Cehennemde yer kalmadığında, ölüler yeryüzünde yürüyecek!. Dawn of the Dead (1978)

Mezarlık

Korku Hikayeleri

KonukYazar

03 Kasım 2017

0 Adet Yorum

0

Yavaşça doğruldum. Yoksa ölecek gibi hissetmeye başlamıştım. Karanlık gözlerimi kapatmamla birlikte bir kez daha koyulaşıyor sanki pençe olup beni avucunda sıkıyor gibiydi. Çevreye net görünüyormuş gibi yeniden bakındım. Koyu karanlığın içinde serpilmiş ağaçlar, toprağa saplanmış mezar taşları, ceset gömülü havuzlar etrafımı sarmıştı. Etrafta en fazla yaprakları rüzgar da sallanan servilerin ıslıkları duyuluyordu. İnsan ölmeden önce mezarlığa gelmemeli. Tövbe estağfurullah. Deme öle olum çarpılacaksın şimdi. Kendi kendime konuşmalarım burada kalsam sonsuza kadar uzardı. Bir kez daha başımı kollarımın arasına alıp gözlerimi kapattım. Yine karanlığın karanlığında yalnız kalmıştım. Sanki birden birileri elime ya da arkama değecek ve ben döndüğümde iğrenç suratını gösterip beynime kan pompalayacaktı. Hayal etmeden duramıyordum. Düşündükçe kötünün de kötüsünü düşünüyordum. Her mezarın yanında kandan kıpkırmızı olmuş ama sivriliğinden bir şey kaybetmemiş dişli, kanalizasyon kokulu, uğultulu sesiyle insanın kulaklarını binlerce sıcaklıktaki bir fırında eritir gibi tırmalayan bir yaratığın bana aniden sarılmak için beklediğini düşünüyordum. Yine sıkıldım beynim yine beni rahat bırakmadı, tekrar kaldırdım kafamı çevreye bakındım. Yine ses yoktu. Ağaçların ıslıkları da olmasa dünyadaki bütün insanların şuan burada yattığını düşünecektim. Tek yaşam belirtisiydi benim için rüzgâr. <<Korkmuyorum, korkmuyorum, korkmuyorum>>

“Korkuyorsun”
“HAA”

Midemden patlayan kaynar su kalbime ulaştı. Kalbimden de tüm vücuduma uzanıp yaktı beni. Şimdi kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Dokunuşuyla arkama döndüm. Aklıma ilk gelen şey yumruk atmaktı ona. Ama gelen Merve’ydi. Rahat bir nefes alsam da besbelli korktuğumu fark etmişti. Üzerinde durmadım.

“Düşüncelerimi okumaktan vazgeç, çok geç kaldın neredesin sen?”

Karşılık vermedi. Mermerin üzerinde durmaktan buz kesmiş elimi tuttu. Onunki de soğuktu. Kumral teni karanlıkta esmerdi. Karanlıkta her kız biraz esmerdi. Gözlerim defalarca öptüğüm dudaklarına kayınca konuştu.

“Biliyorum geç kaldım. Ama işimiz biraz uzun sürdü.” Elleriyle ellerimi ısıtmaya çalışıyordu. Sarıldık. Teninin kokusunu fırsattan istifade içime çektim. <<Tövbe estağfurullah.>> Çok aykırı şeyler yapıyordum dinimize üstelik mezarlıkta.

“Bir şey olmaz merak etme”

Allah çok büyüksün yarabbim. Merve’nin düşünceleri okuma gücü vardı. Ne zaman içimden konuşsam dışından karşılık verir beni şaşırtırdı. Beş yaşındayken gece yarısı yaşadığı bir olaydan sonra karşısındaki insanın isterse zihnine girip düşüncelerini okuyabileceğini keşfetmişti. İlk başta bunu sürekli yapsa da insanlar tepki gösterince ve onu ailesi doktora götürmeye karar verince bunu aniden kimseye belli etmeden yapmaya başlamıştı. O halinden memnundu doktorların tedavisine ihtiyacı yoktu.

