Prime Time'a hoş geldin, sürtük! Freddy Krueger - A Nightmare On Elm Street 3: Dream Warriors (1987)

Ölüler Ülkesi hakkında

Kamera Arkası

MuratÖzkan

17 Ekim 2008

0 Adet Yorum

0

Ölüler Ülkesi, George A. Romero nun henüz 28 yaşındayken, çok küçük bir bütçeyle çektiği Yaşayan Ölülerin Gecesi (Night of the Living Dead) filmiyle başlayan ve 1978′de Ölülerin Şafağı (Dawn of the Dead) ile 1985′te Ölülerin Günü (Day of the Dead) filmleriyle devam eden zombi üçlemesine eklenen yeni bir halka. Bu filme gelinceye dek çektiği üç filmle, zombi filmlerini korku sineması içinde adeta bir alt tür haline getirme başarısını gösteren Romeronun yeni filmi de öncekiler kadar zengin. Bu zenginliğin kaynağı, tabii ki zombi filmleriyle özdeşlemiş olan politik alt metin. Şöyle ki, kökleri 1930lara kadar uzanan yaşayan ölüler filmlerine Romeronun getirdiği en büyük yenilik, zombilik meselesini vudunun etkin olduğu doğaüstü bir olay olarak konumlamak yerine, radyoaktif sızıntılara bağlamak ve filmlerin zemini doğaüstünün alanından politiğin alanına taşımaktı. Filmin odağındaki konuyu, kendi başına hayli politik olan radyasyon konusuna bağlayınca, filmlerin arka planı da çekildikleri dönemin politik dengelerinin eleştirilmesine hayli müsait bir hale geliyordu. Bu çerçevede Romero, bütçe sıkıntıları nedeniyle kısıtlı olanaklarla çektiği Yaşayan Ölülerin Gecesinde, grup dayanışmasını bozan bir beyazın siyah bir karakter tarafından öldürülmesi gibi dönemi için yenilikçi diyebileceğimiz bir tavır takınır ve filmini ırkçılık sorununu masaya yatıran sahnelerle süsler. Çoğunluğun üçlemenin en iyi filmi olarak kabul ettiği Ölülerin Şafağında, Romeronun hedefinde bu kez tüketim kültürü vardır. İnsanlar bu kez bir alışveriş merkezine sığınmışlardır ve zombiler adet programlanmış robotlar gibi alışveriş merkezine gitmektedirler. Serinin en zayıf filmi olarak yorumlanan Ölülerin Günü ise net bir şekilde militarizm karşıtı duruşuyla dikkat çeker ve askerlerle bilim adamları arasındaki çelişkiye odaklanır.

 

Zombiler, kuledeki zenginlere karşı…
Seriyi dörtleyen Ölüler Ülkesi de bu güçlü politik alt metin geleneğini sürdürüyor ve 11 Eylül sonrası oluşan yeni dünya koşullarını, sınıfsal bir bakış açısıyla filmin arka planına yerleştiriyor. Şöyle ki, Romeronun yarattığı bu yeni dünyada, bildiğimiz dünya artık çok uzaktaki bir anı haline gelmiş ve hayatın içine sonsuz bir korku yerleşmiştir. Dünyanın hemen her yeri, yürüyen ölülerin işgali altında olsa da geride kalan bir avuç insanın hükümranlığı sürmektedir. İstedikleri gibi ölüler ülkesine girip çıkabilmekte, onların dünyasından istedikleri erzak ve malzemeyi alıp yaşamlarını devam ettirebilmektedirler. Ancak yaşayanların ?sınırlı? dünyasında da her şey süt liman değildir. Çevresi çok yüksek güvenlik duvarlarıyla kapatılmış kentin içinde iki farklı ?hayat tarzı? hakimdir: Egemen, yönetici sınıf, son kalesi olan Fiddlers Green adlı lüks gökdelende zenginlerle birlikte yaşar. Buna karşılık bu kulenin dışında, sıradan insalar bir gün o kuleye girebilmenin hayaliyle sefil koşullar içinde yaşamaktadırlar. Fildişi kulenin tepesinde outran Paul Kaufmanın (Dennis Hopper) manipüle ettiği bu ?ötekilerin? hayatı, kumar, insan ticareti ve uyuşturucunun hakimiyeti altındadır. Diğer dünyada karşılaştıkları sömürü karşısında günden güne ?düşünebilme? ve sömürüye karşı isyan etme yeteneği kazanan zombiler, bu adaletsiz dünyanın karşısına çıkıp, fildişi kulede oturanların kulelerini başlarına yıkmak için harekete geçeceklerdir.

