Eskiden iyilikle aldığımı, sonsuza dek intikam ile alacağım! Tooth Fairy - Darkness Falls (2003)

Tarihten Kısa Korku Öyküleri 3: Peçenek Cadısının Düğünü

Korku Hikayeleri

KonukYazar

15 Şubat 2013

2 Adet Yorum

2

Anlatırlar ki fi tarihinde bir kısım define avcısının yaşadığı bazı acayip hadiseler, cümle hazine müptelasına ve define meraklısına ibret olmuştur. İş bu hikayeyi dinleyenler yüreklerine doğan korkudan kurtulmak için kah tekke kapısında kah cami kapısında soluğu almışlar, ömürlerini duaya ve hayır işlerine vakfetmişlerdir. Biz bu hikayeyi hem Memalik-i Osmaniye’nin namlı meddahlarından işittik hem de bu olayı yaşadığını iddia eden kişiden dinledik. Sultan Selim Han-ı Salis (Üçüncü) devrinde yaşanılıp semai ve yeniçeri kahvelerinde yayılmıştır.

Şehr-i Kostantiniyye’nin ümerasından, ulemasından ve eşrafından bazı çelebiler, efendiler, Rumeli çayırlarında avcılıkla vakit geçirirler, muayyen zamanlarda yanlarında maiyetleri olduğu halde kah yayla kah tüfenkle çayırlarda ve ormanlarda avlanırlardı. İşte yine böyle bir av şenliği esnasında kim oldukları meçhul beş Kostantiniyye çelebisi, at sırtında Rumeli çayırlarına varmışlar. O tarihlerde bataklık yerlerde harami çeteleri de barındığından yoldan çok çıkmazlar, yol menzili içerisinde, köylerin karyelerin civarında ve genelde kalabalık olarak avlanırlarmış. Bu beş çelebi kah güneş çarpmasından kah susuzluktan bunalarak, karşılarına bir hayvan da çıkmayınca dinlenebilecekleri bir gölge altı aramışlar. Az gitmişler uz gitmişler bir köye rastlamışlar, köyün kahvesine geçip oturmuşlar. Kahvede başka avcılar, köylüler, gelip geçenler, seyyahlar, bezirganlar ve her türden insan varmış ki burası yola yakın kervanların inip kalktığı konaklardan biriymiş.

Kahvedekilerle ister istemez kimdir necidir gibisinden muhabbet açılmış, havadan sudan konuşmaya başlamışlar. Derken mevzu Rumeli köylülerinin hem anlatmaya hem aramaya pek meraklı oldukları define söylentilerinden açılmış. Her bir köylü kah uydurduğu kah atasından dostundan duyduğu binbir çeşit hazinelerin hikayelerini anlatmaya başlamış. Neler anlatılmazmış ki bu hazine sohbetlerinde. Kimi yerlerini söyler ama “alabilmek mümkün değildir” der, kimi senelerce arayıp bulamadığını söylerdi. Padişahların gömüsü, vezirlerin kelleleri kesilmeden önce sakladıkları servetler, Rum padişahları ve putperest kavimler döneminden kalma hazineler ve daha nice define anlatılırmış. Sanki görmüş gibi o hazinelerdeki altınları, gümüşleri, incileri, gerdanlıkları, avadanlıkları sırasıyla öyle bir anlatır öyle bir tarif ederlermiş ki hatta kaç deve yükü olduklarının sayısını bile söylerler, en sonunda dinleyenler dayanamaz “Tahrir defterine sen mi yazdın?” yahut “Cinler padişahının hazine ağası sen misin?” diyerek anlatan kişilerle alay ederlerdi.

