Kanımdan iç ve sonsuza kadar yaşa... Interview with the Vampire (1994)

Onur Tukel ile Röportaj

RÖPORTAJLAR

YasinKarakaya

25 Şubat 2010

8 Adet Yorum

8

Amerika’da doğup büyüyen ve yine orada sinema eğitimi alan Türk yönetmen Onur TUKEL sitemizin konuğu oluyor. Yönetmen, özellikle Troma filmlerinden hoşlananların ilgi odağı olacaktır zira kısa filmlerinin yanısıra ‘Sergio Lapel’s Drawing Blood’ isminde uzun metraj bir troma filmi de mevcut. Sitemiz yazarlarından Fatih Danacı’nın isteğini kırmayan Onur Tukel’e ve röportajı ingilizce olarak yapıp bizim için çeviren Fatih Danacı’ya teşekkür ediyoruz.

Korku Sitesi: Öncelikle Onur TUKEL kimdir?

Onur Tukel: Kendimi çoğunlukla kimliği olmayan biri olarak tanımlarım. Bu kulağa ilginç gibi gelebilir ama hissettiklerim böyle. Amerika’da doğdum, haliyle Amerikalı’yım. Ancak annem ve babam Türk, bu da pek tabi ki Türk olduğum anlamına geliyor. Türkçe konuşamadığımdan dolayı kendimi Türk olarak görmem belki doğru değil, her ne kadar pek çok Türk insanla ilişkilerim olsa da. İzmir’i ziyaret ettiğimde –ki ailem İzmirlidir- kuzenlerime karşı çok yakın hissederim kendimi, ülke ve kültürle derin bir bağ yaşarım. Ancak Türkçe iletişim kuramamak çok sinir bozucu. Yıllardır öğrenmeye çalışıyorum ancak zor bir dil. Bu noktada uzun bir süre Türkiye’de yaşamak istiyorum ve Türkçeyi öğrenmeye odaklanmalıyım. Öğrenebileceğim tek yol bu. Ancak önce bitirmem gereken pek çok proje var. Birkaç yıldır bir grafik roman üzerinde çalışıyorum. Çocuk kitapları yazıyorum ve çiziyorum. Müzik klibi ve canlı çekim yapımlar yönettim. Gitar çalıyorum ve şarkı besteliyorum. Yaratıcı projeleri seviyorum. Bu yüzden sanırım kendimi bir sanatçı olarak tanımlayabilirim, iyi bir sanatçı değil, yalnızca bir sanatçı.

K.S.: Çok yönlü bir kişiliksiniz. Animasyondan, çizgi roman çizerliğine; yazarlıktan, sinema filmi yönetmenliğine kadar pek çok alanda ürünler veriyorsunuz. Tüm bunları yapabilmek için hangi eğitimleri aldınız?

O:T.: Chapel Hill’de bulunan North Carolina Üniversitesi’ne gittim. Orada hem film hem de grafik tasarımı üzerine eğitim aldım. Birkaç edebiyat dersi, çizim dersi, film, drama ve oyunculuk dersi aldım ancak çok ciddiye almadım. Kızlar ve alkolle daha çok ilgiliydim. Okul bittikten sonra iyi bir iş bulmak için hazır değildim ve bu yüzden film yapma işini daha ciddiye aldım. Pek çok filmin yapıldığı küçük bir sahil kasabasına taşındım. Film endüstrisinde çalışan ve bağımsız filmler yapan bazı sanatçı ve profesyonellerle tanıştım. Benim için büyük bir ilham kaynağı oldular. Altı yılda üç film yaptım. Benim asıl eğitimim bu oldu. Bu filmlerden para kazanmadım ve günlük bir işte çalışmak zorunda kaldım. Ufak bir televizyon istasyonunda grafik tasarımcısı olarak iş bulduğum için şanslıydım. Animasyonu da burada öğrendim.

K.S.: Peki kendinizi daha çok hangi alana yakın hissediyorsunuz?