Gördüğünüz gibi, filmin konusunu özetlemek bile, politik arka planını gözden kaçırılamayacak şekilde ön plana çıkarıyor. Romero, emperyalizmden sınıfsal eşitsizliğe kadar günümüzde dünya düzeninin temel sorunlarını filme yedirirken, bu sorunları anlatmak için yaptığı tercihlerle (örneğin zenginleri İkiz Kule?leri anımsatan bir ?kule?ye yerleştirerek) aldığı tarafı da net bir biçimde açığa vuruyor: O ezilenlerin, kulenin dışında kalanların, ötekileştirilerek korku nesneleri halina getirilenlerin yanında? Ve bu korku düzeninin sonsuza dek devam etmeyeceği konusunda güçlü inancını filmin finalinde açık bir şekilde ortaya koyuyor.

Ancak “Ölüler Ülkesi”ni iyi bir film yapan, sadece politik alt metninin zenginliği değil. Filmin asıl ilginç yanı, üçlemedeki diğer filmlere hakim olan, 80?lere özgü B filmi dokusunu yeniden inşa etmeyi başarması. Zombilerin makyajından tutun yaratılan karanlık, kutuplu dünya tasvirine kadar her şey, bugünün dilinden konuşup geçmişin duyarlılığını, estetiğini taşıyor gibi. Bu estetik, sinematografiden Dennis Hopper’ın abartılı oyunculuğuna kadar filmin her karesine sinmiş gibi; hatta bunu Asia Argento’nun son dönemde çizdiği imajın dışına çıkıp, 80′ler modasına ait bir seks figürüne benzeyişine dek götürmek mümkün. 

Hal böyle olunca, “Ölüler Ülkesi”, aslında serinin geç kalmış bir son halkası olduğu bilgisini de kendi içinde taşıyan, Romero’nun zombiler konusundaki tutkusunu hiçbir zaman yitimeyeceğini gösteren ve o bu tutkuyu yitirmedikçe, bazılarının çoktan tarihin tozlu raflarına kaldırdığı zombi filmlerinin de tazeliğini yitirmeyeceğini kanıtlayan bir film haline geliyor. Yerinde ve gerekli bir son halka…

Kaynak: http://midnight.blogcu.com

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Murat Özkan

Tüm Yazıları
Korku ile 7 yaşında yanlışlıkla seyrettiği Cannibal Holocaust ve Evil Dead filmleri ile tanışan Murat Özkan 1982 yılında İstanbul’da doğdu. O yaşından beri iflah olmaz bir korku fanatiği olan Murat Özkan, resime ve çizime olan düşkünlüğünü her korku ile birleştirmesinde “psikolojisi bozuk çocuk” muamelesi gördü ama yılmadı. Bu alanda bir çok başarısız site açma girişiminde bulundu. Başarısız oldu çünkü o zamanlarda bu işe her elini attığında “Korku”yu bir öcü ve yasak gibi gören zihniyetle karşılaştı. Yine yılmadı! Bir gün, kendisi gibi çocukluğunda psikopat muamelesi görmüş Yasin Karakaya ile tanıştı ve Korkucu.com sitesinin temelleri o anda atıldı.

YORUM YAZ