Buradan tek bir çıkış yolu var... ve ben o yoldan geliyorum! SIMON SAYS (2006)

Nollywood Korku Filmleri

Korku Sinema

Sine-Makale

CanEvrenol

21 Ağustos 2009

8 Adet Yorum

8

Nijerya sinema endüstrisi, namıdiğer Nollywood, bugün dünyanın en büyük 3. film endüstrisi. 146 milyon nüfuslu Nijerya’da, haftada ortalama 40-50 filmin üretildiği söyleniyor. Endüstri’nin toplam değeri 250 milyon dolar olarak tahmin ediliyor. Filmlerin çoğu bir haftada yazılıp, çekilip, dağıtıma hazır hale geliyor. Onbinlerce insana geçim kaynağı olan Nollywood, hızla büyümeye de devam ediyor. Neredeyse tamamına yakını inanılmayacak derecede düşük kalitede olan bu filmler, ultra-düşük kalitelerine rağmen hem Afrika’da, hem de dünyanın dört bir yanındaki büyük metropollerin Afrika arka mahallelerinde büyük ilgi görüyor. Daha önce belki de hiç bir sinemanın erişmediği, günde 1 dolara yaşayan insanlara hitap eden bir bir sinema bu…

Nollywood’un en ilginç dalı ise şüphesiz cadı ve kara büyü filmleri!
Londra’da tanıştığım Nijeryalı bazı arkadaşlarımdan bildiğim kadarıyla Nijerya’da cadılar ve kara büyü en az bizdeki cinler kadar yaygın ve ciddi bir inanış. Hatta muhtemelen daha ciddi ve daha yaygın. Hal böyleyken, bu cadı filmleri, bütün ucuzluklarına rağmen sıradan bir Nijeryalı veya Afrikalı için çok önemli ve manalı bir hale geliyor. Aslında kimilerine göre bu filmlere korku filmi demek bile yanlış. Çünkü cadı kültürü, Afrikalılar için gerçekten hayatın bir parçası. Bu filmlerin içerdiği cadılar ve büyüler kesinlikle bu filmlerin izleyicisi için fantastik birer öğe değiller. Bu filmleri daha çok Flash TV’deki kült Gerçek Kesit serisine benzetebilirsiniz. Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi, bu filmlerin birçoğunda hikaye sonunda İsa’ya ve dine bağlanıyor. İnsanları cadılardan kurtaran din ve İsa oluyor! Yine bizdeki Kalp Gözü falan gibi dini ders veren, bazen gülünç, bazen tüyler ürpertici 3. sınıf canlandırmalar gibi…

Sadece hayatın içinden…
Güncel adi suçlar, kara büyü ve kökten dincilik birleştiği zaman bu filmlerden bazılarının çok çarpık ve benzersiz olması da kaçınılmaz oluyor. Bir çöp-film avcısı için bu filmler eşsiz birer ganimet olabilirler, ancak Afrika’daki sosyal durumu göz önüne aldığımızda bu filmlerin gerçekten tehlikeli olması gibi enteresan bir durum da söz konusu. 

Dünyanın en iyi korku sineması ve korku edebiyatı dergisi olan Rue Morgue, bu ay Nollywood Korku Sineması’na 3 tam sayfa ayırmış (RM#92). Yazı şu sözlerle başlıyor: ”Eğer bir korku hikayesi arıyorsanız, bir Nijerya gazetesine göz atmanız yeterli”. Afrika’daki herhangi bir cinayet, yamyamlık, organ hırsızlığı olayı gerçekleştikten günler sonra bir filme konu olabiliyor.  Ancak bu olaylar içinde en korkunç ve en sıcak olanı Afrika’da halihazırda devam eden cadı avı!

