Dilediğin şeylere dikkat et! Djinn - Wishmaster (1997)

Perfect Blue

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

Murat Akçıl

Yazarlarımız

YasinKarakaya

08 Temmuz 2009

21 Adet Yorum

21

Yönetmen : Satoshi Kon
Senaryo : Sadayuki Murai, Yoshikazu Takeuchi (Kitap)
Yapım:1997, Japonya Süre: 82 Dakika, Animasyon
Seslendirenler: Junko Iwao, Rica Matsumoto, Shinpachi Tsuji, Emi Shinohara

Perfect Blue, normal animelerden beklediğimiz grafik şiddet ve gore anlatım tarzını tersine çevirerek izleyiciyi şaşırtan bir yapıya sahip. Evet kan içeriyor fakat abartılı olmaktan çok aşırı gerçekçilikle besleniyor. Yani kopan kafalar kollar, tazyikle fışkıran kanlar yok. Ama kanlı sahneler yerli yerinde duruyor. Bu gerçekçiliğin belli sebepleri var kuşkusuz. Aslında normal bir film için yazılmış ve planları yapılmış senaryo, yapım şirketinin yangın sonucu büyük bir maddi kayba uğraması nedeniyle sinemaya aktarılamıyor. Mecburen düşük tutulan bütçe sonucunda gerçek oyunculardan oluşan film yerine anime yapılmasına karar veriliyor. İşte, izleyicide çizgi filmden çok gerçek bir film havasını uyandırması bu yüzden. Yönetmen de doğru bir seçim olmuş; Satoshi Kon daha sonraki filmleriyle de aşırı gerçekçi anlatım tarzının dışına çıkmamıştır.

Bir animasyondan beklenmeyecek kadar gerçekçi bir anlatıma sahip olması (her ne kadar koşulların zorlamasıyla verilmiş bir karar sonucu oluşmuş olsa da) Perfect Blue’yu kült bir film haline getiriyor. Anlatımını tarif etmek için hangi ustalar referans gösterilmiyor ki; Alfred Hitchcock, David Lynch and Philip K. Dick bunlardan bazıları. “Alfred Hitchcock Disney’de çalışsa ortaya böyle bir sonuç çıkardı” lafını sonuna kadar doğrulayan film; benim düşünceme göre Dario Argento’nın kanlı giallolarıyla David Lynch’in sürreel filmlerinin karışımından oluşmuş kusursuz bir hibrid.

Film başlı başına bir psikotik süreç (Kişilik Bölünmesi) üzerine inşa edilmiş. Üç kızdan oluşan J-pop grubu CHAM!ın solisti Mimarin (Mima) Kirigoe, şirin kabarık etekli, pembe kostümlü, orasında burasında kurdeleler olan bir pop idolüdür (bu çocuksu ve masum imajlı pop yıldızları “Aidoru” olarak adlandırılır). Bir panayır konseri sırasında grubu bırakmaya karar verdiğini söylediğinde hayranları çok üzülürler. Ama o bir oyuncu olmak istemektedir. Hayranı olduğu aktrist Eri Ochiai’nin başrolünde olduğu dizi Double Bind’da ilk rolünü alır. Sadece bir cümleden oluşan rolünün sırası geldiğinde, spotların aldatıcı ışığı altında Mima’da çözünmeler ilk emaresini göstermeye başlar. İlk saldırının tam da cümlesine girmek üzereyken gerçekleşmesi şaşırtıcıdır.

