İnsanlar hayaletlere neden inanır? Eğlence için mi? Hayır! Ölümden sonra bir şeyler olduğu ihtimali için.1408 (2007)

Montague Amca Nasıl Anlatır ki?

Korku Genel

Korku Hikayeleri

BurakBayülgen

17 Mayıs 2011

1 Adet Yorum

1

MONTAGUE AMCA’NIN DEHŞET HİKAYELERİ’NDEN YOLA ÇIKARAK SÖZLÜ METİNDE ÜSLUP ve YAZILI METİNDE JANRA ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

-1-

Kağıdın, kalemin olmadığı zamanlarda bile vardı hikayeler. Bu hikayeleri kuşaktan kuşağa aktarmanın tek yolu onları hatırlamaktı.

Yazılı metinlere dönüşen hikayelerde çocuk edebiyatının ya da bir şekilde çocuklara yönelik yazım türü fikrinin doğduğu 17. Yy’daki ideal yetişkin birey olma çabalarındaki o itici ve günümüze cazip gelmeyen ideal, bugün artık sektörün olağanüstü gelişimiyle aşılmıştır. Çocuğa çocukluğunun sanki sonu gelmeyecekmiş gibi tamamen ona ait özel bir alan üzerinde, aynı zamanda ona bir yetişkinmiş muamelesi yapan yazım eserleri oluşmuştur.

Sözlü anlatımla günümüze ulaşan; aslanın nasıl ormanların kralı olduğu, ya da genel itibariyle insanların neden yılanlardan korktuğu hikayelerinden modern zamanlara kadar sözlü hikaye anlatımı ile hikaye yazımı arasındaki eşdeğer nitelikler gün ışığına çıkarılabilir. Öyle ki Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri’nde de bahsedilecek olan korku janrının çocuk hikayelerine (ya da eserin adıyla dehşet hikayelerine) adaptasyonundaki üslubun hangi bakış açısıyla referans alındığı fikri rahatça anlaşılacaktır.

Bana göre hikayeyi yazılı aktaran kişi için bile alıcı (receiver) öncelikle hikayeyi okuyandan ziyade dinleyendir. Sözlü anlatımda üslup janrı belirler ya da geçişkenleştirirken, yazılı anlatımda janra, metinde alıcı tarafından hikayenin nesillere aktarılmasında etkin rol oynayan bir referanstır. Bunu Chris Priestley en iyi şekilde serinin bir diğer kitabı olan Kara Gemi’den Dehşet Hikayeleri’nde belirtmiştir.

Eserden ufak bir alıntı yapıyorum: “… öyle şeyler vardır ki, onları hiçbir kitabın sayfasında bulamazsın. Onlar ancak fısıltıyla bahsedilir…”

Her ne kadar yazılı hikayelerde de sözlü anlatılan hikayelere yanaşır bir üslup söz konusu olsa da Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri’ni, Montague Amca’nın jest ve mimiklerinden olduğu kadar, yeğeni Edgar’ın anlatımından da dinlemiş oluruz. Bu durumda bir eserin janrını belirleyen nedir?

Gerçek olay — çocuklar tarafından — hikaye oluyor — Montague Amca tarafından — Edgar’a anlatılıyor — Edgar tarafından — Biz

Montague Amca bu hikayeleri yazmadı, yazma gereği duymadı, dinledi, hatırladı ve Edgar ile paylaştı. Edgar yazdı bu hikayeleri. Biz okuyucular ise bu eseri okuduğumuz vakit anlatılan hikayeleri Montague Amca’nın ağzından, geride kalan ana dramatik olay örgüsünü ise (Edgar’ın Montague Amca’yı ziyaret etmesi ve hikayeleri dinlemesi) Edgar’ın ağzından öğreniyoruz. Yazıya dökülmüş, görselleştirilmiş, resmedilmiş veya melodileştirilmiş metinlerde bir tür saptaması yapmak sözel metinlerden hem daha avantajlı hem de daha kolaydır. Korku imgelerinin neler olduğunu veya hangi imgelerin korku sanatlarıyla klişeleştiği çokça basit olmasa da tarihsel bir geri dönüşle saptanabilirler ancak bu durum üslupla değiştirilebilir.

Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri’ne yazılı bir metin olarak baktığımız vakit bir takım klişe imgeler zihnimizde beliriyor: Canavar, hayalet, cin, antikalar, ölü gibi… Bu korku imgelerinin tek başına korku edebiyatı için yeterli malzeme sağlaması, durumunu hangi gerekçeyle çocuk edebiyatıyla eşleştirebiliyor?… Ya da Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri yazılı bir metin olarak neden çocuk edebiyatı örnekleri arasında yer alıyor? Türlerin ikonografilerindeki belirgin ve genel-geçer imgeler pek çok kez nitelik kayması yaşamıştır fakat yukarıdaki sorunun cevabını zorlaştıran ana etken Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri’nde bu nitelik kaymasının yaşanamamasıdır; yani anlatımla zihinlerde belirginleşen korkunç imgelerin çocuğa yönelik bir imge haline dönüşememesi…

Bu sorulara kendimce yanıt verebilmek için sözlü anlatımda janra ile yazılı anlatımdaki janrı birbirleriyle kıyaslayacağım.

-2-

Pek çok korku metninin (yazılı ve görsel olarak) çocuklara cazip gelen imgelerden oluştuğunu biliyoruz: Sirkler, palyaçolar, oyuncaklar ve sevimli hayvanlar… O halde mevcut durumun bizi çocuklara yönelik bir janra babında üsluba yöneltmesi gerekir çünkü bu kaypak ayrımda üslup, sınırları net belirgin olmayan herhangi bir janrın ikonografisi üzerinde de çok etkin bir rol oynar. Öyle ki kelimenin çağrıştırdığı imge semiolojik olarak kültürel ve dönemsel bir çağrı yapacaktır. Dolayısıyla özellikle çocuk edebiyatı adı verilen bu yazımın yetişkin ve çocuk babında bir ayrıma girmesi gerekir ki zaten bizi de en çok bu husus zorlayacaktır. Yine de anlatıcının üslubunun bu imgesel çağrışımdaki etkisi, tekinsiz olanı ve güvenilir olanı tam tersi bir duygu durumuyla tepkiselliğe dönüştürebilir ve belirgin bir janrın karakteristikliğine uygun hale getirebilir. O halde tüm metinlerdeki en basit ayrıma bir kez daha dönüyoruz: Anlatı (narrative), anlatım (narration).

Yazılı eser olarak Grimm Kardeşlerin Hansel ile Gretel’inde kardeşler pasta eve ulaştıkları vakit yetişkin bir insan için oldukça tekinsiz bir duygu durumu oluşur. (Uncanny). Çocuk psikolojisinde ise daha farklıdır ve bu farklılık janra farklılığına da doğal olarak yansıyacaktır: Pasta ve şekerlemelerden yapılmış bir ev, bir yetişkinden farklı olarak bir çocuk için ancak içindeki yaşlı kadının Hansel ile Gretel’i yemek isteyen bir cadı olduğunun çok net bir şekilde ortaya çıkmasıyla tekinsiz olur. Bu süreç zarfında pasta ve şekerlemeler bir çocuk için cezp edicidir ve tekinsizlik yoktur. Sözlü anlatımdaki üslup ise bu tekinsizliği önceden hissettirebilir. Yazılı metne gelince; Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri’ndeki ağaç canavarı, hayalet, cin, antikalar ve ölüler gibi imgelerin bir çocuk okuyucu için korkunç olduğu ne malum? Bu durum metnin kendisinden bağımsız non-diagetic bağlamda incelenmelidir; yani çocuğun aile ve sosyal çevresinde bu imgelerin ona ne türlü aktarıldığı ve tanımlandırıldığıyla. Semiolojinin kültürelliği ve dönemselliğinde janra meselesine nasıl adapte olduğunu fakat üslubun genel-geçer kabul görmüş janra karakterine nasıl dönüşebildiğini bilindik bir örnek üzerinden açıklamak istiyorum:

Az önce saydığımız imgelerin çocuktaki korkunçluk uyandıran hissiyatı, edebi eserlerde ve edebi eserlerin diğer medyadaki uyarlamalarında muhtemelen öncesinde sözlü bir hikaye babında aktarılmış veya dramatikleştirilmiştir. Öyle ki çocuk dinleyici bir daha hayalet sözcüğünü duyduğu anda dönemsel ve kültürel olarak anlatılacak hikayenin onu ürperteceğini bilmesi gibi… Ancak bazı imgeler direkt korkuyu yaratamaz okuyucuda (dinleyicide değil); örneğin pasta ve şekerlemeden yapılmış bir evin bir çocuk okuyucu için son derece cezp edici bir tarafı olmalıdır. Genel dönemsellikte çocuğun şekerlemelere olan düşkünlüğü, şekerleme ile ödüllendirilişi (bu bile fazlasıyla kültüreldir). Hansel ile Gretel pasta evi görür görmez evden parçalar koparmaya ve leziz şekerlemeleri mideye indirmeye başlarlar. Özdeşleşen okuyucu da Hansel ile Gretel’e ilk olarak pasta evden bir tat aldırmak ister; öyle ki içinde bir cadı yaşadığını bilmeden… Bir uncanny durum söz konusudur hala; kapkaranlık ve ürpertici ormanın derinliklerinde bu karanlığa tezat oluşturacak pasta ev ne aramaktadır? Evet, ama yazılı metinde çocuk okuyucu bana göre bu tekinsizliğe ancak ve ancak hikayenin dönüm noktasında yani evde yaşayan ve Hansel ile Gretel’i konuk eden yaşlı kadının esasen onları yemek isteyen bir cadı olduğunun ve Hansel ile Gretel’in artık tek amacının bu cadıdan kurtulmak olduğu anlaşıldığı an ulaşır… Dolayısıyla Montague Amca’nın duvarında asılı bir tablo, çocuk okuyucu için henüz korkutucu bir imge haline gelmemiştir ki Montague Amca’nın o tablonun hikayesini yazılıdan ziyade sözlü aktarma sebebi de budur zaten: Edgar bu tablo üzerinde bir tekinsizlik hissetsin, daha baştan bir kuşku duysun ve uncanny’i saf bir çocuk gibi dönüm noktasında değil de daha ilk anda duyumsasın ve doya doya yaşasın diye.

-3-

Janra meselesinde çocuk edebiyatı ve sonraları muhteşem illüstrasyonlarla, sadece bu yazın türünde emek veren yazarlar, yaratıcılar ve sadece bu yazın türünde eserler yayınlayan yayıncılarla bir sektör haline dönüşen yayınlar, belirgin bir janra arayışını ise kendi bünyesinde ciddi bir mevzu olarak görmemiştir. Çocuk tüketiciyi diğer yazın türlerinden soyutlamadan bir kaynaştırma ve çocuk tüketiciye kendi gözlüğünden bakabilme ve değerlendirme hakkı tanımıştır.

Edgar’a sözlü olarak hikayeler anlatan Montague Amca karşısındaki dinleyicinin bir çocuk olduğunun gayet farkındadır. Sözlü anlatımda janra meselesini üsluba yüklerken baz almamız gereken bir diğer unsur da karşıdaki dinleyicinin künyesi olmalıdır. Yine de bu künyeye rağmen hikaye anlatıcısının üslubunda bir kayma ve çocuksulaştırma olmamalıdır. Montague Amca’nın hikayelerini Edgar adında bir çocuk dinleyicinin dinlemesi Montague Amca’nın üslubunu basite indirgediği anlamını taşımamaktadır.

