Uzayda çığlığınızı kimse duyamaz... Alien (1979)

Mill of the Stone Women

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

17 Ağustos 2010

2 Adet Yorum

2

Il Mulino delle Donne di Pietra
Yönetmen: Giorgio Ferroni
Senaryo: Remigio Del Grosso, Giorgio Ferroni, Ugo Liberatore, Giorgio Stegani (Pieter van Weigen’in Flaman Hikayeleri adlı eserinin aynı adlı kısa öyküsünden)
Imdb Puanı:6.8/10
Yapım: 1960 İtalya/ Fransa, 90 dk (orijinal 95 dk)
Oyuncular:
Pierre Brice, Scilla Gabel, Wolfgang Preiss, Danny Carrell, Herbert Boehme

Veeze adlı küçük bir kasabada, köylülerin kendi aralarında “Taş Kadınlar Değirmeni” dedikleri, yüz yıllık bir yel değirmeni vardır. Büyük büyükbabasından kalan bu değirmenin yeni sahibi heykeltraş Prof. Gregorius Wahl’dir. Rüzgarla hareket eden değirmenin kanatları, yapının içinde, değirmene bu garip adı veren bir mekanizmayı çalıştırmaktadır; ürpertici bir lunapark müziği eşliğinde tarihi kadın karakterlerin (ama özellikle bahtsız olanların) heykelleri, atlıkarınca benzeri raylı bir sistemle podyumda peşpeşe arz-ı endam etmektedir. Herşey, değirmen üzerinde araştırma yapmak için gelen Hans von Arnam adlı genç adamın, evin gizemli ve güzel kızı Elfi ile karşılaşması ve ona bir görüşte aşık olmasıyla başlar…

Bu filmi çok aradım. Her yerde methini duyuyor, çok merak ediyor ama izleyemiyordum. Nihayet bu şerefe eriştim ve doyumsuz bir 95 dk. geçirdim. Tarihi gotik filmleri evvel ezel sevmişimdir. Mario Bava’yı bu yüzden severim. Fakat bu filmin şanssızlığı, günümüzde yeniden keşfedilerek küçük çaplı bir klasik haline geldiği halde neredeyse kayıp olmasıdır.Arayıp bulmak çok zor. Pete Tombs’a göre yönetmen bir daha asla bu derece başarılı bir işe imza atamamış. Çıtayı kendisi yükselttiği için olabilir. Ha bir de ünlü “göğüs ucu görünme sahnesi” var ki, bu sahneye uygulanan sansür filmin uzun süre unutulmasına sebep olmuş olabilir. Benzer bir şanssızlık “Peeping Tom” adlı filmin de başına gelmiş, film ancak yıllar sonra tekrar keşfedilebilmişti. Ana akım sinema tarihinin ilk meme gösteren filmi olarak anılan bu film de 1960 yapımıdır. Yine Pete Tombs, “Mill of the Stone Women” filmini, ilk meme gösteren korku filmi olarak anar.

Film, daha açılış sahnesiyle bile insanın tüylerini ürpertecek güzellikte görüntülerle başlıyor. 1900’lerin başında Amsterdam’ın eski atmosferi oldukça başarılı imite edilmiş. Nem dolayısıyla devamlı havada asılı duran sis, tüm filme hakim olan mavi ve gri renkleri bir düş sahnesine çeviriyor. Bir kanalda, küçük bir tekneyle kıyıya yanaşan Hans’ın olduğu bu sahnede; kıyıdaki banka oturmuş bir köylü, hemen yanında tekneleri çağırmakta kullanılan bir çan ve (Hollanda tepesiz, dümdüz bir arazi olduğu için) uçsuz bucaksız görünen ufuk çizgisi, filmin tüm atmosferini erkenden muştuluyor. Ufuk çizgisini flulaştıran sisin arkasında yükselen (Veeze mezarlığının hemen arkasında) ahşap yel değirmeninin karanlık silueti, varlığıyla insanın içini titretiyor ki zaten film nemli ve soğuk bir hava yayıyor ekrana.