Dizinin isminin “Double Bind” olarak seçilmesi oldukça manidar. Psikolojik bir tanımlama olan bu olgu (çifte bağlam olarak Türkçe’leştirebiliriz), bir kişinin iki zıt ifade veya iletişim tarzı karşısında kaldığı ikilemi tanımlamak için kullanılıyor. Bir tür “İki ucu b*klu değnek” durumu yani. İnsanlar normalde iki iletişim yolu kullanırlar. Bunlardan biri verbal yani konuşarak iletişim, diğeri de vücut dilidir. Bu iletişim şekillerindeki uyumsuzluk kişide double bind durumu oluşturuyor. Şizofreninin gelişim aşamasında bir ön faktör olarak suçlanan bu dilemma, anne ile çocuğun ilk iletişim kurdukları noktadan itibaren gerçekleşebiliyor. Örneğin; bir anne çocuğuna “Seni seviyorum” diyerek başını öte tarafa çevirip suratını buruşturursa çocukta double bind gelişir, bu tavır karşısında ne düşüneceğini bilemez. Eğer annesini yalancılıkla suçlarsa ceza alacaktır, hiçbir şey söylemeden yatağına giderse sevgisizlik hissedecektir. Çocuğun bu double bind’dan kurtulmasının tek yolu gerçekliği reddederek annesinin onu sevdiğine kendisini inandırmasıdır. Ki bu gerçeklik kaybı giderek şizofreniye dönüşür. Bu bir teori tabii ki.

Dizinin filmde bir kavşak rolü oynadığı bir gerçek. Aidoru kimliğinden başka bir kimliğe geçmeye çalışan Mima’daki gerçeklik kaybını tetikleyen bu dizidir (dizide gerçekleşen olaylar aslında gerçekte olacakların bir önsezisi gibidir). Mima’nın, hayran olduğu aktrist Eri Ochiai’de neyi beğendiğine çok dikkat edin. Eri’nin verilen arada rol arkadaşıyla şakalaşırken “Motor!” anonsunu duyar duymaz rolüne bürünerek, kamera önünde canlandırdığı karakterin ciddiyetini kazanmasını takdir ediyor; “Sanki iki ayrı karaktermiş gibi.” Zaten filmin yapımcıları, Mima’nın eski imajından rahatsızdır, bunu Mima’nın menajeri Rumi Hidaka’ya belirtirler. Eğer dizide daha büyük bir rol almak istiyorsa Aidoru imajından ivedilikle sıyrılması gerekmektedir. Yani başka bir karaktere dönüşmenin yolu açılmıştır (depersonelizasyon).

Filmde bu bölünmüş kişiliğin klinik bulguları teker teker veriliyor. Zamanda atlamalar (eve geldiğinde akvaryumdaki balıkların öldüğünü görüyor. O kadar zaman geçmiş midir?), hafıza kayıpları, tekrarlayan zaman dilimleri (dejavu) ve unutkanlık hep bu kişilik bölünmesine işaret eden durumlar. Anlatım tarzının kendisinde de bir şizofrenik durum söz konusu. Mesela filmin başındaki konser sahnesinde, Mima’nın grubu bırakacağını anons ettiği sahne, parça parça geçişlerle paralel bir zaman dilimiyle beraber anlatılıyor. Bu paralel sahneler (Mima’nın markette alışveriş yapmasını veya metroyla eve dönmesini gösteren günlük vaziyetler) acaba konserden sonra mı, önce mi olmuştur tam olarak belli değil.

Mima’nın kendi benliği dışındaki sanal bir egoya sürüklenmesi, bizim de çokça muzdarip olduğumuz internet ortamıyla da destekleniyor. Bir hayranından şans eseri işittiği “Mima’nın Odası” adlı günlük blogda, kendisiyle ilgili özel bilgilere ulaşan Mima; durumlar karşısında hissettiği özel hislerin dahi burada yazıya döküldüğünü dehşetle farkediyor. Acaba bu sanal günlüğü kendisi mi tutmaktadır? Eğer o ise ne zaman yapmaktadır (hafıza kayıpları ve zamanda atlamalar sonucunda göremediğimiz ikincil bir kişiliği mi vardır?). Eğer o değilse kim onun hislerini bilebilir? Burada devreye kendisini gizli gizli her yerde takip eden röntgencisi Me-Mania giriyor. Seri katil prototipine uyan bu deforme suratlı itici adam, Mima’nın masum idollükten seksi kadınlığa geçiş sürecinden pek de memnun değil. Kızı saplantı haline getiren adam, sokaktaki adamın nabzını da tutuyor ve insanların düşüncelerinin Mima’nın star imajındaki evrilmeye paralel olarak değiştiğini gözlemliyor. Acaba herşeyden sorumlu Me-Mania mıdır yoksa sadece bir günah keçisi midir?