O:T.: Son birkaç yıldır çizgi roman ve çocuk kitapları üzerine yoğunlaşıyorum ve bunları yapmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Bir kitap yazmak film yapmaktan çok daha kolay. Paraya, oyunculara, provaya, ekip bulmaya, mekan bulmaya, dağıtımcı bulmaya ihtiyacınız yok. Eğer yeterince paran yoksa film yapmak çok stresli. Çocuk kitabı yazmak ve çizgi roman çizmek için ise çok paraya ihtiyacın yok. Yalnızca kalem, kağıt ve renkli kalem. Türk çizgi roman ve çizgi filmlerinden çok etkilendim. Ne zaman İzmir’i ziyaret etsem çok sayıda çizgi roman ve dergi alırım (Atom, Manyak, Lombak, Leman, Penguen ve Kemik). İçindeki çizimler muhteşem. Çizerleri çok yetenekli. İzmir’deyken aynı zamanda grafik roman da alırdım. Birkaç yıl önce “Kaldırım Destanı” diye 5 kitaplık bir seri aldım. Onun içindeki çalışmaları seviyorum. Semih Balcıoğlu’nun basit ama güzel olan çalışmalarını seviyorum. Ve Bahadır Baruter’in çalışmaları beni çok etkiliyor! Hepsi bana ilham veriyor. Fakat bazen çizgi roman ve çocuk kitapları yalnızlık gerektiren bir sanattır. Bir kitap üzerinde çalışırken kendimi dış dünyadan soyutlarım. Bu yüzden film yapmayı özlerim. Film işi, bir cemiyet işidir, pek çok farklı insanla çalışmak demektir. Muhteşem bir şeydir ve heyecan vericidir. Eğer en çok mutlu olduğum anı düşünecek olursam muhakkak film yaptığım zamanlardır, bu yüzden benim favori sanat dalım sinemadır. Animasyon da beni heyecanlandırır çünkü film ve illüstrasyonun birleşimidir. Bu yüzden animasyon yapmaktan da hoşlanırım. Ancak çok fazla zaman isteyen ve zahmetli bir iştir, bu yüzden artık çok fazla yapmıyorum.

Robert Silverberg’in kısa hikayesinden uyarlanan ‘THE WEREWOLF GAMBIT’

K.S.: Sinema merakınız nereden geliyor?

O:T.: Gençken okumak için çok fazla zaman harcamıyordum. Onun yerine film izliyordum. Hergün ve her zaman! Beş yaşındayken sinemada Steven Spielberg’un “JAWS” filmini gördüğümü hatırlıyorum. İnanılmazdı. Genç bir çocukken belki yüz kez televizyonda izlemişimdir. Çocukluk ve yeniyetme zamanlarımda korku filmlerine bayılıyordum. “Slasher” tarzı filmler favorimdi. Özellikle John Carpenter’ın “Halloween” filmine bayılırdım. Genç bir çocuk için korkunç bir film. “Friday the 13th” filmine de bayılırdım. Arkadaşlarımla birlikte izleyip gülerdik. Jason Voorhes’in kurbanlarını öldürme sahnelerini izlemek çok eğlenceliydi. Ortaokulda, arkadaşlarım ve ben bir arkadaşımızın kamerası ile saçma filmler yapmaya başladık. İlk filmimizin adı “Camp Out with Death!” di. Üniversiteye girdikten sonra ise daha ciddi filmleri – yabancı filmler, bağımsız filmler- keşfettim ve korku filmlerine ilgim azaldı.

K.S.: Sitemiz korku sineması ve tarihi ile ilgileniyor. Korku sineması ile aranız nasıldır? Bu alanda sizi etkileyen yönetmenler var mıdır?

O.T.: Artık çok fazla korku filmi izlemiyorum. Eğer bazen ilginç bir şey bulursam o zaman izliyorum. Örneğin, “The Wolf Man”in 2010 versiyonunu gördüm. Genç bir çocukken Lon Chaney, Jr. oynadığı 1941 versiyonunu hatırlıyorum. “An American Werewolf in London” de favori filmlerimden biriydi. Kurt adamları seviyorum. Bence bir adamın kurt adam folkloru ile bağ kurması çok kolay. İçimde çok fazla öfke ve hiddet var. Onu bir şekilde dışarıya akıtmak önemli, özellikle sanat yolu ile. İçimde kötü şeyler yapabilecek bir canavar var. Aynı zamanda büyük bir “slasher” filmleri hayranıydım. John Carpenter’ın “Halloween” filmi favori filmimdi. Hikayedeki sadeliği seviyordum. Beyaz maskeli bir adam Cadılar Bayramında insanları öldürüyor. Hepsi bu kadar. Ancak çok korkutucu, özellikle müzik. Ve Doktor Loomis rolündeki Donald Pleasance muhteşem. Michael Myers’dan şöyle bahsediyor: “şeytan… gözlerinin ardından hiçbir şey görmez. Hiçbir duyguyu da”. Şeytanın hiçbir mantık ve açıklamaya ihtiyaç duymadan var olması düşüncesi çok güzel. Michael Myers öldürmeyi seviyor. Hepsi bu aslında. Tıpkı beyaz köpek balığı gibi. Bu bana Jaws filminden balıkçı Quint (Robert Shaw)’in büyük köpek balığının gözlerinden bahsettiği sahneyi hatırlatıyor. Onları şöyle tanımlıyordu: “siyah… oyuncak bir bebeğin gözleri gibi”. Michael Myers, Jaws ve kurtadamlar yüzünden bugün artık korku filmleri konusunda takıntılıyım.

