Ses çıkarma... Kımıldama... Hepsinden öte... Sakın bir dilekte bulunma! Wishmaster (1997)

Necronomicon

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

19 Nisan 2010

5 Adet Yorum

5

Yönetmen: Christophe Gans (The Drowned adlı ilk bölüm), Shusuke Kaneko (The Cold adlı ikinci bölüm), Brian Yuzna (Whispers adlı üçüncü bölüm ve The Library adlı ara bölümler)
Senaryo: Brent V. Friedman, Christophe Gans, Kazunori Itó, Brian Yuzna (H.P. Lovecraft’ın “The Rats in the Walls”, “Cool Air” ve “The Wisperer in Darkness” adlı öykülerinden)
Imdb Puanı: 5.4/10
Yapım: 1993, Fransa/ABD Süre: 96 Dakika
Oyuncular: Jeffrey Combs (The Library), Tony Azito (The Library), Juan Fernández (The Library), Bruce Payne (The Drowned), Belinda Bauer (The Drowned), Richard Lynch (The Drowned), David Warner (The Cold), Bess Meyer (The Cold), Millie Perkins (The Cold), Signy Coleman (Whispers), Obba Babatundé (Whispers), Don Calfa (Whispers), Judith Drake (Whispers)

Henüz H.P. Lovecraft’tan bihaberken izlemiş ve çok beğenmiştim bu filmi. Oldukça korktuğumu hatırlıyorum üstelik küçük bir çocuk da değildim. Şu an bile izlediğimde ürpermeme neden olan “Necronomicon” antolojik korku filmleri içinde bende özel bir yere sahiptir.

Filmimiz aslen üç bölümden oluşuyor. Bunların arasında bağlayıcı unsur görevi gören ve film boyunca devam eden bir öykü daha var; The Library (Kitaplık). Bu kurgu öyküde H. P. Lovecraft’ın bizzat kendisi rol alıyor. Genç adam ünlü Necronomicon’un kilit altında tutulduğu antik müzeye gidiyor ve (tam da yazarın xenofobi/ yabancı korkusunu karşılayacak şekilde) gizemli Doğulu kütüphanecilerden anahtarı çalıp, kitabın bulunduğu gizli bölmeye giriyor. Şanssızlık sonucu içeride kapalı kalıyor ve çok istediği uğursuz kitabın sayfalarını çevirirken hem filmi oluşturan 3 öyküyü kaleme alıyor hem de öykülerindeki bazı korkunç unsurları ensesinde hissediyor. H. P. Lovecraft’ı, yazarın ismi telaffuz edildiğinde akla ilk gelecek aktör canlandırıyor; Jeffrey Combs. Ki kendisi Edgar Allan Poe’yu bile canlandırma şerefine nail olmuş şanslı oyunculardandır.

İlk öykü “The Drowned (Boğulmuş)”… Edward Delapore, ataları olan de la Poer’lardan kalma eski bir konağa vasiyet yoluyla sahip olur. Soyadı değişikliği nedeniyle kendisini bulmakta zorlanmış olan flörtöz avukatın anlattığı kadarıyla büyük büyükbabası Jethro de la Poer, karısı ve oğlunu bir gemi kazasında kaybetmiş kendisi de yaralı kurtarılabilmiştir. Acı kaybının üstesinden gelemeyen zavallı adam, evin uçurumun kıyısına bakan cephesindeki balkondan kendini denize atarak intihar etmiştir. Benzer bir durumu yaşayan ve eşini, kendi kullandığı otomobilin denize uçması sonucu kaybeden Edward, aklını kaçırmış ve küfre yönelerek ailesini yeniden canlandırmış atasından kalan eski bir mektup dolayısıyla kaçınılmaz bir olaya imza atar.