Bu beş çelebi, henüz yaşça pek genç olduklarından bu hazine hikayelerinin görkemine kapılmışlar ve içlerine define merakı düşmüş. Öyle ya definecilik kumar gibi bir illettir, kişi bir kere yakalansa ömür boyu arar durur, bulsa bile bu sefer başka bir definenin peşine düşer. İşte bu beş çelebi avdan vazgeçmiş ve define bulmak için tekrar buluşmaya karar verip Kostantiniyye’ye dönmüşler. Anaları babaları define aramaya gitmemeleri hususunda onlara karşı çıkmış, hanımları istememiş zira malumdur ki definecilik uğursuz iştir, toprağa gömülen cinlerin perilerin malı sayılırmış derler, makbul sayılmaz. Kaç gün geçmiş bilinmez, bu beş çelebi yeniden buluşarak bu kez neredeyse şehr-i Edirne yakınlarına dek köy köy gezip defineci yahut define söylentileri aramışlar. Hiçbir netice alamamışlar, ne hikayelere güvenebilmişler ne de “güya mahir” definecilere. Bunlar yol yordam da bilmediklerinden uluorta define sorarlarmış, bu işin gizli saklı yapılabileceğini dahi akıl edememişler.

Derken az gitmişler uz gitmiş, ıssız bir orman kenarında harabe gibi görünen bir köy görmüşler. Köyün görüntüsü bir hayli garip ve korkutucuymuş. Evlerin çatısında baykuşlar, kara kediler, eşiklerinde çıyanlar, yılanlar, akrepler gezinmekteymiş. Evlerin çoğu boş gibiymiş, pencerelerine tahtalar çakılıymış. Tek bir ses bile duyulmuyormuş. Ancak evlerin önündeki çarıklardan, çizmelerden evlerde yaşayanlar olduğunu zannederek, fakir bir köy olduğu için bu halde olduğuna kanaat getirmişler. Nitekim köyün kahvesini, eşyalı, dayalı döşeli görünce yaşayan olduğu kesinleşmiş ama kahvede görünürde kimsecikler yokmuş. Gidip oturur oturmaz sanki yerden bitmiş gibi peyda olan kahveciyi görmüşler. Kahveci kısa boylu ama gülle gibi yuvarlak, iki yana sallana sallana yürüyen, yuvarlak suratlı değişik tipli bir ademmiş. Ayakları da yamru yumruymuş. Adam kendilerine tepsisinde kahve fincanlarıyla yaklaşmış ama içindeki kahvenin içinde solucan gezinir çamurlu toprak olduğunu görünce içleri bir tuhaf olmuş, hiçbir şey istemediklerini söylemişler. Fakirlikten toprak kaynatıp içerler herhalde diye düşünmüşler.

Kahveci koca adam suretine rağmen sanki çocuk sesi gibi bir sesle nereden gelip nereye gittiklerini sormuş, çelebiler ise define aramak için köy köy dolaştıklarını, işinde mahir bir define avcısı aradıklarını söylemişler. Eğer bulurlarsa köylerini de abat edebileceklerini de ilave etmişler. Kahveci, define lafını duyunca sanki bir şeye kızmış gibi kaşlarını çatarak define aramanın lanetli bir iş olduğunu, definelerin cinlerin malı ve peri kızlarının çeyizi olduğunu, bulanların bile bir fayda ummadığını söylemiş. Çelebiler yine de kısmetlerini bu işte aradıklarını, ömürlerinin sonuna dek hazine arayacaklarını, şayet bulurlarsa kendilerine de faydalarının dokunacağını söylemişler. Kahveci, kahveye arada bir tüm gömülü saklı şeyleri gören ve bilen birinin uğradığını yakın bir zamanda tekrar geleceğini, onun sayesinde aradıklarını bulacağını söylemiş.

Çelebiler lafların tuhaflığına şaşarken bir anda yine sanki yerden biter gibi kahveye kambur, çirkin bir cüce gelmiş. Bir elinde kendisiyle aynı boyda bir değnek, diğerine paslı bir kandil taşıyormuş. Üstünde başında kirli bir urba, başında kırmızı renkli ucu neredeyse yere dek uzanan bir kukuleta, hem korkutucu hem komik görünümlü bir garip ademmiş. Kahveciyle selamlaştıktan sonra adının Abdülharis olduğunu çelebilerin bir müşkülü olup olmadıklarını sormuş. Hazine aradıklarını öğrendikten sonra tam adamına geldiklerini, bulamayacağı define ve gömünün olmadığını söylemiş. Çelebiler o civarda veya başka bir yerde gömülü bir define olup olmadığını, kendisine de bundan pay vereceklerini hatta başka hazineler de olursa daha da fazla pay biçeceklerini söylemişler. Bunun üzerine Abüdlharis biraz düşünür gibi yaptıktan sonra başlatmış anlatmaya:

“-Bundan asırlarca evvel, bu topraklarda Rum padişahlığının hüküm sürdüğü dönemlerde, tarihlerde de bahsi geçen bir olay vuku buldu. Senesini bilmem, bir vakitler Peçenekler dedikleri göçer bir kabile, insanları ve hayvanlarıyla Meriç nehri civarını konak tutmuş. Bunların ok çeker at sürer yiğitleri, Bizans padişahını korkuya düşürmüş. Bunun üzerine Bizans padişahı, bu Peçeneklerin akrabası olan Kıpçakları bir hayli altın ve sihirbazla kandırdıktan sonra Peçenek yiğitlerinin üstüne sürmüş. Kanlı bir baskın olmuş derler. Peçenek gelinlerinin ve yiğitlerinin dökülen kanlarından Meriç nehri üç gün üç gece kızıl kan rengine kesilmiş. İşte bu baskın sırasında Peçeneklerin bir ecesi kırklara karışmış. Çeyiziyle birlikte cadıların arasına girmiş ve asırlardır kendisiyle evlenecek kısmeti beklemekteymiş. İşte bu cadının çeyizi, burada bir kuru ağaç dibinde gömülüdür onu kazıp çıkarırsanız hazine sizin olur. Öyle bir hazinedir ki içindeki bir gerdanlığın sırf üstündeki mücevheratı satsanız yedi sülaleniz çalışmadan ömür sürer, hele bir taç vardır onu satsa bir kişi herhangi bir memleketi içinde insanlarıyla satın alabilir!”

Abdülharis’in anlattığı altınların ve mücevherlerin içlerini bir hoş edip, hayallerindeki altın hırsının daha da körüklenmesi üzerine o hazineyi bulmak üzere cücenin peşine düşerek köyden ayrılmışlar. Öyle yürümüşler ki bir nice dere tepe aştıktan sonra neredeyse gün batmaya yüz tutmuş, bir vadiye gelmişler. Her tarafı yeşil bataklıkmış ki suyu kötü kokarmış, orasında burasında kurumuş ölü ağaçlarının gövdeleri yatarmış, ne olduklarını sadece kocakarıların bildiği sevgiliyi ayırmaya yarayan büyülü otlar biter, türlü çeşit böcek ve zamanın kadiminden bir nice yaratık bu sularda gezinirmiş.

Cücenin demesine göre etrafı her zaman sislerle kaplı bu tuhaf yer Peçenek cadısının bataklığı olduğundan, burada dolaşmaya hiçbir harami, eşkıya cesaret edemezmiş. Abdülharis’in gösterdiği, vadinin ortasında dalları kurumuş iskelete dönmüş kara suretli bir ağacın dibine gitmişler. Ağacın kovuğunda kızıl suretli, korkunç, koca gözlü, adamın ruhunu okurmuş gibi kötü kötü suratına bakan bir baykuş tünemiş bir halde durmaktaymış. Abdülharis’in gösterdiği yeri kazmaya başlamışlar.

Güneş kaybolmuş gece çökmüş, ortalığı gün gibi aydınlatan parlak bir ay doğmuş, yıldızlar sökün etmiş, o sırada bir sandık meydana çıkarmışlar. Sandığın kapağını açtıklarında gördükleri şey karşısında neredeyse akıllarını oynatacaklarmış. Altınlar, elmaslar, gümüşler, yakutlar, inciler, zümrütler, safirler, gerdanlıklar, küpeler, kolyeler, taçlar bir nice değerli şey sanki ateş gibi parlamaktaymış. Yanlarındaki çuvallara ellerinden geldiği kadarını doldurmaya başlamışlar. Ne olmuş bitmiş bir anda sanki her yerden davul zurna sesleri gelmeye başlamış. Abdülharis diğerlerine korkulu bir şekilde bakarak:

“-Eyvahlar olsun! Bunlar ecinnilerin düğün şenliğidir! Demek ki Peçenek cadısı kendisine damat buldu, düğün yapacak çeyizini almaya geliyor. Çabuk, onlar gelmeden çukuru kapatıp çalılara saklanalım çabuk!”

