Bazı pencereler asla açılmamalı... Secret Window (2004)

Murder Set Pieces

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

18 Haziran 2009

16 Adet Yorum

16

Yönetmen: Nick Palumbo
Senaryo: Nick Palumbo
Yapım: 2004, ABD Süre: 105 Dakika
Oyuncular: Sven Garret, Jade Risser, Cerina Vincent, Tony Todd, Gunnar Hansen, Edwin Neal

İnternete bakarsanız şimdiye kadar yapılmış en sinir bozucu film ya da en kanlı film diye lanse edilen Murder Set Pieces, görünen o ki efsanesinden daha fazla bir şey vaad etmiyor. Bazı listelerde “ıyyy en disgusting film” falan seçilse de ortada pek bir poh yok.

Genç, yakışıklı ve zengin bir fotoğrafçı (ismi nedense hiç zikredilmiyor), Las Vegas’ta, yoldan veya striptiz klüplerinden topladığı genç ve güzel kızları kıtır kıtır kesmektedir. Bu gizli zevki dışında Charlotte adında kuaför bir sevgilisi vardır. Bu et beyinli kızcağız, sevgilisi “ben bir sapığım” diye bas bas bağıran hareketlerde bulunsa da hiçbir şeyden şüphelenmemektedir. Kızın 11 yaşındaki kızkardeşi Jade ise adamdan korkmaktadır. Bir gece büyük malikanesinde Charlotte ve Jade ile yemek yerken, Jade etin fazla kanlı olduğunu söyler (gerçekten de sanki hiç pişmemiştir). Adam ise elindeki bıçağı küçük kızın suratına sallaya sallaya “Kadınlar bunca zamandır bizim kanımızı emdi de n’ooldu” gibilerinden bir söylemde bulunur. Ha bu arada, akşam yemeğinden az önce beyimiz zavallı bir fahişeyi bodrumunda parçalarına ayırmıştır! Yoksa… Olabilir mi?…Yok canım… Neyse, küçük kız altına ederken ablası Charlotte ne yapar? Şarabın çok güzel olduğunu söyleyerek kıkırdar!

Jade, şüphelerini kanıtlamak için, tuvalete gitme izniyle masadan kalkar ve adamın çalışma odasına girer. Burada masanın üzerinde bir ustura vardır (eldeki deliller ne zaman yeterli olacak acaba?). Çerçeveli bir resimde de Adolf Hitler’in yanında bir subay gözüne çarpar. Tam o esnada manyak herif tarafından yakalanır; bu subay fotoğrafçının büyük babasıdır!

Film gerçekten çok amaçsız. Karşı olduğum nokta, şiddetin amaçsızlığı değil, şiddetin verilmesindeki amaçsızlık. Kaç tane kız doğranıyor bilmiyorum ama (50 tane falan olmalı, şaka yapmıyorum) bir yerden sonra işin ucu kaçıyor. Çünkü kurbanları sadece doğranırken veya tecavüze uğrarken, olmadı öldürüldükten sonra görüyoruz. Yani onları tanıma fırsatımız olmuyor. Bu durumda yönetmen de filmindeki kahraman gibi kadın kurbanları karton karakter olarak görüyor herhalde. Fotoğrafçı katilin yansıtılma tarzı bir çeşit çıfıt çarşısına dönmüş, her şeyden biraz var. Flashbacklerle gösterilen çocukluğundaki travmaları, ilk defa bir oyuncak bebeği soyup parçalaması mı dersiniz; kabuslarında geçmiş cinayetlerini veya kendisini (erişkin veya çocuk haliyle) uçsuz bucaksız bir tren yolunda koşması mı, bu kabusları görürken burnunun kanaması mı, Nazi olduğunu gösterircesine bir araba tamircisinden pislikleri temizlemek için silah alması mı (ki bu tamircinin de odasındaki duvarda koccamannn bir Nazi bayrağı vardır, kuşkuya mahal vermemek için!) yoksa Nazi propaganda filmleri izlerken ağırlık çalışması mı dersiniz.