“Seninkiler nerde?” iki serseri arkadaşı daha vardı Merve’nin yanında. Zaten mezarlığa gelme amacımız onların ve Merve’nin yaptığı iğrenç ayindi.
“Kendilerinden geçtiler.”
“Yine mi içtiler yoksa o iğrenç şeyden”
“Evet, bende içecektim ama sen varsın diye içmedim yoksa gelemezdim”
“Peki, gidelim hadi.”

Dudaklarını yavaşça dudaklarımla buluşturdu. Gecenin soğukluğuna inat çok sıcaktı dudakları. İçimdeki korkuyu biraz olsun aldı.
“Gidemeyiz. Onları beklemeliyim istersen sen git”

Birden <<Tek başıma nasıl giderim?>> diye düşündüm. Cevap vermedim. Ama sonradan bunu düşünmemem gerektiğini bildiğimden kızdım kendime. Merve düşüncelerimi okuyabiliyordu. Bu aptalca söylentimi de okumuştu.

“İstersen birlikte gideriz. Sonra ben geri gelirim. Burası gerçekten korkutucu”
“Cidden mi? Buna inandığını sanmıyorum”
“Evet, kim olsa korkar”
“Öyle diyorsan öyledir. Kraliçe sensin”
“Hı hı ama sen kralım oldukça…”
Mutlu oldum bu sözlerine. Önemsenmek güzeldi. Birde onun tarafından olunca daha da güzel.
“Gitmeyeceksin değil mi?”
“Hayır.” Dedim, kendime şaşırarak.
“Birlikte gitsek bile mi?”
Elimde olmadan “Birlikte gitsek bile” dedim. Şu an evdekiler uyumuş mudur acaba diye de düşünüyordum bir yandan. Beni merak edecekler. Babam yine bir fırça atar mı acaba dedim kendi kendime.
“Atmaz”
“Lütfen artık yapma şunu”
“Fazlasını yapacağım”
“Ne gibi?”

Uzun saçlarını gözlerinin önünden çekti. Pantolonumun kemerine sarıldı. Yavaşça açtı. Beni geriye doğru yavaşça itti ve yere uzandırdı. <<Neler yapıyor>> demeye kalmadan yerdeydim. Kendi pantolonunu da açmaya başladı. O anda <<içtin>> <<sende içtin>> diye düşündüm. Karşılık vereceğini bildiğimden onunla konuşur gibi yaptım.

“İçmedim aptal” dedi ve dudaklarıma yapıştı. Dudaklarındaki içkinin tadı dudaklarıma bulaştı. Ne yaptığı çok açıktı. Karşı koymadım…
On beş dakika kadar sonra toparlandık. Gösterişsiz cep telefonumdan saatin 3.43 olduğunu gördüm.

“Saat dörde çeyrek var. Ne zaman toparlanacaklar bunlar”
“Gidip bir bakalım mı?”
“Of sevmiyorum onları neden onlarla ilgilenmek zorundayız ki”
“Onlar benim arkadaşlarım”

İçimden geçen küfre engel olamadım. Bu kez Merve bir şey demedi. Yavaşça kalktık. Artık ne mezar taşları, nede mezarlarla bir sorunum vardı. Hiç birinden korkmuyordum. Yavaş yavaş yürürken sigaralarımızı yaktı. Birkaç mezar sonra mermerlerin arasından, az ilerde ağaçların arasında yatmakta olan siyah karartıları önlerinde duran ateşin soluk ışığından fark ettim. Ölü gibiydiler. İki erkekti. Ateşin dumanıyla birlikte etrafa yaydığı iğrenç bir et kokusu vardı. Merve elimi bırakıp yanlarına gitti. Önde olanı ayağıyla iteledi. Biraz doğrulur gibi olsa da tekrar yığıldı. Onları uyandırmaya çalışırken bende ateşe bakıyordum. Üzerinde simsiyah bir çene kemiği vardı. Hala üzerinde küçük dişleri vardı bu kemiğin. Ateşin tam ortasında yanıyordu. Hemen yanda da üzerlerine kan bulaşmış tüylü et parçaları vardı. Bu akşamki talihsiz kedi kim diye düşündüm. Bizim arka mahalledeki küçük gümüş tüylü bir kedi vardı. Bu kalıntılar onunkilere çok benziyordu. <<Belkide odur>> dedim, içimden.