Alelacele çukurdan çıkıp, sandığı örtüp toprağı gelişigüzel çukura doldurmuşlar sesler yaklaşırken. Abdülharis’in gösterdiği, ağacı gören sık bir çalılığın içine saklanmışlar. Tam o sırada davul zurna sesleri artmış. Düğün alayı horonlar teperek, cirit atarak, şarkılar türküler eşliğinde kalabalık bir halde ağaca doğru gelmekteymiş. Çelebiler ömrü hayatlarında böyle korkunç şey görmemişler.

Kimler yokmuş ki düğün alayında? İnsanlara uykularında musallat olup onları boğmaya çalışan, kara suretli, yorgan gibi sürüne sürüne toprak üzerinde gezinir karabasanlar, atlarına ters binmiş cirit oynayan cinler, büyüleyici elbiseleri ve aşık eden bakışlarıyla güzel ve korkutucu acayip peri kızları, kah Agval türünden kah Saali cinlerden kah Afaritlerden bir sürü cin varmış düğün alayında.

Süslenip püslenerek düğüne gelmiş bir dudağı yerde bir dudağı gökte, şiş göbekli, kızıl saçlı, hamile kadınların ciğerini söküp yiyen alkarıları ve albastılar varmış. Onları bataklığın suyuna bata çıka yürüyerek gelen eciş bücüş görünümlü su nineleri takip etmekteymiş, açıkta duran yiyecek küplerine pisleyen ve insanları hasta eden congolozlar, koca karı görünüşünde eciş bücüş suretli sırtındaki bohçasında düğün hediyesi olarak yemeleri için çocuklarla bebekleri taşıyan ve hızla tüm yeryüzünü dolaşabilen Çarşambakarıları gelmekteymiş. Yine onları takiben ters ayaklı, tüm vücudu kıllı, dev görünüşlü, koca kafalı, mezarlardan ve harabelerinden çıkmış ölü eti yiyen ya da insan kanı içen gulyabanilerle, arkalarında kara kışın soğuğunu taşıyarak ellerinde insanların başını yaran taraklarla ince uzun boylu karakoncoloslar yürüyormuş.

Ardından tılsım yazar, efsun okur çirkin yaşlı kadın suretinde acuzeler ile düğün hediyesi olarak kadim çağlardan ölmüş kralların altınlarını taşıyan büyük ejderhalar ile kral mezarlarını koruyan tılsımlı akrepler ve yılanlar sürüne sürüne gelmekteymiş. Onların arkasında küplere binmiş bir halde uçarak gelen, çıplak gezen ve koca karı suretinde bulunmakla birlikte öbek öbek kirli saçları bellerine dek uzanan cadılarla, yaşarken kötülük edip öldükten sonra kabrinden fırlayıp insanlarının kanını içen korkunç suratlı sivri dişli hortlak taifesi yürümekteymiş. Onların da arkasında sürüsüne bereket, kah sürünen, kah sağa sola yalpalayarak yürüyen kah uçan tarlaguzanlar gelmekteymiş. Yanlarında dağlarda oturan veya göl diplerine yaşayan insan azmanı devlerle birlikte o devleri doğuran umacılar ve devanaları kasıla kasıla yürümekteymiş. Sırtlarında taşıdıkları çocuk ve bebek dolu çuvallarla yürüyen korkunç öcüler gelmekteymiş.

Saçlarından sarkan yosunlarla insanın suratına ölümünü görürmüş gibi bakan ince uzun kuyu kızlarıyla, dungangalar, su ve ateş perileri, aralarında sürekli fırtınalarla yıldırımlarla cenk eden Kafkas cadıları yürüyormuş. Başları kollarının altında ya da kayıp, mezardan çıkma Kesikbaşlar, saçlarını yerlerde sürüye sürüye gelen uzun örük saçlı ifritler, Kaf dağının ardından gelen asil görünümlü cin ve peri beyleri, sırtlarında çocuk dolu torbalar taşıyan kan emici Kırım cazuları yürüyormuş. Yetmiş iki buçuk milletin ecinnisi, gulyabanisi düğün alanına doğru gelmekteymiş.