Michael Myers Meets His Match – Kısa film (1996)

K.S.: Belki zor bir soru olabilir ama filmlerinizi kendi ağzınızdan tanımlayabilir misiniz?

O.T.: Benim ilk uzun metraj filmim, “House of Pancakes” dir. Film, bir adam ve kadının akşam yemekleri esnasında komşuları tarafından yemeklerinin sürekli bölünmesini anlatıyor. Gecenin sonunda romantik akşam yemeği, manyak ve kaçıklardan oluşan bir partiye dönüşüyor. Film; aşk, komedi, korku, dram ve gizem barındırıyor. Tahmin etmek zor ve çokça dönüşler yapıyor. Film yaparken kullandığım şablon budur. Tahmin edilemeyen şeyleri severim. Seyircinin olayların nereye gideceğini bilmesini çok sevmem. “Sergio Lapel’s Drawing Blood”ın başta bir korku filmi olarak başlayıp, ikinci yarısında komedi olmasının nedeni de bu. Türleri karıştırmayı seviyorum. 15 yıl önce, John Carpenter’ın “Halloween” filmini temel alarak “Michael Myers Meets His Match” adında kısa bir film yapmıştım. En iyi filmim olan “Ding-a-ling-LESS” ise penisi olmayan bir adamı anlatan romantik komedidir. Bu filmde türleri karıştırmadım, mümkün olduğunca benzersiz yapmamaya çalıştım, daha önce izlediğim hiçbir şeye benzemeyen, pek tabiî ki de tahmin edilemeyen. Son filmim olan “The Pigs” ise pek çok türün karışımından oluşuyor. Komedi, “slasher”, dram ve toplumsal taşlama içerir. Filmi yaparken kötü bir tecrübe yaşadım. Bu birkaç yıldır film yapmama nedenim. Aynı zamanda “Sergio Lapel” ismini kullanmamın nedenlerinden biri.

K.S.: Evet, biraz bundan bahsedelim. Drawing Blood adında 1999 yapımı bir vampir filminiz var. Filmin hem senaristi hem de yönetmeni siz olmanıza rağmen isim olarak Sergio Lapel ismini kullandınız. Peki bu neden nedir? Kısaca filmin yapım hikayesi nedir?

O.T.: Artık anonim olarak bilinmek çok kolay. İnternette herkesin sahte bir ismi var. İnsanlar istediği şeyleri yazıyor ve sahte maskeleri arkasına saklanıyor. Belki de “Drawing Blood”ı yaparken düşündüğüm şey buydu. Sergio Lapel ismi arkasına gizleniyordum çünkü film çok iyi değildi. Filmden şimdi gurur duyuyorum çünkü geçmişimi temsil ediyor, film yapmayı arzuladığım zamanları. 26 yaşındaydım. Hırslıydım, bilgiliydim. Heyecanlı zamanlardı. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Bir çok film yapmayı düşünüyordum, hatta büyük bir Hollywood filmi bile. Aynı zamanda çıplaklığı barındıran bir korku filminde adımın geçmesini de istemiyordum. İnsanların beni porno yapan bir yönetmen olarak düşüneceğini tahmin ediyordum. Bu aptalcaydı. Keşke filmde kendi ismimi kullansaydım.

