Bazı pencereler asla açılmamalı... Secret Window (2004)

Man Bites Dog: It Happened in Your Neighborhood

Korku Film Arşivi

Korku Sinema

wherearethevelvets

07 Ekim 2009

2 Adet Yorum

2

Yönetmen: Rémy Belvaux, André Bonzel, Benoît Poelvoorde
Senaryo: Rémy Belvaux
Yapım: 1992, Belçika Süre: 96 Dakika (Siyah/Beyaz)
Oyuncular: Benoît Poelvoorde, Rémy Belvaux, Jacqueline Poelvoorde-Pappaert, Hector Pappaert, Nelly Pappaert, Valérie Parent

Man Bites Dog, aslen şiddet hakkında bir film. Şiddetin anlamsızlığı üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri (belki de en iyisi) olan “Funny Games” ile aynı sularda yüzüyor. Ama teknikleri farklı.

Söz konusu film bir tür mockumentary; yani sahte belgesel. Bir katilin hayatını gün be gün filme çekmeye niyetli üç amatör sinemacının kayıtlarından oluşmuş bir reality show gibi. Hani Amerikan televizyonlarında “Real Life” formatında programlar vardır ya; işte onların daha kanlısını düşünün. Ama izlerken bu acımasız ve umarsız tarzıyla insanı şok ediyor. Filmin her iki ismi de çok anlamlı. Bir tanesi, olayı kameraya çekme ve haber yapma hırsının geldiği son noktaya işaret ediyor. Köpek adamı değil, adam köpeği ısırırsa haber olur. Diğer yandan katil Benoît’nın doğallığı ve gerçekçiliği onu içimizden biri yapıyor. Bu çok korkunç bir şey. İnsanları bu kadar kolayca öldürebilen bir caninin bu kadar bizden biri olması insanın savunma mekanizmalarını yerle bir ediyor. It Happened in Your Neighborhood; bazı şeyler hemen dibimizde oluyor ve biz bunu gazetelerden öğreniyoruz. Aynen, kız arkadaşını testereyle kesen ve ortadan kaybolan, komşunun oğlu gibi. Herkes zanlının ne kadar doğal ve ne kadar sevecen olduğundan bahsediyor. Olamaz! Bu kadar normal bir insan bu derece bir caniliği gerçekleştiremez…mi zannediyorsunuz?

İşte kamera önünde, kılı kıpırdamadan rastgele cinayet işleyen; sonra da cesetlerden kurtulma yollarını sakin sakin anlatan Benoît’nın ailesi de, kendisini anlata anlata bitiremiyor. O bir melek, o sevgi dolu bir insan! Filmin asıl çıkış noktası bu. Şiddet, herkesten ve her an gelebilir.

Film gerçekten çok düşük bir bütçeyle yapılmış. Benoît Poelvoorde, Rémy Belvaux ve André Bonzel kendilerini canlandırmışlar. Katil rolündeki Benoît Poelvoorde filmi sırtlıyor. André Bonzel kameraman, Rémy Belvaux ise röportajcı rolünde; yine kendi isimleriyle oynuyorlar. Bu amatör sinemacılar bu filmi yapmaya karar verdiklerinde, konuyu başka kimseye söylememişler. Yani, yine kendilerini canlandıran diğer “gerçek” kişiler, Benoît’nın katil (rolünde) olduğunu bilmiyorlar. Sadece kurbanlar (rol yapmaları gerektiği için) işin farkında. Ama yine de filmin gerçekçiliğinden bir şey azalmıyor. Siyah beyaz kayıt tekniği, belgesel havasını daha da artırıyor.