“Of uyanmıyorlar”
“Ne yapabilirim?”
“Bilmem, sızlanmaktan fazlasına ne dersin?”
“Satanist arkadaşlarının iyiliği için mi? Banane.”
“Özür dilerim. Buradan gitmeyi istediğini biliyorum ama onları bu şekilde bırakamam.”
“Yine burada yatmak zorundayız yani öyle mi?”
“Başka bir alternatifin var mı?”

Cevap vermedim. Kokudan uzaklaşmak için ilerdeki bir mezarın dibine çömeldim. Yanıma geldi. Yavaşça elimi tutup konuşmaya başladı.

“Üzgünüm buna alıştığını sanıyordum. Bir gece daha lütfen ne olur sonrasında bir daha bunu yapmak zorunda kalmayacaksın söz veriyorum.”
“Sende içtin mi?”
“Anlamadım?”
“Bu geceki kedinin kanından bahsediyorum. İçmeyeceğine söz vermiştin.”
“Şey. Ya biraz.”
“İnanmıyorum ya bana söz vermiştin”
“Ya Ali çok ısrar ettiler.”

Önümde yanan ateşin toprakta oluşturduğu gölgelere takılı kaldı bakışlarım. Içimdeki bir yerde sesi hızla şiddetlenen bir şeyler ne yapıyorsun sen diye haykırıyordu. Ama cevap veremiyordum.
“Neyse önemli değil” dedim, bakışlarımı çevirmeden ona.
“Sana verdiğim sözü tutacağım. Mutlaka tutacağım. Hepsi bitecek bunların. Söz.”

Derin bir iç çektim. Hiç yapamayacağını biliyordum ya işte seviyordum.
“Tamam”
“Pekâlâ, ne tarafta yatmak istersin aşkım şehit mezarlığı? Bak geçen ki gibi orada yatalım orda mescitte var kapısında yatmıştık geçen hani.”
“Ama hala bir ders almamışsın baksana. Bu akşamda orda yatalım belki Allah’ın hikmeti bu kez kalbine gelir”
“Mod cami hocası. Saçmalama ya yine ne hikmeti. Unuttun galiba inanışlarımıza saygı duyacaktık.”

Ben duyamıyordum saygı ama.
“Tamam, sende saygı duy unutma. Bu cami hocasının babası gerçekten cami hocası.”

Selami hocanın oğlu Ali. İmam hatip son sınıf öğrencisi. Babası mahalle camisinde imam oğlu satanist kız arkadaşıyla mezarlıkta sevişiyor. <<Tövbe estağfurullah, Yanacaksın Ali hem de biznillah yanacaksın!>>

Yavaşça şehitlerin bulunduğu bölüme doğru ilerledik. Ateş yavaş yavaş sönerken iki serseri hala ölü durumdaydı. Belli ki her zamankinden daha fazla esrar içmişlerdi. Şehitlere özel yapılan etrafı çevrili bölümün kapısından geçtik.<<Tövbe estağfurullah. Yanacaksın Ali!>> Büyük çınar ağacının bir metre kadar solundaki mescidin kapısının önüne oturdum. Merve de tam karşımdaki ağaca sırtını dayadı. Bir süre bakındık birbirimize. Gülümsedik durduk aptalca, siyah gecenin arasından gözlerimizi bulabilmek için uğraştı gözlerimiz. Rüzgâr estikçe esiyor, bazen bizi saklandığımız yerde buluyor ve üzerimizden geçiyordu. Titreyecek kadar üşüyordum. Gözlerim yavaşça ağırlaşıp kapanmaya başlayınca karşımda duran Merve’ye gel diyebildiğimi hatırlıyorum. Elimi tutup yavaşça yanıma sokuldu sanırım. Sıcaklığını hissediyordum. Elimi elinin üzerine koydum. Omzuma başını dayamasını sağladım. Uykuya dalmak üzereydi. Onunla birlikte dudaklarımda oluşan gülümsemeyle gözlerimi kapattım. <<Yanacaksın Ali!>> zihnimde dönüp dolaşan iki kelime bu gece hiç aklımdan çıkmayacak gibiydi. Sonrasında uyuduğumu tam olarak söyleyemem. Kendimden geçmiştim.

