökleri uçarak geçtim. Tanrıyı iş başında gördüm, mutlu acılar çektim, bundan böyle dünyada hiçbir şeye karşı kendimi savunmaz oldum. Bundan böyle hiçbir şeyden korkup çekinmedim, peki dedim her şeye, gönlümün kapılarını her şeye açtım.

Uzun sürmedi….

O günün gecesi düşümde hepsi dönüp geldi yeniden, o günden sonra yaşadığım bütün o kasvetli ve yavan günlerde arada bir gizlice parıldadı, bazen birkaç dakika süresince altından tanrısal bir yol gibi yaşamımın içinde uzanıp gittiğini gördüm açıkça, hemen her vakit toz toprakla üstü örtülü kaldı; derken bir an gelip yine altın sarısı kıvılcımlara saçarak parıldadı önümde, bundan böyle asla kaybedilemez göründü, ama çok geçmeden derinliklerde yitip gitti. Geceydi bir defasında, yatakta uyanık yatıyordum, ansızın dizeler dökülmeye başladı ağzımdan, o anda bir yere not etmeyi akıl edemeyeceğim kadar güzel ve ilk çağ şairlerini bile kıskandıracak kadar shakespeare’i şaşırtacak kadar güzel düzeler, sabahleyin belleğimden çıkıp giden, ama kabuğu kuruyup çatlamış dolgun bir ceviz gibi içimde bir yere gizlenip kalan dizeler.

Amaçlarından hiç birini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiç biri bana bir şey söylemeyen bu dünyanın ortasında yalnız bir adam ve sefil münzevi biri olmayıp ne yapacaktım ki? Ne bir tiyatro da ne bir sinemada ne bir cafede ne de bir restaurant da uzun süre oturmaya katlanabiliyorum, elime bir gazete ya da bir roman alıp okuduğumda ki belki de sadece okurmuş gibi yapıyorum aslında. Bütün bu mimari yapılar, kalabalık kafeler, bilgiye aç insanlar için yapılan konferanslar, hınca hınç dolan statlarda insanların aradığı nasıl bir haz , nasıl bir neşedir , aklım almıyor bir türlü,

Ya kokuşmuş izbe bir bir barda biralarını yudumlayarak mutlu olduklarını idda edip etrafa gülücükler saçan mutsuz insanlar ordusunun bende yarattığı derin boşluk…

İstesem ulaşabileceğim, benim dışımda binlerce kişinin ele geçirmek için itişip kakıştığı, uğraşıp didindiği bu neşe ve sevinçlerin anlamam ve paylaşmam olanaksız. Öte yandan , benim o şenlikli saatlerimde yaşadıklarımı, benim için haz, yaşantı, cazibe ve huşu sayılan şeyleri dünya bilemedin sanat yapıtlarında tanıyor sanat yapıtlarında arayıp seviyor onları. Yaşamın içinde ise kaçıkça buluyor. Ve doğrusu dünya haklıysa , kafeteryalardaki bu müzik, bu kitlesel eğlenmeler, az şeyle yetinen bu insanlar haklıysa o zaman kaçık biriyim ben, o zaman ben haksızım demektir, o zaman sık sık kendime verdiğim isimle Living Dreams’im ben, yolunu şaşırıp yabancı ve anlaşılmaz bir dünyada gözünü açan bir hayvanım, eski vatanının havası ve yiyeceği , bütün hazları ve şiirselliği elinden çıkıp gitmiş bir hayvan.

Kafamda bu alışılmış düşüncelerle ıslak yolda, kentin alabildiğine ıssız ve eski semtlerinin birinde seğirtiyordum ve her yolun bir yere çıktığı gibi bu ıslak ve başlangıçta sessiz sakin olan bu semtler giderek kalabalıklaşarak beni yine istiklal caddesine taşıyordu. Fransız konsolusluğunun yan duvarına gözlerim ilişti yine, her zaman eski ve gri görünürdü bir süre gözlerimi dinlendirirdim, bu çevresindeki keşmekeşi umursamayan duvarda, yine gözlerimi dinlendirdim yeni boyanmış ve eski güzelliği saklanmış olan bu boş duvarda.

Gözlerim bir şey arıyordu. Ne aradığını henüz bilmiyordum. Belki bir işaret belki içime tarifi mümkün olmayan hazları dolduracak bir görüntü.

Ayaklarım ıslanmıştı ve üşüyordum, yine de uzunca bir zaman oracıkta dikilmiş kalabalığın önünden geçtiği duvarı seyre dalmıştım. O an o duvar muhteşem bir sahne olup sevdiğim bütün anıları benim için canlandırmıştı. Sihirli bir tiyatroydu ve yalnızca benim gibi kaçıklar içindi.

Yalnızca kaçıklar için. Ve yalnızca benim gibi kaçıklar hayata hükmedebilirdi

Yapılması gereken tek şey kalabalıkta bir kurban seçmekti..

Yanımdan geçip giderken kokusunu duyduğum kızıl saçlı kadının vücut kıvrımları beni baştan çıkarmaya yetmişti. Ölmeyi hak edecek kadar şanslı görünüyordu. Ölüp ölümsüz olmayı hak edecek kadar şanslı..

…devam edecek

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Murat Özkan

Tüm Yazıları
Korku ile 7 yaşında yanlışlıkla seyrettiği Cannibal Holocaust ve Evil Dead filmleri ile tanışan Murat Özkan 1982 yılında İstanbul’da doğdu. O yaşından beri iflah olmaz bir korku fanatiği olan Murat Özkan, resime ve çizime olan düşkünlüğünü her korku ile birleştirmesinde “psikolojisi bozuk çocuk” muamelesi gördü ama yılmadı. Bu alanda bir çok başarısız site açma girişiminde bulundu. Başarısız oldu çünkü o zamanlarda bu işe her elini attığında “Korku”yu bir öcü ve yasak gibi gören zihniyetle karşılaştı. Yine yılmadı! Bir gün, kendisi gibi çocukluğunda psikopat muamelesi görmüş Yasin Karakaya ile tanıştı ve Korkucu.com sitesinin temelleri o anda atıldı.

Yorumlar (7 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.