Hemen görünmez eller tarafından dev ölü ağacın üstüne devlerin ve cadıların saçından örülme tılsımlı bir çadır germişler. Bunu yaparlarmış ki çevredeki insanlar düğün seslerini duysalar bile kendilerini görmesin diye. Yıldızlarla geceyi çadıra yaymışlar, yemek diye yedikleri çocukları, et ve kemik parçalarını, kanlı kaseleri etrafa dağıtmışlar, yanıp sönen yıldızlardan şenliğe kandiller, ışıklı süsler yapmışlar. Gelin alayı da, gelinle birlikte süslenip damadı karşılamak üzere gelmekteymiş. Gelin, alev yalazı renginde sarıya çalar saçlarıyla, gök gözlü, ak topuklu, beyaz incilerden giysilere bütünmüş, gümüşten işlemeli takılar takınmış, bir insanın görür görmez aşık olacağı peri kızlarının ortasında mezkur ağacın dibine doğru getirmekteymiş.

Çelebiler o korkulu duruma rağmen peri kızlarının ortasında süzülerek yürüyen Peçenek cadısının güzelliğine hayran kalmışlar ve seyre dalmışlar. Ömrü hayatlarında öyle bir güzelliği ne görmüşler ne de tarifini duymuşlar. Bal renginde saçları, ışık vurmuş altın yığını gibi parlamaktaymış. Gök gözlerinin elmas mı turkuaz mı olduğunu anlamadıkları bir renkte ışıltılar saçmakta olduğunu, ay ışığı altında kemik kadar beyaz teninin gümüş gibi ışıldadığını, bin divan şairini kahrından ölüme götürebilecek güzellikte periler soyundan gelme cadı yı ağacın dibine gelene dek seyretmişler. Üstünde gümüş işlemelerle kaplı, türlü çeşitli mücevher barındıran acayip bir düğün elbisesi varmış. Daha da süslemeye devam ediyorlarmış ki topuklarına dek uzanan saçlarına inciler, gümüşler asıyorlarmış. Bazıları da yılanlar, çıyanlar, sıçan kemikleri, bebek kafaları asıyormuş süs niyetine. Onun karşısındaki taraftan da damat geliyormuş. O civardaki göllerin birinin devi olan ve gölün dibindeki sarayında yaşayan, sihir ve tılsıma meraklı, korkunç suratlı, dev cüsseli ve boyu neredeyse göklere eren bir dudağı yerde bir dudağı gökte koca bir dev imiş damat. Yanında da kürklü postuna bürünmüş, kurumlana kurumlana yürüyen, saçı yerleri süpüren, kara suretli kocaman ağızlı umacı anası geliyormuş.

Peçenek cadısının emriyle çeyizi olan sandık topraktan ifritler tarafından çıkartılmış. O sırada sanki her bir şeyi anlamış gibi Peçenek cadısı korkunç bir çığlık koyuvermiş. Tüm düğün alayı seslerini kesip yeri göğü tutan çığlığa kulak vermişler. Peçenek cadısı bağırmış:

“-Bu sandık insan kokuyor! Taze, kanlı canlı insan! Benim çeyizime el uzatmışlar! Kimdir benim çeyizime el uzatan?”

Tam o sırada ağaç kovuğundaki korkunç bakışlı baykuş sanki bir insanmış gibi dile gelip çirkin sesiyle ötmüş:

“-Altınları çaldılar çalılara saklandılar! Altınları çaldılar çalılara saklandılar! Altınları çaldılar çalılara saklandılar!”
O sırada beş çelebiyi birden muazzam bir korku basmış. Abdülharis:

“-Ahmak insanoğlu! Ahalisinin cinler periler olduğu metruk köye geldin ders almadın. Çamurdan kahve içen gulyabani soyundan ters ayaklı kahveciden şüphelenmedin. Benim suretimden adımdan şüphelenmedin. Kör hırsının ve hazine aramanın kurbanı oldun. Arayan belasını bulur derler, ben kaçar giderim bu yedi düvelin ecinnisi gulyabanisi sizin etlerinizi kemiklerinden sıyırıp gözlerinizi ayaklarınızı bağlasınlar ancak o zaman akıllanırsınız!” demiş ve o anda toprağa dönüşerek toza toprağa karışmış.

