Nefes alamadığınızda, çığlık atamazsınız! Anaconda (1997)

Peter Jackson

Biyografiler

Korku Sinema

YasinKarakaya

01 Eylül 2008

1 Adet Yorum

1

Peter Jackson 1961 yılının cadılar bayramı gecesinde Yeni Zelandalı mütevazı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Sıradan hayatı sekiz yaşındayken baba­sının hediye ettiği 8 mm’lik bir kamerayla oldukça değişti. Küçük Peter ailesinin mutlu günlerini filme çekmesi için aldıkları bu hediye ile ilgili başka planlar yapmaya başladı. On iki yaşında tele­vizyonda 1933 tarihli King Kong’u seyret­tiğinde kararını vermişti. Evlerinin bah­çesinde arkadaşları ile birlikte ilk kısa filmini çekti. The Dzuarf Patrol (Cüce Devriye) adlı bu ikinci Dünya Savaşı filminde Peter silahlardan çıkan toplu iğnelerle ani ışımalar yaratarak ilk özel efektlerine de imza attı. Bu fantastik si­lahlarla vurulan askerler ölümcül bir kaşıntıya tutuluyor ve kıvranarak can veriyorlardı. Daha sonra çok sevdiği James Bond filmlerinin de etkisiyle, kapağı açılınca içinden sustalı çakılar fırlayan kutular gibi daha ölümcül silah­ların yer aldığı kısa macera filmleri ve animasyonlar çekti. Aynı zamanda çeşitli televizyon filmlerinde görüntü yönet­menliği yaparak bilgisini ve tecrübesini arttırmaya çalışıyordu. 1983 yılında yerel bir gazetede çalışmaya başlayınca, ilk maaşıyla kendine 16 mm’lik bir Bolex ka­mera satın aldı ve bununla ilk uzun met­rajlı filmi, Bad Taste’in temelini oluşturan Roast of the Day (Günün Rostosu) adında 10 dakikalık bir deneme çekti. Sonuçtan oldukça memnun kalmıştı, artık gümüş perdede arkadaşlarıyla birlikte zevkle seyredebileceği filmler yapabilirdi.

Mide Bulandıran Filmlerden Dev Prodüksiyonlara..
1983 yılında, daha sonra türünün klasikleri arasına girecek olan Bad Taste’ı (Kabak Tadı) çekmeye başladı. Gazeteden aldığı maaşla, hafta sonu ve tatillerde se­naryoyu yazıyor, gerekli mekanları keş­fedip efektleri hazırlıyor ve daha önce hiç oyunculuk deneyimi olmayan arka­daşlarıyla filmi çekiyordu. Bu böyle 4 sene sürdü. Yeni Zelanda Film Komis­yonu onu ve filmini farketmeseydi böyle de sürecekti. Oradan aldığı parayla filmi çabucak bitirdi ve komisyon filmi Cannes Film Festivaline (yanlış duymadınız) gönderdi. Hakkında çıkan övgü ve nefret dolu yazılar ve 30 ülkeden gelen sipariş talepleriyle birlikte Peter Jackson artık ismi bilinen bir yönetmendi.