Son dönem korku filmlerinde çokça kullanılan “kamera” unsuru burada daha da önem kazanıyor. Sinema tarihinde şöyle gerilere gidersek “Peeping Tom”un bu konuda ilk olduğunu söyleyebiliriz. “Cannibal Holocaust”, “Blair Witch Project”, [Rec]gibi örneklerle devam eden “kameranın kaydettiği gerçekliğe tanık olma” mevzusunu biraz açmak istiyorum. Bu unsuru kullanma yöntemlerine göre benzer filmleri ikiye ayırabiliriz. Bazı gerçekler kamera arkasından daha yapay görünür. Mesela ekranda etkilenmeden izlediğimiz kanlı sahnelere gerçek hayatta rastladığımızda tüylerimiz diken diken olur. Hatta bazıları kan tuttuğu halde, gore filmleri rahatlıkla izleyebilirler. Burada kameranın röntgenci konumu ön plana çıkıyor. Tanık olunan gerçekler, izleyiciye bir araç yoluyla aktarılınca sahteleşiyor; gerçekliğini kaybediyor. Film içinde film hissi uyandıran bu teknik, yani kameranın “röntgenci” pozisyonuna düşmesi, izleyende bir “yabancılaşma hissi” uyandırıyor. “Benny’s Video”, “Peeping Tom”, “Henry: Portrait of a Serial Killer” ve sözkonusu “Man Bites Dog”, ilk gruba dahil edilebilir; kameranın yabancılaştırma etkisinin kullanıldığı filmlere. Aynen “Henry…”de olduğu gibi “Man Bites Dog”da da; önce kameranın arkasından cinayetlere röntgenci konumunda dahil olan pasif karakter; zaman geçtikçe kolaylıkla suç işleyen tarafa geçebiliyor. Önce cinayeti izliyor, sahte hissi uyandırdığından benliğiyle özdeşleştirebiliyor ve daha önce aklında bile yokken cinayet işlemek için kameranın önüne geçiveriyor. Filmimizde röportaj yapan Rémy’nin cinayet, hırsızlık ve tecavüze iştirak etmesi, benzer şekilde Otis’in Henry gibi bir katile dönüşmesinin sebebi işte bu yabancılaşma hissi. Yani komşumuzun hunharca katledildiğini televizyondan veya 3. sayfa haberinden (her ne kadar tüm ayrıntılarıyla öğrensek de) duyduğumuzda daha az etkileniriz. Bu, gerçekleşen olayın farklı şekillerde tezahür ettiği anlamına değil, araya giren araçların kişi üzerinde yabancılaştırma efekti uyandırdığı anlamına gelir.

Diğer yönden, “Cannibal Holocaust”, “Blair Witch Project”, “[Rec]”, “The Zombie Diaries”, “Diary of the Dead”, “Cloverfield” gibi korku filmleri veya “Flower of Flesh and Blood”, “August Underground’s Mordrum”, “Amateur Porn Star Killer” gibi snuff similasyonları “kamera”yı gerçeklik hissini artırmak için kullanır. Film zaten en baştan anlatacağı öykünün gerçek olmadığını kabul etmiştir ve aktüel kamerayı gerçeklik hissiyatını artırmak için seyirciyle arasına koymuştur. Bu yüzden, ne kadar moda olsa da, bazen bu yöntem ters teper (Diary of the Dead). “Man Bites Dog”un, bu ikinci kategoriye dahil olmadığını belirtmek isterim. Bu nedenle izleyicideki dehşet duygusunu ikiye katlamaktadır.

Katilimize gelirsek; kafamızdaki prototipleri bir yere bırakmamız gerekiyor. Benoît, iyi bir aileye sahip, sosyal yönü ağır basan, sempatik, kadınlarla arası hoş olan ve hatta düzgün bir ilişkisi olan, mimarlık, resim, klasik müzik ve edebiyata düşkünlüğünü her fırsatta belli eden bir karakter. Yani katil olması için ortada hiçbir sebep yok! Benzer örneğine “Rope (Y: Alfred Hitchcock)” ve “Funny Games”de rastladığımız bu anlatım tercihi, kafamızdaki şiddet düşkünü hasta adam klişelerini yerle bir ediyor. İyi bir eğitim almış, normal insanlar gibi içip sarhoş olan, kusan bir adama her yerde rastlarız ama onların katil olabileceklerini düşünmeyiz. Bu, ana akım sinema klişelerinin bize dayattığı kurallardır ve yanlıştır. Şiddete bir neden, bir kılıf uydurmaktan başka bir işe yaramaz. Nedensiz şiddet uygulayan bir insanın çocukluğunda bazı travmalar yaşadığını düşünmek, savunma mekanizmasından başka bir şey değildir..