Söylenen o ki bu bölüm, yazarın “The Rats in the Walls (Duvarların İçindeki Sıçanlar) adlı öyküsünden uyarlanmış. Fakat filmde hiç sıçan yok! Lovecraft’ın eserleri -bilmiyorum neden- birebir uyarlanamıyor nedense. Yazarın bazı şeyleri söylemekten sakındığı için tamamen yoruma açık kısımların anlatılamayacağı neden olarak gösteriliyor. Halbuki öykü aslına sadık kalarak aktarılsa (bence görsele çevrilmesinde hiçbir sakınca yok) film gerçekten daha korkunç olabilirdi; Duvarların İçindeki Sıçanlar, yazarın en ürpertici öykülerinden biridir zira. Onun yerine birkaç kısa öyküden bir potpori oluşturmuşlar sanki. Eski, yıkık dökük evin üzerine yerleştiği deniz kenarındaki uçurum “Sisler İçinde Uçurumun Kıyısında Duran Tuhav Ev (The Strange High House in the Mist)” öyküsünü hatırlattı bana. Denizden çıkarak Necronomicon’u Jethro’ya getiren balığımsı yaratık Innsmouth sakinlerine (The Shadow over Innsmouth) ya da Dagon’a benziyor. Evin altında bekleyen, ahtapot koluna benzeyen uzantıları olan canavarla Cthulhu anıştırılmak isteniyor olabilir. Ritüel sırasında söylenen “R’lyeh’deki evinde ölü Cthulhu düş görerek bekliyor” ve “Ebediyen var olan ölü değildir, ama gün gelir ölüm de ölür (The Call of Cthulhu adlı öyküden)” sözleri de bu düşünceyi destekler nitelikte. Bu durumda konu “Ay Bataklığı (The Moon-bog)” öyküsüne daha çok uyuyor sanki, ki burada da atalardan kalan eski bir bina söz konusudur (Lovecraft miras kalan bina dolayısıyla kökenini keşfetme kurgusunu çok sever çünkü böyle bir şeyi rüyasında yaşamıştır). Fakat filmde (güzel avukat Nancy’nin Edward’a ısrar etmesine rağmen) restorasyon çalışmalarına girilmiyor; belki de filmin süresi bu uzun süreci karşılayamaz diye düşünülmüştür.

Konuyu bir tarafa bırakırsak bu bölüm bence filmin en sağlam kısmını oluşturuyor. Deniz kenarındaki gotik evin kullanımı bir tarafa, fırtına, nem, garip uzantılar ve yosunlar, gece gelen uğursuz misafirlerin ıslak, kaygan ve mide bulandırıcı görünümü insanın asabını bozmuyor değil. Özellikle de ölümden dönen bedenlerin dehşetengiz durumları gecelerimin kabuslarla geçmesine sebep olmuştur. Bu bölümün başarısında asıl itici gücü tabii ki yönetmen Christophe Gans’ın atmosfer yaratmadaki becerisi oluşturuyor. Bir B-Movie ve korku filmi hayranı olarak büyüyen bu şahısın az ama öz filmlerden oluşan filmografisindeki her yapıt kült statüsüne erişmiş durumda. Ünlü bir mangadan, hakkını vererk uyarladığı gizli cevher “Crying Freeman (Samurayın Gözyaşları)”, izleyenlerin belli bir janra sokamadığı küçük başyapıt “Brotherhood of the Wolf (Kurtların Kardeşliği)” ve film atmosferini bir sanata dönüştüren uyarlama “Silent Hill”den oluşan taş gibi bir kariyerden söz ediyoruz. Lovecraft’ı veya yönetmeni hiç tanımadığım halde beni en çok korkutan bölüm bu bölüm olmuştur. Bir tek müzikteki “her an komik birşey olacak”mış hissi hoşuma gitmedi ki Joseph LoDuca’ya hiç yakıştıramadım. Ha bu arada, mezarından çıkan oğlanın ayakkabılarına odaklanılan sahnenin, Argento ustanın “Profundo Rosso”sunun açılış sekansındaki ayakkabı sahnesine bir gönderme olduğu dikkatimi çekti. Yalnız burada yere düşen (dökülen) şey kanlı bir bıçak değil.