Bence sorunuzun yanıtı ilk sorunuz ile bağlantılı. “Onur Tukel kimdir?” söylediğim gibi, gerçek bir kimliğe sahip değilim. “Drawing Blood” ve “The Big” filmlerinde Sergio Lapel ismi ile yönettim. “Drawing Blood” un senaryosunda ise Noel Anderon ismini kullandım. Yıllar önce çocuklar için yazdığım ve yönettiğim “Let’s Go Shopping with Read-a-Roo” adında bir televizyon şovu vardı. Şarkılardan, kuklalardan ve animasyondan oluşuyordu. Yine gerçek ismimi kullanmadım. Kullandığım isim “Kukla Thomas” dı. Kukla bildiğiniz gibi Türkçe kelime, Thomas ise annemin kızlık soyadı. Amerika’da çoğu insan soyadımı “Tukel” değil de “Turkel” olduğunu düşünüyor. İşte kim olduğumu bilmememe rağmen, pek çok ismim var.

‘Sergio Lapel’s Drawing Blood’ Poster (1999)

K.S.: Bir korku filmi projesinde neden vampirleri seçtiniz?

O.T.: Bağımsız bir yönetmen olarak, korku filminin sağlayacağı kazanç çok kolaydır. Asla vampirlerin büyük bir hayranı olmadım. Kurtadamları tercih ederim. Ancak para olmadan kurtadam filmi yapmak zor. Makyaj ve görsel efekt için paraya ihtiyaç vardır. Vampirler için ise yalnızca dişler yeterlidir. Aynı zamanda filme çıplaklık da eklemek istedim, çünkü ticari başarısına katkı sağlıyor. Bu yüzden kan ile çıplak modelleri çizen bir vampir hakkında senaryo yazdım. Basit ama çok fazla istismar etmeden bir korku filminde çıplaklığı kullanabilmemin akıllıca bir yoluydu. Ancak film gerçekten istismar filmi. Zaten açılış sahnesi bir kadının üstündeki kıyafetlerini çıkarması ile başlıyor.

K.S.: Amerika’da yaşayan Türk bir yönetmen olarak Amerikalı korku sineması seyircilerin profilini değerlendirebilir misiniz?

O.T.: Bugünkü profili tanımlayamam ancak gençken ki zamanlarıma benzediğini varsayabilirim. 12-30 yaş arasındaki erkekler.

Fakat Amerikan seyircisinin işkenceye karşı bir ilgisi var gibi gözüküyor. Gençken izlediğim filmlerin şimdiki filmler kadar vahşi ve kanlı olduğunu hatırlamıyorum. Örneğin “Saw” filmleri. Ve “Hostel”. Bu filmler bir hayli sadist ve hiç mizah barındırmıyor. Belki Amerikalılar 11 Eylül saldırısından sonra korkuya karşı hissizleşmiş olabilir. Filmlerimde mizah kullanmayı severim, bu işi eğlenceli hale getirir. Korku kaçışın bir çeşidi olmalı. Suspenseful olmalı, tamam, ama eğlence de içermeli. “Sergio Lapel’s Drawing Blood” filmini dağıtan “Troma Films” yıllardır komedi korkuyu yapıyor. Filmleri korkunç ve kanlı ama aynı zamanda da absürt. Bu yüzden onları ciddiye almazsın. Troma’dan çıkan bazı filmler zekicedir. Türk korku seyircileri Troma başkanı olan Loyd Kaufman’ı ne kadar bilir bilemeyeceğim ancak çok ilginç bir yönetmendir. 30 yıldan fazladır film yapımcısı olarak çalışıyor.

K.S.: Uzak bir tarihte Türkiye’de yapmak istediğiniz projeler var mıdır?

O.T.: Geçen yıl iki yetenekli oyuncu ile kısa bir film çektim. Biri yazar/aktör Tuna Yılmaz. Onunla birkaç yıl önce İzmir kısa film festivalinde tanışmıştım. Onu takdir ediyorum doğrusu. Gerçek bir sinema aşığı ve inanılmaz zeki biri. David Lynch hakkında yazdığı “Bir David Lynch Kitabı” adlı kitabı var, tüm dünyayı dolaşarak fim festivallerine katılıyor, film izliyor ve yazılar yazıyor. Diğer oyuncu ise kuzenim Gülşah Fidan. Birkaç yıldır sahne oyunlarında oynuyor ve yeteneğini insanlara göstermek için onunla kısa film yapmak istedim. Bu yüzden kısa bir senaryo yazdım ve kuzenim İlkim Gülmez tercüme ederek bir öğleden sonra barda hepimiz filmi çektik. Temel olarak iki insanın konuşması hakkındadır. Türkler konuşmayı seviyor. Gülşah’ın gözlerine, yüzüne ve kelimelerine odaklanmak istedim. Bence gözleri yaşam dolu. Mükemmel bir oyuncu, otantik ve çok doğal.