Nitekim, insanı şiddete yatkın hale getiren önemsiz ayrıntılar, filmde çok çarpıcı bir biçimde yüzümüze çarpılıyor. Biraz önce zavallı bir postacıyı döverek öldüren ve onun üniformasını üzerine geçiren Benoît, sokakta ellerinde oyuncak tabancalarla oynayan üç oğlana rastlıyor. Bir tanesinin elinden tabancayı alıyor ve oyunmuş gibi çocuklardan birine yöneltiyor. Biz adamın katil olduğunu bildiğimiz için geriliyoruz ama çocuklar oyun derdinde. Tabancanın mantarı tarafından yalancıktan yaralanan çocuk, bu sefer kendi silahını bu erişkin adama yöneltiyor. Ve tetiği çektiği anda film hızlı bir montaj manevrasıyla Benoît’nın silahla işlediği cinayet sahnelerine dönüveriyor. Erkek çocuklarına neden oyuncak silah alındığını bilen biri var mı? O silahın sadece kabzasını tutan değil, bazen namlusunun ucundaki olabileceğini, çocuklarımıza anlatabiliyor muyuz?

Film bu ani geçişlere sıkça başvuruyor. Sade hayattan uzun kesitlerle sakinliğe alıştırdığı seyirciyi, hemen akabinde gelen kanlı sahnelerle şok ediyor. Benoît karakterinin farklı yönlerindeki bu tezatın nedeni aslında yukarıda bahsettiğim, katil prototipini yıkma kaygısından başka bir şey değil. Ayrıca film baştan sona, kopkoyu bir mizahla besleniyor. Buradaki mizaha kahkahalarla gülmüyorsunuz tabii ki; ama bu yöntemin filmin acımasızlığını bir kat daha artırdığını belirtmeliyim. Mesela; kurban rollerini kabul etmeyip kendilerini korumak için silahlarına sarılan bazı kurbanlarla girilen çatışmalar sonucu; her işe aldıkları ışıkçılarını kaybeden Rémy’nin kamera önünde yaptığı, “The Blair Witch Project”dekine benzer bir itiraf ve özür konuşması; aslında oldukça dokunaklı… tabi ikinci veya üçüncü defa yapıldığında mecburen komik oluyor. Film ekibinin gerçekte de bütçe sıkıntısı çekmesine ve bu nedenle çekim süresinin yıllara yayılmasına film içinde de temas ediliyor. Benoît, evine girdikleri yaşlı kadını korkudan öldürdükten sonra ele geçirdiği paraları; filmin devam edebilmesi için ekiple paylaşıyor! Cannes film festivalinden aldığı ödüller neticesinde bu ekibin artık para mevzusunu kafaya takacaklarını zannetmiyorum.

Gerçekten çok rahatsız edici, bir o kadar da eğlendirici bir film. Özellikle Benoît Poelvoorde’un performansı ayakta alkışlanacak cinsten (Sinema tarihinin en cani karakterleri listesine şimdiden girdiğini eklemek istiyorum). Cannes’dan gelen bu gizli cevheri gözden kaçırmayın derim.

Murat ‘Wherearethevelvets’ Akçıl

Önceki Sonraki

27

Paylaşım

Yazar: wherearethevelvets

Tüm Yazıları
17 Ocak 1978 yılında Edirne’nin Keşan ilçesinde dünyaya gözlerini açan Ali Murat Akçıl, korku ile küçük yaşlarda tanıştı. İzlediği ilk korku filmi (ki ilkokuldaydı) The Evil Dead idi. İlkokuldayken, şimdilerde çokça yararlanacağı korku filmleri ve istismar sineması örnekleri izledi. Hatta Cumartesi geceleri Yunan kanallarında yayınlanan sakıncalı ve dehşetengiz filmlere de göz atma şansı oluyordu. Ortaokul ve liseyi daha çok erotik materyallerle geçiren Wherearethevelvets nihayet üniversitede İstanbul’a yerleşti ve büyük şehrin tüm imkanlarını kullandı. Kendi gibi sinemasever sınıf arkadaşları vardı ve en sevdiği şey bir filmi başından sonuna dek saatlerce anlatmaktı. Bu nedenle beyni düzülen bir arkadaşı “neden izlediğin filmleri yazmıyorsun” dedi ve Wherearethevelvets hiç aşina olmadığı internet diyarında film anlatır oldu. Bu sayede tanıştığı Korkucu.com'da 2008’den beri yazı yazmaktadır.

Yorumlar (2 Yorum)

YORUM YAZ