Filminin başarısı üzerine Jackson hemen bir zombi filmi senaryosu yaz­maya başladı. Filmine Japon ve İspanyol sponsorlar buldu ama gerekli parayı yine de toparlayamadığından filme başla­yamadı. Bunun yerine senaryosunu Bad Taste’ı çekerken tanıştığı ve sonraki birçok projede de iş ortağı olacak olan, karısı Frances ile birlikte yazdıkları Meet the Feebles (Feeble’larla Tanışın) adında bir kukla filmi çekti. Film, ‘The Fabulous Feebles Varietv Hour’ adında bir televizyon şovu hazırlayan bir grup kuklanın (40 kadar) sahne arkasındaki bir gününü anlatıyordu. The Muppet Show’a göndermelerle dolu olan bu film, karakterlerin sorunlu özel hayatları, bir­birleriyle olan çekişmeleri ve çarpık aşk ve seks ilişkileri ile şov dünyasının bir alegorisiydi sanki. Feeblelar porno­grafiden, katilliğe kadar akla gelebilecek her türlü pisliğe bulaşan doğuştan kay­betmiş tiplerdi. Örneğin, tavşan Harry kendisinin cinsel ilişkiyle bulaşan öldü­rücü bir hastalığa tutulduğuna inanmakta ve bu hastalığı nefret ettiği kişilere bulaştırmak için çaba harcamaktaydı. Denizayısı Bletch şovun çekildiği setin gizli bir odasında porno filmler üretiyordu. Fare Trevor bir eroinman ve Bletch’in filmlerinin değişmez oyuncusuydu. Tilki Sebastian oğlancılık ve sübyancılık üzerine şarkılar yazıyor ve şovun yıldızı Heidi (Miss Piggy’nin suaygırı versiyonu) ise film boyunca depresyondan dep­resyona girip ve her fırsatta değişik in­tihar yolları deniyordu. Envai çeşit garip kuklanın komik ve elbette mide bulan­dıran maceraları özellikle İspanya’da büyük ilgi gördü ve Jackson’a hayallerini süsleyen zombi filmi için gerekli parayı kazandırdı.

Braindead (Beyin Ölüsü), Bad Taste gibi içinde bol miktarda kan, kus­muk, pislik ve komedi barındıran bir tür filmiydi. Filmin orjinalliği geleneksel zombi filmlerindeki temel mantığı tersine çevirmesinden ileri geliyordu. Bu filmde insanlar zombilerin evlerine girmesine engel olmaya çalışmak yerine, onların evlerinden dışarı çıkmaması için ter döküyorlardı. Jackson zombiliği, dirilerek toprağın altından çıkan ölüler olarak sunmak yerine, fare maymun karışımı bir hayvan türünün ısırması ile bulaşan bir hastalık olarak tasarlamıştı. Yaşlı bir kadın zombinin, canlı bir köpeği bütün olarak yuttuğu sahne, bir bebeğin zombileşmesi ve filmin kahramanı Lionel’in zombi kasabasındakileri teker teker bir çim makinesiyle parça­laması filmin türün klasikleri arasına girmesine yetti. Aynen Bad Taste ve Meet the Feebles gibi, bu film de oldukça ucuza mal edilmesine rağmen, özel efektleri bir hayli kaliteliydi. Jackson bu filmde ilk kez profesyonel oyuncularla çalıştı ve karakterler üzerinde detaylı olarak çalış­ma imkanı buldu. Lionel’in etrafındaki insanlar birer birer zombileştikçe yaşadığı korkuyu ve en yakın akrabaları ve arka­daşlarını vahşice öldürürken hissettiği gizli zevki çok iyi yansıtan Jackson, sıradan bir kasabanın sakin ve normal insanlarının içlerinde taşıdığı şiddet po­tansiyelini oldukça inandırıcı bir şekilde gösterdi. Filmin ilk sahnelerindeki masu­miyet ve iyiliğin, dehşete ve abartılı şid­dete dönüşmesi hiç sırıtmıyordu. Lionel hiç tereddüt etmeden kardeşini, annesini, amcasını ve zombileşmiş diğer kasa­balıları kıtır kıtır keserken, sadece sevgi­lisi karşısında tereddüt ediyor, aşk ve mantık arasında gelip gitmeleri çok başa­rılı bir şekilde yansıtılıyordu.

Braindead bir çok ülkede gösterime girme imkanı buldu. Filmin video kopyasını pazarlayan şirket ellerinde aynı adı taşıyan başka bir filmin daha olması yüzünden, filme yeni bir isim buldu; Dead/Alive (Ölü/Diri). Filminin başarısından güç alan Jackson, Freddy serilerinin altıncı ve son filmi için bir senaryo yazıp New Line Cinema’ya gönderdi. Senaryo çok beğenildi, ancak film çoktan çekilmeye başlanmıştı. Senaryo için büyük emek veren Jackson hayal kırıklığına uğradı, ama bu olay New Line Cinema ile Peter Jackson ara­sında daha sonra yapılacak ortak çalış­malar için bir başlangıç oldu.