End of The Wicked (1999)
Rue Morgue’daki yazıyı okudukça ilk olarak End of the Wicked (1999) ilgimi çekti. Filmin yapımcısı olan Helen Ukpabio aynı zamanda Afrika’nın en ünlü kökten dinci Hristiyan lideri. Ukpabio’nun filmleri, kendi vaazları gibi içine şeytan girmiş çocukları konu alıyor. İçine şeytan girmiş çocuklar, bu çocukların ailelerine ve topluma çektirdikleri, ve sonunda bu çocukların Hristiyanlık ile mağlup edilmesi… Bu gibi bir hikaye kağıt üzerinde çok çılgın, saçma sapan ve benzersiz bir hikaye olabilir. Ancak Afrika’da birçok çocuğun içine şeytan girdi diye çeşitli işkenceler çektiği ve bunun toplum tarafından desteklendiği bir ortamda bu filmlerin çok rahatsız edici ve hatta belki tehlikeli olduğunu idrak etmek zor değil. İngiltere’nin önde gelen kanallarından Channel 4, Helen Ukpabio ve yürüttüğü cadı avına dikkat çekmiş. Bugün youtube’a girip End of the Wicked’de parçalar izlediğiniz zaman göreceksiniz ki, videoların altına yorum yazan bir çok kişi Helen Ukpabio’ya lanet ediyor. 

Helen Ukpabio’ya gösterilen bu tepki, 70’lerde Craven ve Romero’ya toplumun ahlakını bozduklarına dair yöneltilen cahil tepkiler gibi mi? Yoksa işin içinde hakikaten kötü kokular mı var? Bu devirde hala cadı avı yürüten bir insandan bahsediyoruz çünkü. Konuyu derinlemesine bilemediğim için, daha fazla bir önyargı yaratmadan, konuyu burada okuyucuya bırakmak istiyorum…

Filmin yapım hikayesini bir kenara bırakıp, filmin kendisine bakacak olursak (youtube’da filmden bazı parçalar izlemeniz mümkün) hayvanlara dönüşen insanlar, uçan cadılar, cinnet geçiren çocuklar ve gözleri göz çukurlarından akan bir adam gibi hem gülünç, hem de rahatsız edici olabilen sahnelerle karşılaşıyoruz. İnanların hayvana dönüştüğü sahneleri falan izlerken gülmekten yerlere yatabilirken, çocukların cinnet geçirdiği sahneleri bir nebze de olsa etkileyici bulabilirsiniz.

I Hate My Village (1999)
Rue Morgue’daki yazıda bahsedilen bir başka ilgimi çeken film ise I Hate My Village (1999) oldu. Şubat 1999’da Afrika Clifford Orji’nin hikayesiyle çalkalanıyor. Orji, 100’den fazla insanı öldürüp yediğini ve bazı vücut parçalarını sattığını itiraf ediyor. Bu olaydan birkaç hafta sonra I Hate My Village piyasaya çıkıyor. İnternette her yerde aramama rağmen hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadığım filmde, Rue Morgue’dan okuduğum kadarıyla bir dizi cinayet sahnesi bir birbirini izliyor.

 

Clifford Orji’nin hikayesinin sonrası da hayli enteresan. Bugün Orji’ye ne olduğu kesinlikle tam olarak bilinmiyor. Sadece iddialar var. İddialara göre Orji’nin insan parçası sattığı müşterilerinin bazıları Nijerya’nın güçlü ve nüfuzlu kimseleri. Hatta bunların direk Orji’nin patronu olduğu ve Orji’nin bir aracı olduğu söylentileri de yaygın. Devlet tarafından gözaltında öldüğü iddia edilen Orji’nin yurt dışına kaçırılmış olabileceği inanışı yaygın.

Orji ile ilgili Google aramalarımda rastladığım kimi forumlarda ”Orji içine şeytan girdiği için mi adam yiyormuş? Yoksa deli olduğu için mi?” gibi soru soranlar var. Nijeryalıların birçoğunun orta çağdaki Hristiyanlar gibi cadılara inandığını görmek doğrusu tüyler ürpertici…

Londra’da Nollywood filmlerini aradım…
Rue Morgue’daki makaleyi okuduktan sonra internette biraz araştırma yaptım ve youtube’daki ufak parçalar ve fragmanlar dışında birşeye ulaşamadım. Nollywood hakkında enteresan birkaç mini belgesel buldum:  http://blog.ted.com/2008/11/welcome_to_noll.php 