Montague Amca’nın hikayelerindeki gibi resmi olarak çocuk yazımı olarak adlandırılan türlerde bazı pasajlar ve karakterler vardır ki her yaşta dinleyici ve okuyucu için oldukça ürkütücü pasajlardır ve üslup sadece çocuk için değil, her yaştan receiver için de aynı etkiyi yapar. Fakat hikayenin yaratıcıları bu eserleri en çok çocukların tüketeceğinin farkındadırlar. Öyle ki eserdeki görünmez anlatıcının üslubu bile çocuk receiver’ı ürkütmemek üzerine kurulu değildir. Aksine çocuk receiver da mümkün olduğunca ürksün diye yapılmışlardır. Tabi ki çocuk receiver’a haddinden fazla yüklenilmez ancak çocuk receiver demek hüzünlenme, sinirlenme, irkilme ve ürperme güdülerinden arındırılmış demek değildir.

-4-

Anlatımda üslup şu hususta bizi zorlar: Eğer sözlü anlatım yazılı metinler olmaksızın ağızdan ağza aktarıldıysa, günümüze ulaşan son halinde üslup babında bir değişikliğe uğramış mıdır, ya da son hali, ilk aktarılan haline ne kadar yakındır?

Yazıya yansıttığımız eserden örnek sorular vermemiz gerekirse Montague Amca’nın ormandaki ölü çocuklardan dinledikleri ve yeğeni Edgar’a anlattığı hikayeler korkunç muydu? Yoksa Montague Amca çocukların bizzat yaşadıkları hikayeleri Edgar’a olması gerekenden daha abartılı bir korkunçlukta mı anlattı? Montague Amca’nın dinlediği hikayelerin hepsi ölümle sonuçlanmıştı ve bu hikayelerin kahramanları küçük çocuklardı; bu mevzu biz okuyucuları yahut dinleyicileri hangi bakış açısıyla yaklaştıracaktır soruna? Küçük bir çocuğun ölümüyle sonuçlanan yoğun trajediyle mi, yoksa hikayenin olay örgüsündeki korku öğeleriyle mi ki bunlar neye ve kime göre korkunçtur?

Daha öncede söylediğimiz gibi anlatılan hikayenin janrındaki belirlilik anlatıcının üslubunda yatar fikrine kuşkusuz ilaveten bir de orijinal sözlü metnin anlatıcının üslubuyla gayet mümkün bir şekilde değişik bir janra dönüşebileceğini de eklemeliyiz. Anlatıcı tanımlamasıyla da sadece bir ağzı konu ediyor olamayız ki hikayeyi anlatan bilindiği üzere bir kültür, bir coğrafya ve bir gelenektir…

Montague Amca’nın hikayelerinin baş karakterleri dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış çocuklardı ve tabii ki dünyanın her köşesinden her şeyin anlatılacak bir hikayesi vardır. Kimi soğuk iklimlere aittir, kimisi ise sıcak iklimlere. Kimi cadıdan korkar, kimisi cinden korkar, kimi buna hayalet der. Kültür ve gelenek farklılıkları vardır. Bunları neden söylüyorum? Çünkü farklı coğrafyaların farklı hikayelerini tekelinde toplayan Montague Amca, Edgar’a bu hikayeleri anlatırken tekel bir janra da üretmiş oluyordu ve bu üretim tamamen ona özgüydü. Grimm Masallarının korku filmlerine malzeme olmasındaki sebep gibi… A coğrafyasında anlatılan Hiçbir şeyden Korkmayan Çocuk, B coğrafyası için aynı etkiyi yapmayabilir ancak Grimm Kardeşler gibi kişiler tarafından öncelikle dinlenir, biriktirilir, derlenir ve tekel bir janra dönüşüp sabitleşerek resmi aktarıcının üslubunu alır. Burada ilk defa anlatıcı yerine resmi aktarıcı ifadesini kullanıyorum. Hikayenin orijinal ağızdan anlatılmasından çok Grimm Kardeşlerin derlemesini resmi referans olarak alıyorum; onlara mal edercesine. Montague Amca da bir Grimm Kardeş sayılabilir böylelikle.