Braindead, türünün en başarılı (kanlı) filmlerinden biri olmasına rağmen, Jack­son 1994’de çektiği Heavenly Creatures’la birlikte gore-fest filmler çekmeye son verdiğini ilan etti. Heavenly Creatures (İlahi Yaratıklar) birbirlerini çok seven iki kız arkadaşın, onları ayırmak isteyen anneyi öldürmelerini anlatan iyi kurgulanmış bir gerilim filmiydi. Olay 1950’lerde Yeni Zelanda’da yaşanmış ve büyük yankı çektiği Bad Taste’den on sene sonra, Hollywood’un en büyük film şirketlerinden New Line Cinema’nın en güvendiği yönetmenlerden biri oldu. Contact (Robert Zemeckis, 1997) filminin özel efektlerini yapan grupta yer aldı. Tolkien’in The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi) üçlemesini sinemaya aktarmayı planlayan şirket, hiç düşünmeden bütçesi 250 milyon dolara ulaşan bu devasa projeyi Peter Jackson’ın ellerine teslim etti.

Bad Taste
Bad Taste, 1960’ların son yıllarında George A. Romero’nun Night of the Living Dead filmiyle başlattığı splatter (koyu bir sıvının sıçraması sonucunda çıkan ses) filmlerinin takipçisi sayılabilir. Ama Jack­son kendisiyle yapılan her söyleşide en çok etkilendiği yönetmenin, gore sahneleri komedi unsuru olarak kullanan ve en vahşi sahneleri bile tüm ayrıntılarıyla göstermekten çekinmeyen Sam Raimi (Evil Dead 1-2, Army of Darkness) oldu­ğunu itiraf ediyor. Zaten Jackson’ın fil­minde kanı ve şiddeti sadece güldürmek için kullandığı ilk sahnelerden itibaren açıkça belli oluyor.

John Waters’ın 1970’de çektiği Mondo Trasho’dan beri belki pek az filmin adı, konusuyla bu kadar örtüşmüştür. Bad Taste küçük bir sahil kasabası olan Kaihoro valisinin Uzay Savunma ve İstih­barat Servisini (Astro Intelligence and Defence Service, A.I.D.S.) telefonla ara­yarak şehirlerinin uzaylılar tarafından işgal edildiğini haber vermesiyle başlıyor. Uzaylılar galaksiler arası bir fast food lokantasının menüsüne insan kanıyla yapılan yeni bir yemek eklemek için dün­yaya gelmişlerdir. Dünyayı bu istenme­yen misafirlerden korumakla görevli A.I.D.S.’in pek de normal görünmeyen yarı robot başkanı, en güvendiği ele­manlarını, kasabayı ve elbette bütün dünyayı insan görünce ağızlarının suyu akan bu uzaylı mahluklardan ku­rtarmakla görevlendirir. Derek (Peter Jackson) ve Barry (Pete O’Herne), ka­sabaya ilk önce gelip bilimsel (!!!) araş­tırmalar yapmaya başlarlar. Takımın silahlı gücü Frank (Mike Minett) ve Ozzie (Terry Potter) ise cephaneleri ile birlikte yola koyulmuşlardır. Kasaba da hiç insan kalmamıştır. Uzaylılar talihsiz kasaba halkının bedenlerini ödünç alıp, ellerinde sopa ve baltalarla yarı zombi triplerinde ortalıkta dolaşmaktadırlar. Talihsiz bir peder (Craig Smith) ise o gün yardım toplamak için kasabaya gelir ve kendini bu garip ve bol kanlı maceranın içinde bulur. Kopan kafalar ve kolların hava­larda uçtuğu ve kanın su gibi aktığı sahneler boyunca kahramanlarımız uzay­lıları tek tek haklayıp başkanları Lord Crumb’u geldiği yere, yani uzayın derinliklerine geri göndermeyi başarırlar. Ancak yanlışlık eseri Crumb ile birlikte uzay gemisinde (koskoca bir ev) kalan Derek elektrikli testeresiyle ve oldukça fantastik bir yöntemle (Derek elinde tes­tere Lord Crumb’un kafasından girip, bütün vücudunu içten katettikten sonra kıçından çıkarak yeniden doğar!) mace­rayı sonlandırır.