Kısa filmin adı “Tatlı Hayat”. Konuşmalar Türkçe. Çok güzel bir dil. Hayalim bir gün İzmir’de film yapmak. Pek çok insanın yardımına ihtiyacım olacak. Ancak pek çok arkadaşım ve ailemin Türkiye’de olmasından dolayı şanslıyım. Bana destek olurlar. Belki bir korku filmi olur. Ya da bir drama. Ya da komedi. Belki de hepsi. Türkiye’de çok az vampir filmi olduğunu (2 tane) söylemiştin. Türk bir vampir filmi yapmak eğlenceli olabilir.

Tatlı Hayat (Yazan ve yöneten Onur Tukel…Oynayan İlkim Gülmez)

K.S.: Sitemizi inceleme fırsatınız oldu mu (www.korkucu.com) ? Sitemizi nasıl buldunuz?

O.T.: Site gerçekten muhteşem. Keşke okuyabilseydim!!! Siteye yardım eden herkes Türkiye’de bir korku filmi yapmalı. Hepiniz korku türüne çok bağlı gözüküyorsunuz. Ayrıca sitenin genel görünümü mükemmel yapılmış. İçinde olmaktan dolayı mutluluk duyuyorum. Çok hak etmiyorum!

K.S.: Son olarak korkusitesi ve takipçilerine iletmek istediğiniz bir şey var mı?

O.T.: Türkiye’deki bağımsız filmlere çok aşina değilim. İzmir Film Festivalinde 3 yıl önce birkaç kısa film gördüm ve muhteşemdiler. Umarım bağımsız film yapımcılığı gelişir. Amerika’da Türk filmi bulmak zor. Bu şansız bir durum çünkü Türk kültürü çok zengin. İnsanların söyleyeceği çok şey var. Felsefi, politik olduğu kadar da hırslılar. Mükemmel bir ülke. Aynı zamanda çok fazla huzursuzluk ve hayal kırıklığı da var. Bu pek tabiî ki her yerde vardır. Bu korkunun bizi neden birbirimize bağladığının da bir göstergesidir. Çok farklı formları vardır. Etrafında olan ve onaylamadığın şeyleri protesto etmenin gizli bir yoludur. Kötüler ve şeytanlar her yerdedir. Sinema onlarla savaşmanın bir yoludur.

K.S.: Teşekkürler. Yeni projenizde başarılar…

O.T.: Röportaj için çok teşekkürler. Kitabında ve internet sitenizde başarılar!

Yönetmenin websitesi için;  www.simiannation.com

Hazırlayan: Fatih DANACI – Şubat 2009

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Yasin Karakaya

Tüm Yazıları
9 Eylül 1977’de İstanbul’da doğdu. İlkokuldan Üniversiteye kadar ki eğitimini burada tamamladı. Korku filmlerine olan ilgisini ilk defa memleketi Aydın’da ki bir kahvehanede videodan izlediği Elm Sokağında Kabus filmi ile keşfetti. O sıralar 8 yaşındaydı. 80’lerin kanlı video kültürü ile yoğrulan beyni ilerde yapacağı bu site için ilk kıvılcımı çakmıştı bile. Bundan sonraki dönemde korku sineması ile ilgili herşeyle ilgilenmeye başladı. Geniş bir film arşivi ve korku figürleri koleksiyonu yapmaya başladı. 2003 yılında tamamen kendi çabasıyla korkucu.com sitesini kurdu. 5 yıl boyunca kendi yağı ile kavrulmaya çalışsa da pek başarılı olamadı ve bu konuda tıpkı kendisi gibi rahatsız ve inatçı olan Murat Özkan ile tanıştı. İkili 2008 yılında Murat Özkan’a ait olan Gerilimhatti.com sitesi ile korkucu.com’u birleştirme kararı aldı…

Yorumlar (8 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.