Çelebiler sanki korkulu bir düşteymişçesine kollarını çimdiklemişler ama anlamışlar ki gerçekten dört bir yanları ecinnilerle dolu. Nasıl güç bulmuşlarsa bulmuşlar, çığlık çığlığa çalılardan çıkarak koşmaya başlamışlar. Dünya tepelerine yıkılmış, yıldırımlar saçılmış, rüzgar esmiş. Cadılar, periler, devler hep peşlerine düşmüşler. Hele o korkunç göl devi ile onun umacı anası, yeri göğü titreterek, hırsız diye arkalarından korkunç sesleriyle bağrışarak arkalarından koşmuşlar.

Beş çelebi ne yapmış ne etmiş az gitmiş uz gitmiş her nasılsa düğün alayından kurtulmuş. Gecenin ortasında bir de bakmışlar geldikleri yer eski bir mezarlık. Tam köy alayından kurtulduk derken bir bakmışlar mezarları eşelemekte olan bir kaç gulyabani doğrulmuş bağırışmışlar:

“-Bu geceki nasibimiz beş taze insan! Beş taze insan!”
“-Taze taze de yenilmez ki! Taze taze de yenilmez ki!”
“-Öldürür de gömeriz! Çürütür öyle yeriz! Öldürür de gömeriz! Çürütür öyle yeriz!”

Bu bağırtıların ardından gulyabaniler sürüne sürüne mezarlıktan çıkmaya başlamış, kanın kokusunu alan korkunç suratlı hortlaklar sivri dişlerini yalayarak mezarlarından dışarı uğramışlar, cadılar bile insan eti diye topraktan sıyrılıp bedene gelmişler. Beş çelebi bir başka korkunun koynunda konuşamaz bir halde oradan da kaçmışlar. Korkunun bedenlerine verdiği güçten olsa gerek takatleri yetmiş uzaklara varmışlar. Mezarlıkta denk geldikleri gulyabanilerden kaçıp kurtulmuşlar. Bu kez bir de bakmışlar geldikleri yer sık ağaçlı bir orman. Orada da ağaçlar “Hırsızlar! Hırsızlar” diye hışırdayıp çatırdamaya başlayıp kuru dallarını el kol gibi sallayarak üzerlerine uğrayınca akılları başlarından gitmiş.

Akıllarının son deminde nereye gittiklerini bilmeden deli gibi koşmuşlar. Eğer sağ salim bir insan köyüne varsalar kurtulacaklarını varsaymışlar. Az gitmişler uz gitmişler gözlerine tuhaf halde tanıdık gelen bir köye varmışlar. Bu gündüz geldikleri köymüş. Adımlarını atar atmaz evlerin kapıları pencereleri çarpılıp kapanmaya “Hırsızlar! Hırsızlar!” diye dile gelerek bağırmaya başlamış. Kahveci suretinde gördükleri kişi, sivri dişlerini şapırdata şapırdata ardında bir dolu kendi gibi yavrusuyla yamru yumru yürüyerek üstlerine yürüyünce çelebiler çıldırmışlar. O korkuyla bir eve güç bela girmişler ama bu sefer akreplerle yılanlar, çıyanlar musallat olmuşlar. Üstlerine başlarına haşereler yapışmadan oradan kaçıp bir başka eve girmişler. Orada da insan gibi konuşan kedilerden bir sürü “Hırsızlar! Hırsızlar!” diye Çelebilerin üzerine atılmış. Büyük bir korkuyla oradan kaçıp başka bir eve girmeye çalışırken baykuşlarla yarasalar, kargalarla kuzgunlar saldırmışlar bu kez “Hırsızlar! Hırsızlar!” diye insan gibi bağırıyorlarmış. Köyden dışarı uğramışlar akıllarının son deminde. Bir dere kenarına denk gelmişler. Dere boyunu takip edip Edirne şehrine vasıl olmakmış amaçları. Bu kez de dereden kafasını deniz kızları çıkarıp, kuyruklarını sallayarak “Hırsızlar burada! Hırsızlar burada!” diye bağırınca tekrar orman içlerine doğru koşmak mecburiyetinde kalmışlar.