Filmdeki her bölüm kendi çapında bir film olduğu için her birini ayrı ayrı ele almak daha uygun olacak. İkinci bölüm olan “The Cold (Soğuk)” Lovecraft’ın “Cool Air (Soğuk Hava)” adlı bir öyküsünden uyarlanmış ki, yazarın kendi özelliklerine güzelleme yapıyormuş gibi olan bu öykülerini pek sevmem. Film, yıllar önce (birisi kendi annesi olan) iki kiracı arasında geçmiş olaylardan bahseden bir kadınla başlıyor ki Lovecraft öykülerinde pek olmayan kadın karakterlere film uyarlamalarında neden yer verilir bilemiyorum. Zira üst katındaki doktorun soğuk makinasıyla vücudunu zinde tuttuğunu öğrenen kiracı erkekken kadın olmuş, yetmemiş doktorla çiftleşmiş! Herneyse, belli bir süre “Creepshow” veya “The Twilight Zone” havasında ilerleyen bölüm, sona doğru manyak bir “erime” sahnesi gösteriyor ki beyniniz uçar. “İşte günümüz korku filmlerinde kaybedilen değerlerin en önemlisi budur, nerdeee eski filmler” dedirtecek iğrençlikte, vıcık vıcık, kan revan içinde ve plastik kokulu bu efekt sayesinde, önceki can sıkıntınız hemen kayboluyor, neşeyle doluyorsunuz. Yönetmen Shusuke Kaneko, Uzakdoğu tarzı dev canavar filmiyle üne kavuşmuş bir yönetmen; ben kendisini tanımıyorum. Filmin diğer bölümlerinde olduğu gibi bu yönetmen de özel efekt ve makyajdan yararlanmayı sevdiği için seçilmiş gibi duruyor. Aynı Christophe Gans gibi o da bu filmden önce ünlü değilmiş. Ben ikisinin de Brian Yuzna keşfi olduğunu düşünmek istiyorum.

Brian Yuzna demişken; kankası Stuart Gordon gibi Lovecraft fanı olduğu halde nedense yazarın atmosferini değiştirerek yorumlama gereği duyan yönetmen benzer tarzda havalarda uçmuş. Kütüphanede Necronomicon’u okurken bir yandan da bahis konusu öyküleri kaleme alan Lovecraft nasıl oluyor da 90’lı yıllarda geçen öyküler yazabiliyor, Yuzna’ya sormak lazım. Son bölüm olan “Whispers (Fısıltılar)” yazarın “The Wisperer in Darkness (Karanlıkta Fısıltıyla Konuşan Adam)” adlı öyküsünden uyarlanmış sözde. Hiç alakası yok! Üstelik adındaki fısıltılarla da ilgisinin olmadığını söylemeliyim. Herhalde yönetmen orijinal öyküyle bağları tamamen koparmak istememiş ve filmiyle ilgisi olmadığı halde “Fısıltılar” ismini seçmiş. Polis memurları Sarah ve Paul, ortalığı kana bulayan “Kasap” lakaplı seri katili arabayla takip ederken bir yandan da biten ilişkilerinin muhasebesini yapmaktadırlar. Sarah hamile kalmıştır ve anneliğe henüz hazır değildir. O sırada ciddi bir trafik kazası geçirirler ve ağır yaralı Paul gizemli bir adam tarafından sürüklenerek götürülür. Eski sevgilisinin peşinden koşan hafif yaralı Sarah’ın yolu, terkedilmiş eski bir bina yıkıntısına düşer. Burada psikopat oldukları her hallerinden belli orta yaşlı bir çiftle karşılaşır; Bay ve Bayan Benedict. Onların rehberliğinde binanın bodrum katına inen Sarah burada tarih öncesi ve dünya dışı bir terörle burun buruna gelir.

Öyküdeki, karanlıkta oturarak yüzünü saklayan ve böcek vızıltısına benzeyen bir fısıltıyla konuşan adamı kimse aramasın burada. Bu son bölüm diğerlerine göre daha serbest bir Lovecraft uyarlaması. Tek ortak nokta olan “beyin avlayan uzaylılar” teması tamamen farklı bir şekilde işlenmiş. Hele yarasa gibi uçan güve benzeri yaratıkların “Mi-go” diye yutturulmaya çalışılmasını teessüfle karşıladım.

Genel olarak baktığımızda iyi bir film. Lovecraft’ı bir tarafa bırakarak izlenince daha da zevk veriyor ki eleştirilerin hepsi uyarlama olduğu göz önüne alınarak yapılmış ve kıt notlar verilmiş. Halbuki film, uyarlandığı öykülerden bağımsız olarak ele alınmalı. Her korkuseveri kolaylıkla avucunun içine alacak bir hıza sahip. Özellikle gore sahneler geleneksel yapısıyla izleyeni büyülüyor. Bir de bunun üzerine kabusvari ve (Lovecraft kadar olmasa da) gizemli bir öykü eklenince yeme de yanında yat diyesi geliyor insanın..

Murat “Wherearethevelvets” Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (5 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.