Gözlerimi irkilerek açtım. Bir gurup kuş çığlık çığlığa mezarlığın üzerinden havalandı. Havanın aksine vücudum oldukça sıcaktı. Yavaşça netleşen çevreme bakındım. Bütün mezarlık beyaz bir sisin içinde bulutlar yeryüzüne inmiş gibiydi. Herhalde dedim hala rüyadayım. Bu gerçek değil henüz uyanmadım. Ama uyanmalıyım. Uyandır beni Merve. Merve? Evet, doğru ya Merve nerede. “Merve?” Sesim tüm mezarlığın içinde kayboldu. Gitmişler miydi acaba? Ama beni uyandırmadan gitmezdi. “Tövbe estağfurullah” sisin içinden birkaç adımda şehit mezarlığının dışına çıktım. Güneş dünyaya inmişçesine her yer büsbütün aydınlıktı. Çevrede hiç ama hiç kimse yoktu. “MERVEEEE” endişeme engel olamayıp bağırdım. Az önceki kuşlar yeniden şehre doğru çığlık çığlığa uçtular. <<YANACAKSIN ALİ!!!>> “Sırası değil sırası değil!” Merve yok. Gitti evet evet benden önce gitmiştir. “Sakin ol sakin ol çık buradan çık hemen şimdi koş!” Hızla mezarların arasından orta yola çıktım. Kapıya doğru koşmaya başladım. Sis bulutlarının ardından kapıyı gördüm. “Evet, tamam sorun yok işte orada kapı. Çıkacaksın. Bak dışarısı görünüyor. Ölmedin çarpılmadın da” <<YANACAKSIN ALİ!>> “Sus Allah’ın belası! Merve?” Tüm gücümle yeniden bağırdım “MERVEE!” Ses yoktu. Olmayacaktı da belli ki. <<YANACAKSIN ALİ!>> “Nerde bu lanet kapı” kapıyı görüyordum önümdeydi ama yetişemiyordum. Koşuyordum sanki ben koştukça kapı benden uzaklaşıyordu. “Korkma oğlum korkacak bir şey yok Allah belanı versin kapı!” Kapı gittikçe uzaklaşıyordu. Ben sonsuzluğa doğru koşuyordum. Nefes nefese kaldım. Göğüs kafesime sancılar girmeye başlayınca durmak zorunda kaldım. İki büklüm zorlukla nefes alıp veriyordum. Duyduğum çığlıkla doğruldum.

“ALİİ YARDIM ET!”
“MERVEEE!”