Prof. Wahl’ın ev olarak kullandığı binanın hemen yanında bulunan bu yel değirmeni dev bir müzik kutusu gibi. Farklı olarak rüzgarla çalışıyor ve içindeki atlı karınca pek sevimli değil. Atlıkarınca müziği zaten yeterince dehşetengiz iken, yetmezmiş gibi bir de üzerine korku tünelinden fırlamış gibi duran tarihi kadınların balmumu heykelleri eklenince, çocukluğumun en büyük korkularından biri açığa çıkıverdi. Ben cansız mankenlerden ölesiye korkarım. Hele ki bu filmdeki gibi olurlarsa; kazığa bağlanarak yakılırken biçimlendirilmiş Jean D’Arc, elinde zehirli yılanlarıyla Kleopatra, tahtında yazgısını bekleyen İskoç kraliçesi Mary, giyotine yatırılmış halde kafasının uçmasını bekleyen Marie Antoinette ve kim olduğunu çıkaramadığım, üzerinde paçavra gibi bir elbiseyle asılmış, gözleri ve dili dışarı fırlamış korkunç kadın… Değirmenin tozlu, ahşap dekorundaki uzayan gölgeler açıldığında, yarım kalmış heykellerin çeşitli uzuvları beyaz tenleriyle kendini gösteriyor. Dehşetle kasılmış yüzler, acıyla boğum boğum kıvrılmış parmaklar ve Milo Venüsü’nü andıran torsolar… Kilitlenen kapılar, kadife perdelerle gizlenmiş odalar, içeriden gelen piano sesi, aralanan perdeden çıkan küçük köpek ve hemen ardından beliren güzel bir kadın yüzü… Her gün masaya bırakılan kırmızı bir gül, kan lekelerinin ortasında bir bıçak, düşürülen kolye, bir türlü bulunamayan odalardan gelen dayanılmaz çığlık ve inlemeler… Bir filmi gotik yapacak her unsur var burada.

Aslına bakılacak olursa, basit bir “Mumya Müzesi” konusuna sahip olan film, gizemini tamamen başka bir alana kanalize etmesiyle klişelerden uzaklaşıyor. Asıl mesele; Elfie’nin üzerindeki uğursuzluk nedir? Neden değirmenden dışarıya adım atamamaktadır? Devamlı evlerinde bulunan ve Elfie’ye aşık olduğu her halinden belli olan Dr. Lohen ne saklamaktadır? Ve karısındaki hastalığın aynısı kızında da bulunan soğukkanlı Prof. Wahl, büyük büyükbabasından kalan kadın heykellerine ne miktarda ekleme yapmıştır?

Eğer bilmeseydim, Mario Bava’nın Barbara Steele ile çektiği gotik korkulardan birini izliyorum sanabilirdim. Bunda Technicolor’un harika renklendirmesi ve Barbara Steele’in karakterlerine benzeyen bedbaht, güzel ama uğursuz Elfi’yi canlandıran Scilla Gabel’in kusursuz güzelliğinin payı büyük. Bir heykel kusursuzluğuna sahip bu aktrist, etrafında dönen korkunç olaylara karşı umutsuz bir kayıtsızlık gösteriyor. Talihinin karanlığından haberdar acılı gözleri, sevdiği adamı başka bir kadınla yakaladığında çakmak çakmak oluveriyor. Diğer yandan, Prof. Wahl ve Dr. Lohen gibi iki karanlık karaktere tezat oluşturmak yerine, çocukluk aşkını gizemli bir güzelle aldatmakta beis görmeyen, beyazdan çok gri bir kahraman olan Hans olgusu var ki klasik kahraman klişesine pek uymuyor. Sevdiği kadının mezarını açacak kadar hezeyanlı bir suçluluk duygusuyla boğulan Hans’ın melankolik ve özyıkımcı tutumu bana Edgar Allan Poe’nun erkek kahramanlarını hatırlatmadı değil. Keza, karakterleri bakımından film geleceği baştan belli olan büyük çöküşe, kıyamete doğru hızlı adımlarla ilerliyor.

Filmin renkleri gerçekten kusursuz. Özellikle Elfi’nin yatakta ölü gibi yattığı sahnedeki kan kırmızısı elbisesi insanın gözünü acıtacak nitelikte (Technicolor sağolsun). Halisünojen haplar nedeniyle sürreel bir kabus yaşayan Hans’ın kanal kıyısında rastladığı, elinde sarı güllerden oluşan bir buket tutan, yasını siyah tüllerin arkasına gizlemiş kadınla karşılaştığı sahne, filmin şiirsel bölümlerine örnek olarak verilebilir. Ve tabii ki müzik… Caravaggio ve Rembrandt’ın tablolarını andıran “Tenebrae” efektini katalize eden müzik ve (misal) Elfi’nin piyanosunun tuşlarından dökülen notalar dahi filmi izlemeye değer kılıyor.

Son zamanlarda çekilen hamburger tadındaki korku filmlerine bir ara vererek, önceden baharatlı soslarda birkaç gün marine edilmiş ve sonrasında kırmızı şarapla pişirilerek kremayla tatlandırılmış yumuşak bir bonfile lezzetindeki böyle filmlerle, arada bir damağımızı şımartmalıyız diye düşünüyorum.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.