Sapık fotoğrafçı, elindeki elektrikli testeresi ve mezbahaya benzeyen bodrumuyla bir Texas kasabı, fotoğraf makinesinin arkasında bir Peeping Tom, kafataslarından yaptığı küçük sevimli eşyalarla bir Ed Gein, takma sivri dişlerle yediği kızlar ve içtiği kanlarla bir Hannibal adeta. Bu kadar detaya rağmen karakter iki boyutluluktan (aslında 1,5 ama olsun) kurtulamıyor. Bunda Sven Garret’in sıfır mimikle sergilediği oyunculuğunun büyük rolü olduğunu söylemeliyim. Aslında tüm filmdeki oyunculuk yerlerde sürünüyor. Tamam, bu tür filmlerde özellikle aranan bir nitelik değildir ama, en azından Amerikan porno endüstrisinden çıkmış gibi gürbüz bayan oyuncuları kullanmasalardı. İlk filmlerindeki bu rolleri kariyerlerini ne yönden etkileyecektir bilemiyorum.

Nazi olduğunu belirttiğimiz fotoğrafçının ortalığı pisliklerden temizleme harekatında işe fahişelerden başlaması, onlara ilk önce tecavüz edip fotoğraflarını çekmesine engel olmuyor! Bu durumda her şiddet sahnesinden önce, suratı dövülmekten paramparça edilmiş bir kızın düzülmesini izliyoruz. Hatta natürel veya plastik destekli onlarca meme, eh ucundan kıyısından sergilenen birkaç tane de vulva arz-ı endam ediyor. Bununla da kalsa iyi. Katilimiz, Jade vasıtasıyla pedofilik yönünü de keşfedip, şiddet uyguladığı hedef kitlesine kız çocuklarını da ekliyor! Pes!

Yine bu tür filmlerde aranmayan bir şey, olay örgüsünün tutarlılığıdır. Tamam, kabul. Fakat sokaklarda bu kadar cinayet işlendiği, geride sürüyle ipucu bırakıldığı halde (bir sahnede adam bir fahişenin kesik kafasıyla oral seks yapıp işi bitince yola fırlatıveriyor- Haute Tension’dan çalma) polisin olaya el atmaması biraz abes olmuş. O kadar ki neredeyse tek şüphelenen 11 yaşında bir kız! Ablası ise sevgilisi aramadığı için ağlayan bir et beyinli sanki.

Film bir ara saçmaladığının farkına varıyor herhalde; bu kadar şiddeti bir nedene dayandırma ihtiyacı hissediyor. İdareten konmuş bir sahnede, pornocu dükkanında gerçekleşen gelişigüzel terör, dünyanın gerçekten temizlenmesi gerektiğini düşündürür nitelikte. Bu dükkanda, toplumun küçük bir sembolü vazifesi gören müşteriler, aniden içeri dalan soyguncuların rastgele kurşunlarına hedef oluyorlar. O zaman haydi fahişeleri öldürelim! Saçma ama yapılabilecek tek çıkarım bu… Ha bi de 11 Eylül saldırılarına bağlama çabası var ki artık burası beni aşıyor.

Kadın düşmanlığının sınırlarının nerelere kadar genişletilebileceğini gösteren film, sanal alemde bir efsaneye dönüşmüş. Bunda, filmin gösterime sokulması sırasında neredeyse 20 dakikasının kesilmesi de rol oynuyor tabi (sinema tarihinde en çok sansüre uğrayan film de deniyor). İnsanda ister istemez merak uyandırıyor. Hiçbir yerde gerçek süresiyle bulunamayan film, sadece İspanya’da kesintisiz 105 dk gösteriliyor (şanslıyım ki ben bu versiyonunu izledim, ya da şanslı mıyım?). Evet film gerçekten asab bozucu. Ama içerdiği sahneler yüzünden değil, insanı öldürecek kadar sıkıcı olması yüzünden. Tutarlı bir öykü olmadığı için sadece işkence sahnelerini bekliyorsunuz. Bir yerden sonra bu sahnelere de boş gözlerle baktığınızı fark ediyorsunuz. Görünen o ki bu kadar vesvese, basit bir pazarlama taktiğinden ibaret. Zira, yönetmen sitesinde filmin sansürsüz versiyonunun DVD’sini bas bas ilan ediyor. Bayaa para kıracak! Sonunda diyeceğim şu ki; Kral çıplaaak!

Wherearethevelvets

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (16 Yorum)

YORUM YAZ