Uzakta kalan mezarlıkların ortasından geliyordu Merve’nin sesi. Oraya doğru koştum hemen. İçimde bir şeyler beni yok etmeye çalışıyor gibiydi. Kalbim beni durdurdu. Daha fazla koşamazsın yoksa kriz geçireceğim der gibiydi. Yürümeye çabalıyordum. Etrafımda mezar taşları üzerime geliyordu. <<OKU>> zihnimdeki ses beni kontrol altına almaya çalışıyordu. Büyük puntolarla yazılmış mezar taşı yazılarına baktım. Ağaçların arasından bana gülümsüyor gibiydiler. Hiçbir rüyanın bu kadar gerçek olamayacağını düşündüm. Yüz kaslarım kasıldı. İçimdeki sıcak sular sanki ellerim ve ayakuçlarımdan akıyorlardı. “Deliriyorum.” Sis bulutu arasından hızlı adımlarla sesin geldiği yöne doğru devam ettim. Sol tarafımdaki mezarlıklardan devrilen bir mezar taşı bakışlarımı oraya yöneltti. Hemen yanındaki mezar taşına takılı kaldı gözlerim. Büyük harflerle mermere kazınmış yazıyı okudum. <<YANACAKSIN ALİ>> “Tövbe estağfurullah, Allah’ım sen affet” Bütün ilahi güçleri kızdırdım. Hepsi birden burada yatmanın ve ölülere saygısızlık etmenin bedelini bana ödetecekler. Hepsi birlikte ya benim canımı alacaklar ya da sonsuza dek felç olacak çarpılacağım.
“MERVEE” sessizlik. Kendi etrafımda döndüm. Baktığım hiçbir yerde tek bir hayat belirtisi yoktu. “MERVE!”. Sessizlik. Ama duyduğuma emindim. <<YANACAKSIN ALİ>> önümdeki mezar taşına kazılı yazıya baktım. Yanındaki mezar taşında da yazılar belirdi. <<YANACAKSIN>> onun yanındakinde, <<YANACAKSIN>>> Çevremdeki tüm mezar taşlarındaki yazılar yavaş yavaş aynı kelimeyi üzerlerine yazdılar. Tek tek düşmeye başladıklarında buradan sağ çıkamayacağımı düşündüm. Köşeye sıkışmıştım. Tamam, öleyim kabul. Vakit bu kadarsa yapacak bir şeyim yok. Ama yanmak istemiyorum. “İSTEMİYORUM!” Engel olamadığım boğulma hissiyle birlikte gözlerimden birkaç damla döküldü.

“ALİ! YARDIM ET! ALİ!”
Allah’ım yine o ses. Duyuyorum işte, Merve bu.
“NEREDESİN!”

Sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladım. Ağaçlar üzerime yıkılsa da, mezar taşları beni öldürmeye çalışsa da gidip bulacaktım onu. Bulmalıydım. Akşam yattığımız yerin ilerisinde sesin geldiği yöne doğru ilerledim. İlerledikçe ilerideki boş mezardan gelen kürek seslerini duymaya başladım. Mezarların seyrekleştiği yerde boş bir mezarın içinden birisi dışarıya toprak atıyordu. Yanına yaklaştım. O an hayatımın burada sona ereceğine emindim. Arkasını bana dönmüş mezarın içinden toprak atan Merve’ydi.

“Merve?”

Merve yüzünü dönünce geriye doğru sıçradım, yere kapaklandım. Merve’nin yüzü simsiyaha boyanmış, kömür karası olmuştu. Siyahlığın arasından parlayan kahverengi gözlerini seçebiliyordum. “Allah’ım sen yardım et” içimden kuvvetle bildiğim duaları okumaya başladım. Merve bana baktı. “YANACAKSIN!” diye dişlerini göstererek kükredi. Geriye doğru sürükledim kendimi. Toprağın üzerinde emekliyordum. Merve bana aldırmadı çukurun içine uzandı. Ayağa kalktım. “Hayır, yapacak hiçbir şey yok” tek bir şey vardı oradan kaçmalıydım. Arkamı döndüm…
Alinin zihni o anda kapandı. Kafasında bebekliğinden bu yana öğrendiği her şey şimdi okyanus derinliklerindeki canlılar gibi karmakarışık ve kontrolsüzdü. Gözleri yuvalarından saptı. Beyni bir tür derin düşünme haline geçti. Nefes alışverişleri yavaşlamıştı. Ali uyuyordu adeta. Ama gözleri açıktı. Küreğe doğru birkaç adım attı. Mezarlığın bitiminden beş yüz metre ilerden geçen insanlar içeride ne olup bittiğini görmüyordu. Sis bulutları dağılırken Alinin zihnindeki güç onu kontrol etmeye başlamıştı. Eğildi yerden küreği aldı. Başı hafifçe öne eğildi, görmeyen sapmış göz bebekleri mezarın içindeki Merveye baktı. Sonrasında küreği sımsıkı kavradı ve mezarı kapatmaya başladı. Bir robottan farksızdı. Hızla tüm kumu kapattı. Artık genç kız görünmüyordu. Küreği yavaşça aldığı yere bıraktı. Çıkışa doğru yöneldi.