Ertesi sabah Londra’daki Nijeryalı’ların oturduğu mahallerden biri olan Dalston’a gitmeye karar verdim. Dalston aynı zamanda Londra’nın en yoğun Türk nüfusuna sahip mahallelerinden de biri. Dalston’a geldiğimde, Londra’da alışık olmadığımız 27 derecelik bir sıcakta kendimi Dalston’ın arka sokaklarında Salı Pazarı gibi bir yerde buldum. Görülmesi gereken bir curcuna. Üzerinde sinekler uçuşan balıklar, Obama tshirtleri, Bob Marley anahtarlıkları, türlü kıyafetler, hediyelik eşyalar, takılar, üzeri çıplak beyaz İngiliz manavlar… ve bütün bunların arasında Bollywood ve Nollywood filmleriyle dolmuş taşmış birkaç tezgah. Malesef kaç yere baktıysam da End of the Wicked ve I Hate My Village filmlerini bulamadım. Genelde ”o filmler eski, insanlar yeni filmler izlemek istiyor, onları napacaksın” gibisinden cevaplarla karşılandım.

Dalston’ın ana caddedesinde ise bir Afrika kuaförünün önünde yine Nollywood filmlerine rastladım. Anladığım kadarıyla pazarlar hariç bu filmler, çeşitli başka mesleklerin mağzalarının önünde satılıyor (yine burda Türk bakkallarının girişinde çeşitli Türk filmlerinin korsan DVD’lerine rastlamanın mümkün olduğu gibi)

Elim boş dönmek istemedim ve Blood of Satan 1&2, Heavens Must Shake 1&2&3, Revenge of the Gods 1&2 filmlerini aldım. 5 Sterlin’e satılan bu filmleri tek başlarına almak mümkün değil. İlla devam filmleriyle beraber bir lastikle birbirlerine bağlanmış şekilde paket halinde satıyorlar. VCD boyutunda ve son derece adi, açıldı mı kapanmak bilmeyen plastik kutular içindeler. Tezgahlarda gördüğüm filmlerin, istisnasız, tamamının kapağında da aynı şeyler vardı. Filmde oynayan aktörler. O kadar… O aktörlerin üzerlerindeki kıyafetlerden başka filmle ilgili hiçbir ipucu falan yok. Bir kompozisyon veya bir estetik kaygıdan söz etmek zaten mümkün değil…. (Dünyanın en büyük endüstrisinden bahsediyoruz, hatırlatırım. Hatta üretilen film sayısına bakarsak en büyük 2. endüstri!)

Neyse aldığım filmlerle eve geldim ve malesef hiçbirini 20. dakikadan daha fazla izleyemedim. İleri sardım ettim ama baktım olacak gibi değil. Film fragmanlarından bazıları ilginç ve gülünç, o kadar. Yılda 2000 film üretilen bir endüstriyi 3-4 filmle yargılamak mümkün olmasa da, yine de bir bilgi sahibi olmuş oldum.

Nollywood, bütün ucuzluğuna ve hamlığına rağmen çok yakında ciddi sinema örnekleri çıkaracak mı? Yoksa Bollywood gibi yerinde mi sayacak? Göreceğiz.

Can Evrenol

   
   
   
   
   
   
  
Fotoğraflar: Pieter Hugo

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Can Evrenol

Tüm Yazıları
1982’de İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Lisesi’nden mezun olduktan sonra, önce Bilgi Üniversitesi’nde 3 sene Uluslararası Finans ile cebelleşti, ardından İngiltere’de University of Kent’de Sanat Tarihi ve Sinema Teorisi dallarında çift diploma sahibi oldu. Bitirme tezini Jason Voorhees üzerine yazdı. Mezun olduktan sonra eline bir de kamera almış olmak için NYFA’nin 8 haftalık film kursuna katıldı. Burada çektiği “Vidalar” adlı kısa filmi çeşitli festivallerde gösterilince kendi imkanlarıyla kısa filmler, b-tipi korku ve fantastik sinema örnekleri çekmeye başladı. “Sandık” isimli kısa filmi, Avrupa’nın en büyük korku festivallerinden Bruksel BIFFF, L’Etrange Strasbourg ve London Frightfest’de gösterildi.

Yorumlar (8 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.