Gece boyu öyle yerler öyle köyler görmüşler ki insan gözüyle görmek mümkün değildir derler. Kesikbaşlardan oluşan köy, ahalisi ceset yiyen gulyabanilerden oluşma mezra, içlerinde hala canlı ejderhaların sürünerek gezindiği lanetli tılsımlı kral mezarları, bin yaşına o gece erip kanatlanarak göğe uçan ejderhaya dönüşen yılanlar, ters ata binenler, düğün alayından gelenler.

Her nasılsa akıllarını muhafaza etmeyi başarıp can havliyle kurtulabilmişler, ağızlarında dualar, altınları geri atmalarına rağmen ecinniler peşlerini bırakmamışlar. En son bakmışlar dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyorlar, ecinniler yollarını bile değiştirebiliyorlar. Yine denk gele gele o bataklık dibindeki dev ağacın önüne gelmişler. Hazineyi çıkardıkları yerin dibine. Düğün alayı etraflarını sarmış, mahkeme isteriz diye aralarında homurdanmışlar. Peçenek cadısı, hamile kadına çocuk düşürtecek denli ürkünç karanlığın içerisinden çıkıp gelerek çelebilerin üzerine uğramış. Öyle bir uğramış ki çelebiler analarından doğdukları güne lanet etmişler, çarpılmışlar, marazlı olmuşlar. Koşabilen yine koşmuş kaçabilen yine kaçmış. Ama nereye varsalar hep ordalarmış, hep korkutulmuşlar. Akıllara hayallere sığmayacak şeyler görmüşler sabaha kadar. Kabuslardan kabus, dehşetlerden dehşet seçmişler desek yeridir. Ölüp dirilmişler, toprağın altına girip yeniden çıkmışlar türlü çeşitli musibetle yüz yüze gelmişler.

Bu noktada, hikaye anlatanlar çeşitli şeyler ilave ederler hikayeye ama asıl hikaye, o olayı ilk aktaran kişiye göre böyle sonlanır.

Derler ki gece boyu nereye varsalar gözlerine görünmüşler, korkutmuşlar, parça parça söküp akıllarını almışlar, akılları burunlarından gözlerinden akıp gitmiş. Ne konuşmaya ne yürümeye takatleri kalmamış. Dilleri tutulmuş, gözlerine perde inmiş, elden ayaktan kesilmişler. Rivayet odur ki, düğün alayı altınları alıp her bir altın karşılığı onları korkudan halde hale sokmuş, ellerini ayaklarını bağlamış, gözlerini çıkarmış, akıllarını almış hem kısmetleri hem basiretleri bağlanmış. Sabaha doğru tarla sürmeye giden çiftçiler bulmuşlar beş çelebiyi. Delirdiklerini görüp hoca çağırmışlar ki o da “Bunlar artık iflah olmaz, bunları tımarhaneye kapamak gerek!” deyince bu beş çelebiyi Edirne’deki Sultan Bayezid Külliyesinin bimarhanesine göndermişler.

Hikayeyi nakleden ilk kişi, bu beş çelebiden biri olup daha az altın aldığı için aklını az çok koruyabilen, diğerlerinin ve kendisinin başına gelenleri anlatan kişidir. Onun anlatmasına göre, kendi aklını kurtarabilmiş ama diğerleri ölene dek iflah olmamışlar. Bu kurtulan çelebi de hikayeyi böyle anlatır. Kimine göre ise bu hikayenin anlatanı belirsizdir. O beş çelebiden biri olduğunu söyleyen adem hakikaten delidir ama hikayeyi yaşamamıştır, ancak bu anlatılan hadise gerçektir derler. Kimine göre ise hikaye tamamen uydurmadır, uyduran da Edirne bimarhanesindeki bu delidir. Doğrusu yanlışı, eğrisi düzgünü bilinmez ya biz hikayeyi aktartmışızdır.

Korkucu.com için yazan Mehmet Berk YALTIRIK

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Konuk Yazar

Tüm Yazıları
Yazılarıyla sitemize katkıda bulunan konuk yazarlarımız.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