“Koş koş koş koş” Kendimi çıkış kapısının yanında bulunca hemen mezarlıktan çıktım. Kapıya nasıl geldiğimi bile bilmiyordum oysaki. Bizim arka mahallenin sokağına doğru nefes nefese koşmaya devam ettim. Önce kendime gelmek daha sonrada oraya tekrar gitmek gerçek mi hayal mi anlamak istiyordum. Düz lisenin önünden geçtikten sonra yıkık evin önündeki çeşmeye geldim. Biraz olsun üzerimdeki korkuyu atmıştım. Öyle ya her şey normaldi. İnsanlar, arabalar her şey normalmiş gibi davranıyordu. Sokak her zamanki sakinliğinde seyrediyordu. Bir an her şey hayalmiş gibi geldi. Bir yandan da bizimkileri düşünüyordum. Hemen yasadığım şoku atlatıp eve gitmeliydim. Her şeyin yolunda olduğuna bir kez daha kendimi inandırmak için çevreye doğru göz gezdirdim. Yokuştan aşağıya doğru baktığımda bir grup insanın bana doğru geldiğini gördüm. Gözlerim iyi görmediği için mi yoksa gerçekten çok uzakta oldukları için mi bilmiyordum ama gelenlerin kim olduğunu ayırt edemiyordum. Biraz daha bekledim. Kalabalık yaklaşıyordu. Az sonra fark ettim ki bu bir cenaze topluluğuydu. Ama nasıl olur dedim kendi kendime. Babam yerine en başta giden Ahmet hocaydı. Tabutu sürekli elden ele dönüşümlü tutuyorlar bir kez tutan hemen arkaya tekrar geçiyor ve yeniden tutmak için biran önce sıranın gelmesine çabalıyordu. Gözlerim tabuta bakıyordu. Sadece tek düşüncem babamın cenazede yer almayışıydı. Yaklaşan kalabalıkta hocaya ve cemaate bakıp babamı arar gibi oldum. Ahmet hoca beni fark etti ve yanıma yavaşça yaklaştı. Soracak oldum. “Babam…” diyebilmiştim ki eliyle omzuma dokunup “Başın sağ olsun Ali, babanın mekânı cennet olsun” dedi. Bakışlarımı yüzüne öylesine çevirmiştim ki sanki hız denemesi yapan bir araba bana çarpmış ve gözlerim ön camına yapışıp kalmıştı. Sadece gözlerim. Bedenim yoktu. Başım kendini önüne saldı. Öldüğüme inandım. Gelip geçenlerin “Başın sağ olsun deyişlerinin her biri kafama sıkılan kurşun gibi yankılanıyordu. Beynimin her hücresi kendini inkâr ederken hıçkırıklara boğularak yere yuvarlandım. Çevreden gelenlerin ellerinden yerlere atarken kendimi, düşünceler acılarım olmuş bilinç boşluğuma kum saatinin işleyişi gibi akmaktaydı. Ne kadar süre ağladım bilmiyorum. Eve gitmek annemi görmek istiyordum. Kollarıma girip karşı çeşmeye götürdü beni muhtar ve komşu. Yüzümü yıkadılar. Ve aklıma sevgilim ve babam geldikçe bende gözyaşlarımla yıkamaya devam ettim yüzümü. Bayılıp bir daha ayılmasam ne iyi olurdu. Lütfen hayal olsun bu diyordum Allaha içimden. Yalvarıyordum kendimce. Ama hayal olmadığını anlıyordum çevreye her göz gezdirişimde. Ve diyordum ki <<öyleyse bende öleyim bitsin her şey>> Ama öyle olmadı. Beni kollarımdan tutarak ağlaya ağlaya mezarlığa götürdüler. Gerçekti her şey lanet olsun ki gerçekti. Dualar okunmaya başlanmıştı bile. En arkalardan bir mezara gömüyorlardı babamı ben hala yaşadığımın farkında olmazken. Ağladıkça ağlıyor çevreye atılıyordum. Bıraksalar yırtıp kefeni o mu değil mi diye bakacaktım bırakmıyorlardı. Haykırışlarımın bir işe yaramadığını anlayınca eğdim başımı ağlamaya devam ettim. Tek gösterebildiğim tepkiydi çünkü bu. Mezarı çabucak kapattılar. Sanki beni gömüyorlardı. Hoca duaları okumaya devam etti. Baktım ki yapacak bir şey yok. Bende açtım ellerimi Allaha. O böyle istemişti böyle oluyordu. Tabi ki o istediyse neden olmasındı ki. O ne derse o olurdu. OLURDU! İstemişti işte böyle istemişti böyle istemişti. Böyle istemişti böyle istemişti.