Filmdeki iki ana karakter, Derek ve Lord Crumb’un sağ kolu Robert, daha sonraki filmlerinde de değişik rollerde oynayacak olan Peter Jackson tarafından canlandırılmış. Diğer tüm kadro Jackson’ın eski okul ve iş arkadaşlarından oluşuyor. Lord Crumb ise Jackson’ın eline kamerayı veren kişi, yani babası tara­fından seslendirilmiş. Oldukça kısıtlı imkanlarla çevrilen filmde kullanılan fi­güranların azlığı oldukça sorun yaratmış. Filmin daha ilk sahnesinde kafası 44’lük bir magnum (filmde kullanılan tek gerçek silah) ile parçalanan Ken Hammon film boyunca 23 kez daha ölüyordu.

Elbette inanılmayacak kadar düşük bir bütçeyle otomobillerin patladığı, evlerin uzay gemisi olup uçtuğu ve kafaların parçalandığı bir film çekmek kolay değildi. Üstelik Jackson yapımcılık, yönetmenlik, senaristlik ve oyunculuk gibi her biri ayrı maharet gerektiren tüm görevleri kendi üstlenmek durumunda kalmış. Bu da yetmezmiş gibi özel efektleri de annesinin yardımıyla kendi yarattı. Filmdeki silahları kartondan ve alüminyum borulardan imal edip kanlı sahneler için bol bol boya, jöle ve hayvan iç organları kullanmış. Amatör oyun­cularını (ve tabi kendisini de) yönetmek için büyük çaba harcayan Jackson’ oyunculuk sırıtmasın diye diyalogları bir kaç cümleyle sınırlandırarak harekete önem verdi. Zaman zaman kameranın nerede olduğunu unutup şuursuzca oradan oraya koşturan figüranlar, ölür­ken de orjinal hareketler sergilerler. Fakat Jackson tüm bu olumsuzlukları bir ko­medi unsuru olarak kullanarak işin içinden çıkmasını bilmiş. Başka bir filmde göze batabilecek zayıf kamera kullanımı ve kurgu zaafları, Bad Taste’de kötü oyunculukla birleşerek filmin bir kült olmasını sağladı. Çekim süresinin olduk­ça uzun olması ise hiç akla gelmeyecek problemler de yaratmış. Örneğin, film bir gün içinde geçtiğinden, oyuncular dört sene boyunca saç ve sakal model­lerini değiştiremediler. Filmin ilk sahne­sinde bir uzaylıyı öldüren Pete O’Herne, çekimden sonra sakalını kesmeyi düşünürken, bu planını dört sene sonraya ertelemek durumunda kaldı.