SONUÇ ve SON SÖZ:

Kağıt ve kalem icat edildi; ve de matbaa. Sınırları belirgin olmayan ama çocukların sahiplenebileceği bir yazım türü doğdu. Eserler çevrilerek tüm dünya çocuklarına ulaştı ve tekel bir üsluba bürünerek çocukların kendilerine evrensel ortak bir duygu durumu ve tepkiselliği doğurdu. Çocuklara kendi sınırları olanağında yetişkin muamelesi yapıldı. Yetişkin demek bile az kaçıyor; sadece çocuklara ait bir olgunluk ve sır, Roald Dahl bunu çok iyi bilirdi.

Korkutucu öğelerin çocuk hikayelerinde yer edinmesinde sözlü üslup ile yazılı üslup arasındaki farkı belirlemeye çalışan ve Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri’ni referans alan bu yazı, sözlü anlatılan bir hikayenin yazılı aktarılan bir metne kıyasla janra babında daha zor bir şekilde tarif edilebilirliliği üzerineydi. Çünkü sözlü aktarımdaki üslup, geçişken klişeleri farklı bir disiplin içinde resmedebilmektedir ve bu resmediş dinleyicide farklı tepkiler ve dinleme disiplini oluşturabilmektedir. Öyle ki kimi yerlerde hem yetişkin, hem de çocuk dinleyici aynı duygu durumunu yaşayabilir, kimi yerde ise yetişkinin hissettiğini çocuk, çocuğun hissettiğini ise yetişkin hissedemeyebilmektedir.

Bu tartışmaya ise şu sözlerle son noktayı koymak gerek:
Çocuk hikayelerinden ödünç alınarak oluşturulan korku hikayeleri, korkutucu imgelerin enjekte edildiği çocuk hikayelerinden çok daha korkunçtur. O yüzden korku hikayelerini belki de bir çocuktan dinlemek çok daha verimli sonuçlar doğuracaktır. Alt metinler arayan biz yetişkinler, imgenin direkt kendisini referans alan bir çocuktan, hiç duyumsamadığımız korkuyu duyumsayabiliriz.

KAYNAKÇA:

-Priestley, Chris: Montague Amca’nın Dehşet Hikayeleri, Çev: Zeynep Alpaslan, Tudem Yayınları, 2010.
-Grimm, Wilhelm, Jacop Grimm: Grimm Masalları, Çev: Kamura Şipal, YKY, 2. Baskı: 2006.
-Neal R. Norrick (1997). Twice-told tales: Collaborative narration of familiar stories. Language in Society, 26, pp 199-220.
-Priestle, Chris: Kara Gemi’den Dehşet Hikayeleri, Çev: Zarife Biliz, Tudem Yayınları, 2010.
-Alison Preece (1987). The range of narrative forms conversationally produced by young children. Journal of Child Language, 14, pp 353-373.

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Burak Bayülgen

Tüm Yazıları
9 Haziran 1983’te doğan Burak Bayülgen 7 yaşında korku filmleri ile tanıştı. İlkokulda hayallerinde korku sinemasını meslek edinip Freddyler ve Jasonlar ile iç içe bir hayat düşleyerek bir kaçış yaşayan Burak aynı zamanda ironik bir şekilde Walt Disney klasiklerine de ilgi duydu. Lisansını ve yüksek lisansını Sinema-TV üzerine tamamladıktan sonra en çok yapmak istediği işe yani yazı yazmaya koyuldu. 1 sene konservatuvarda yarı zamanlı opera/şan bölümüyle de haşır neşir olmuş olması Burak’a film müzikleri yapma şansını da doğurdu. Pek çok öğrenci/festival filminin müziklerini yapan Burak en hüzünlü filme bile korku temalı müzikler yaparak tepkiler alsa da mutlu ve huzurludur. Çocuklar için de masal kitapları yazmasına rağmen korku sanatları üzerine incelemeler yazmayı bırakmamak için and içmiştir.

Yorumlar (1 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.