Cenazeden sonra evin yolunu tuttum. Yanımda muhtar hala bana bir şey olacak diye benimle birlikte yürüyor düşerim bayılırım diye tek salmıyordu. Lisenin arka sokağından bir kaç sokak daha aşarı indim. Büyük marketin yanından geçip araya saptım. Bizim ev görünmeye başlamıştı. Kapının kapalı olmasına şaşırdım. Evde kadınlar dua etmiyor muydu? Sanki her şey normalmiş gibi hissettirdi bu bana. Açtım kapıyı girdim. Hiç kimse yoktu sanki evde. Muhtarda geldi benimle içeriye doğru girdik. Odadan televizyon sesi geliyordu. Bağırdı muhtar.

“Selami, Selami hoca.”

Kan beynime çıktı. Babama sesleniyordu. O an dünyada galiba kıyamet koptu dedim. Ya da benim için kopmuştu. Mantıklı bir açıklaması yok galiba şeytandı herkes. Gözlerim ağlamaktan mı yanlış görüyor dedim. Hala hıçkırıklarım dinmemişti ki babam kapıda göründü.

“Al yahu oğlunu bayılacak şimdi”

Babam üzerime doğru gelince, geriye doğru birkaç adım attığımı hatırlıyorum en son. Gözlerimi açtığımda başımda duran annem ve babamla birlikte koltuk odasında olduğumuzu fark ettim. “Uyandın çok şükür” dedi annem. “İyi misin oğlum” diye sordu babamın tatlı sesi. “İyiyim” diye karşılık verdim isteksizce. İyiydim. Onca olandan sonra iyiydim. Kalktım babam akşam namazına giderken peşinden gittim. Birlikte kıldık namazı. Doğru düzgün hatırladığım tek şey bu. Camiden çıkarken her şeyin yolunda olduğuna o kadar emindim ki. Ardımda hiç soru işareti bırakmıyordum. Babam bana gülümsemişti giderken, çokta iyi görünüyordu. Her şeyi unutturdu bana bu gülümseme. Camiden çarşıya doğru gidiyordum ki telefonum çaldı. Açtım, Merve’ydi.

“Naber aşkım”
Gülümsedim. “İyiyim Bitanem senden”
“İyiyim bende şey bak ne diyeceğim akşama buluşalım mı?”
“Tabi, bitanem nerde”
“Ya bizimkiler yine kedilerle uğraşacaklar. Mezarlıkta buluşalım bizde biliyorsun daha rahat oluyor. Gece orda olabilir misin?”
“Elbette tabi olurum hayatım”…
Yavaşça doğruldum. Yoksa ölecek gibi hissetmeye başlamıştım. Karanlık gözlerimi kapatmamla birlikte bir kez daha koyulaşıyor sanki pençe olup…

SON

Korkucu.com için yazan Jordan Miller

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: Konuk Yazar

Tüm Yazıları
Yazılarıyla sitemize katkıda bulunan konuk yazarlarımız.

YORUM YAZ