Aslında kendisine ait olmayan kendi sitesini, hayatının bir yansıması olarak takip eden Mima, birden yaşamının gerçek olmadığını hissediyor. Zira sanal ortamdaki Mima, asıl Mima olduğunu iddia etmektedir. Kızın kendisine yabancılaştığı veya paniğe kapıldığı anlarda bir gösterge olarak sunulan aynadan, camdan yansıyan aksi veya dijital ürünler satan bir dükkanın önünden geçerken televizyonlarda izlediği kaydı daha ileride yansıma olmaktan çıkarak Mima’nın “Doppelgänger”ine dönüşüyor (Doppelgänger, bir kişiliğin kötücül ikizi olarak tanımlanabilir. Örnek: Dr. Jekyll’ın Mr. Hyde’ı kendisinin Doppelgänger’idir). Bu ikiz Mima, hayalet gibi, havada asılı kalabiliyor. Aslında Mima’nın Aidoru imajının bir yansıması. Bu şirin görünümlü kız (ikinci Mima diyelim) karakterin aldığı kararlerdan pek memnun olmadığını, her fırsatta kızın karşısına çıkarak belirtiyor. Hatta yönetimi ele alıp gerçek Mima’nın yerine bazı davranışlarda bulunabiliyor.

Dizide oynamak için yapımcıların istediği şekilde evrimleşen Mima, menajeri ve dostu Rumi’yi dinlemeyerek bir hata yapıyor. Dizide genişletilen rolüne göre, striptiz yaparken seyircilerin toplu tecavüzüne uğrayan bir kızı canlandırması gerekiyor. Sahne çekimleri oldukça travmatize geçiyor ve Mima geri dönülmez bir noktaya geldiğini hissediyor. Daha seksi bir kadına evrimleşen imajı beslemek için erkek dergilerine çııplak poz dahi veriyor. Belki de bu hallüsinasyonlara, her ne kadar reddetse de, içten içe duyduğu suçluluk hissi yol açıyordur. Paranoya başlıyor; faksından “Hain” ithamları içeren mesajlar geliyor, küçücük dairelerle oluşturulmuş devasa apartmanların soğukluğunda, gökyüzündeki bir yıldız gibi ufak duran penceresinden izlendiği hissi yoğunlaşıyor. Acaba Aidoru imajı, kendisine karşı işlenen ihanet suçunun öcünü almak için özerkleşti mi?

Film bu psikolojik bazın üzerine oturtulmuş, ardarda işlenen oldukça kanlı cinayetler ve “katil kim” sorusu üzerine kurgulanmış bir tür giallo olarak da yorumlanabilir. Filmin sonuna dek izleyiciyi terse yatıran anlatım tarzı, güzel bir şekilde sonuca erişiyor. Erişiyor erişmesine de içimizde olanların gerçek olup olmadığına dair şüphe baki kalıyor. Belki de filmde anlatılan değil, dizide anlatılan gerçektir ya da dizi tamamen Mima’nın uydurmasıdır. Eğer Mima katil değilse, katil “ikili delilik” mi yaşamaktadır (çünkü böyle davranmasının altında Mima’nın egosunu paylaşmış olması gerekir). Herneyse, film hiçbirine yanıt vermeye tenezzül etmiyor. Ucu açık finali ile, başından beri hezeyana ortak ettiği seyircinin de katılımda bulunmasını destekliyor.

Gerçekten çok güzel bir film. Gerilimi, alt metninin sağlamlığı ve gore sahneleriyle bir bütün olarak değerlendirildiğinde klasikleşmesi için hiçbir eksiğinin olmadığını kanıtlıyor. Aldığı veya aday olduğu ödüller de bunu doğrular vaziyette… Sonuçta alt tarafı bir çizgi film diyebilirsiniz. O zaman izledikten sonra bir daha düşünmenizi tavsiye edeceğim size…

Werearethevelvets

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (21 Yorum)

YORUM YAZ