Jackson’ın dünyayı kurtaran savaş­çıları bilimkurgu filmlerinde sıkça gör­meye alıştığımız dünyayı kurtaran kahraman tipleriyle pek de örtüşmeyen karakterler. Grubun lideri Frank hariç, doğru düzgün düşünemeyen ve ne yap­tıklarının farkında olmadan ortalığa ateş ederek oradan oraya koşuşturan işbilmezler. Özellikle Rambo’nun daha aptalı olarak tarif edebileceğim Ozzy tam bir silah delisi. Derek ise filmin en renkli ka­rakteri. Uzaylıların lideri Lord Crumb’un sağ kolu olan Robert (Peter Jackson) ta­rafından bir uçurumdan aşağı atıldıktan sonra, kafası bir muz kabuğu gibi (ya da karpuz mu demeliyim?) açılıyor ve film boyunca beyninin yere düşen parçalarını toplayarak kafatasını bir bütün olarak muhafaza etmeye çabalıyor. Çok sevdiği elektrikli testeresi ile Crumb’un içini bo­şaltana kadar da huzura eremiyor. Uzay­lılar ise başka bir alem. Bu dünyanın dı­şından gelmekten başka hiç bir orjinal özelliği olmayan düşmanlarımız, ne yüksek teknoloji silahlara ne de süper güçlere sahipler. Ellerinden silahları alınınca bir çocuk kadar savunmasız kalan bu zavallı yaratıklar, Romero film­lerindeki zombileri anımsatan ağır aksak hareketleriyle başlı başına bir komedi unsuru. Başkanları Crumb hariç kendi başlarına karar verme yetisine de sahip olmayan bu mahlukların en iyi be­cerdikleri şeyse ölmek. Liderleri Lord Crumb ise filmdeki en aklı başında ka­rakter diyebiliriz. Dünyayı “boktan bir gezegen” olarak tanımlayan ve insanların onu korumak için bu kadar çaba gös­termesine bir türlü anlam veremeyen Crumb’un tek amacı temsilcisi olduğu galaksiler arası fast food restoranı, ‘Crumbs Crunchy Delights’ı, insan kanıy­la lezzetlendirdiği hamburgerlerle zengin etmek. Bunun için adamlarıyla birlikte toplayabildikleri kadar insan parçasını karton kutularına dolduruyorlar. Film­deki bir başka kötü karakter ise yine Jackson’ın canlandırdığı Robert. The Boys tarafından ilk yakalanan uzaylı ya da kahramanlarımızın deyimiyle “bastard” (piç), Derek’in yaptığı bilimsel deneylere (ayak tabanına çivi çakmak gibi) maruz kaldıktan sonra, Barry tarafından bir bıçakla boğazından duvara çivilenene kadar arsızca dehşet saçıyor.

Filmdeki tek kurban, olayların farkına varana kadar tek derdi kilise için yardım top­lamak olan peder Giles, uzaylılar tara­fından yakalandıktan sonra, film boyunca, içinde envai çeşit sebze bulunan su dolu bir kazanın içinde ağzında bir elma ile kurtarılmayı bekliyor. Bad Taste hiç kadın karakter olmayan bir film. Jackson bu mide kaldıran filmde gönüllü oy­nayacak bir kadın bulamamış olsa gerek. Düşük bütçesine rağmen, özel efekt­lerin filmde üzerine düşeni yaptığını söylenebilir. Özellikle uzaylıların insan suretinden gerçek şekillerine dönüştüğü ve Lord Crumb’un testere ile öldürül­düğü sahneler şok edici. Uzaylıların ken­di kustuklarını yemeleri ve bir koyunun hedefini şaşıran bir bazuka mermisiyle parçalanması gibi sahneler ise oldukça eğlendirici! Bad Taste’in oldukça sınırlı olanaklarla çekildiği göz önüne alınırsa, Peter Jackson’ın bu ilk filmi yeteneğini kanıtlaması açısından iyi bir film sayı­labilir. Eğlenmekten ve eğlendirmekten başka bir amacı olmadığı anlaşılan Jack­son, abartılı efektleri, detaysız ve basit anlatımı ile istediği sonucu elde etmiş görünüyor. Bugün artık bir gorefest kültü olan film Cannes Film Festivali’nde gösterildikten sonra, Uluslararası Paris Fantastik Filmler Festivali’nde en iyi film ödülü kazanmış. Gösterime girdiği sınırlı sayıdaki ülkede küçük çaplı skandallara yol açmış. Örneğin, İngiltere de film afişlerinin sokaklara asılması yasak­lanmış; İspanya’da seyircilerden bazıları koltuklara kustuğu için film zamanından önce gösterimden kaldırılmış. İnce bir mizah (!) anlayışınız ve sağlam bir mideniz varsa bu kanlı, komik ve saçma filmi ağzınızda kötü bir tadla, afiyetle seyredebilirsiniz!..

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